ALMANYA’DA YENİLİKÇİ HAREKETLER VE SİYASİ EKSEN TARTIŞMALARI

23 Haziran 2018 13:12 Fatih OĞUZ
Okunma
629
ALMANYADA YENİLİKÇİ HAREKETLER VE  SİYASİ EKSEN TARTIŞMALARI

ALMANYA’DA YENİLİKÇİ HAREKETLER VE

SİYASİ EKSEN TARTIŞMALARI

 

Fatih OĞUZ

 

 

Almanya’da yaşanan son genel seçimden itibaren 5 ay geçmesine rağmen hükûmetin kurulamaması ciddi manada siyasi eksen tartışmalarına neden oldu. “Merkez, sağ ve sol, neoliberalizm,vatan severlik, muhafazakârlık, milliyetçilik” gibi konular üzerinden başlayan tartışmalar aynı zaman da her siyasi partilerde yenilikçi hareketi tetikledi. Bu durumu Almanya’yı koalisyon hükûmetleriyle yöneten partilerdeki gelişmelere baktığımızda net görebiliyoruz.

Avrupa Parlamentosu Başkanlığını bıraktıktan sonra 19 Mart 2017 tarihinde SPD Genel Başkanlığına seçilen ve SPD’nin Başbakan adayı olarak genel seçime giren Martin Schulz ve partisi beklenen sonuca ulaşamadı. Seçim öncesi ve seçim sonrası CDU ile koalisyona keskin ifadelerle girmeyeceğini açıklayan Schulz sonunda CDU ile büyük koalisyon için koalisyon görüşmelerine katılarak hem partisinin hem de seçmenin nazarında güven kaybına uğradı. Bu güven kaybı parti içerisinde konumunu tartışmaya açılmasına neden oldu. Bakanlık için (Kurulması söz konusu olan yeni hükûmette adı Dışişleri Bakanı olarak geçiyordu.) duruşundan taviz verdiğini ima edenlerin sesi partisinde yükselmesine karşılık Schulz muhtemelen kurulacak olan büyük koalisyonda bakan olmayacağını ve SPD Genel Başkanlığından geri çekileceğini 13 Şubat 2018 tarihinde açıkladı. Böylece eski AP Başkanı’nın SPD Genel Başkanlık serüveni 1 yıl sürdükten sonra büyük bir hüsranla sona erdi. Genel Başkanlık için 22 Nisan 2018 tarihinde gerçekleşecek olan SPD Olağanüstü Kongresi’nde 48 yaşındaki SPD’nin eski genel sekreteri ve 23. hükûmet döneminin Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Andrea Nahles aday olarak gösterilecek.Gün geçtikçe düşüşü hızlanan SPD bu kongrede yenilenmiş bir kadro ile seçmenlerin ilgi odağına gelmek için çalışmalara koyuldu. CDU ile büyük koalisyon ve parti vitrininde yenilik gerçekleşse dahi parti içerisinde güçlü isimler arasında yaşanan anlaşmazlık seçmene ve kamuoyuna yönelik güven verme konusunda parti imajı zorlanıyor. Ve bu durum, olası bir erken seçim için SPD açısından vahim sonuçlar doğurabilir. Bazı anket araştırma şirketlerin raporlarına göre şu an SPD’nin oy oranı neredeyse AFD (Almanya İçin Alternatif) ile aynı düzeyde ve hatta AFD’nin arkasında gözüküyor.

Yeşiller Partisinin eş başkanları Cem Özdemir ve Simone Peter görevlerinden çekilerek Yeşiller Partisi yeni bir yönetimile 2018 yılına girmiş bulundu. Bir dönem SPD ile hükûmet kuran Yeşiller Partisi eski gücünü kaybettiği gibi toplum nazarında gittikçe “halktan uzak”görüntüsüne bürünüyor. Özellikle CDU/CSU ve FDP ile gerçekleşen “Jamaika Koalisyonu”görüşmeleri esnasında Yeşillerin etkinliği ve yaptırım gücü neredeyse hiç hissedilmediği söylenildi.Yeşiller, parti içi toparlanma sürecine girdi ve tekrar tabanını harekete geçirebilmek için metotlarını geliştirerek seçmene ulaşmaya çalışacaktır. Lakin görünen odur ki, Yeşiller güçlü ve etkili siyasetçi profil eksikliği yaşıyor. Konumları ne kadar tartışılsa dahi halkın ilgisini çeken Joschka Fischer, Jürgen Trittin, Fritz Kuhn, Renate Künast gibi isimlerin kalibresinde simaların gün yüzüne çıkarmakta Yeşiller zayıf kalıyor.

CDU’nun kardeş partisi olan CSU pasif bir tutum sergilemesine rağmen içlerindeki lider tartışması fazla alevlenmesine izin vermedi. Lakin ileriye dönük CSU’nun da parti yönetiminde yeniliklere yer vereceği toplum mühendisleri tarafından belirtilmektedir.

24 Eylül 2017 tarihinde gerçekleşen 19. Genel Seçim’de CDU birinci parti olarak çıkmasına rağmen bir önceki seçimlerle kıyaslandığında seçmen kaybettiği görülmekte. Seçmenlerin bir kısmı AFD’ye bir kısmı da FDP’ye oylarını verdi. Seçim akşamı Merkel tecrübenin verdiği soğukkanlılık ile “Bize karşı hükûmet kurulamaz. Dolayısıyla bize hükûmet kurma sorumluluğu verilmiştir.” mealinde açıklama yapmasına rağmen, Merkel döneminin sona erdiğine dair seçmen tarafından sinyal verildiği, Merkel’in Melisteki partilerin temsil konumu nedeniyle hükûmet kurma seçeneğinin kısıtlı olması sebebiyle çıkmaz sokakta olduğundan dolayı manevra yapması zor olacağı yönde yorumlarhem yazılı hem de görsel medyada yankı bulmaya başladı. Sadece medyada değil CDU’nun iç muhalefetini temsil eden kişiler ve organizasyonlar açıktan Merkel’i tartışma merkezine çektiler. Bu tartışma “Jamaika Koalisyonu” için yapılan öngörüşmelerin FDP’nin çekilmesiyle sona erdirilmesi partiler içerisindeki insanları vitrin anlamında olduğu kadar aynı zaman da ideolojik ve eksen bazında sorgulamalara sevk etti. Merkel’e yönetilen eleştirilerin çıkış noktalarına bakıldığında CDU’yu kuruluş felsefesinden uzaklaştığı, eksenin belirginsizleştiği, partinin tüzel ve değer kişiliği göz ardı edilmesi ve hükûmet işlerine daha çok ağırlık verildiği, tavan ile taban arasında açılan mesafenin seçmene yansıdığı, “merkez” olma pahasına konumlandırılmadığı ve bu gerekçelere ilave edebileceğimiz birçok gerekçe saymakla birlikte en büyük gerekçe olarakda “CDU’nun yeni bir yönetim profiline kavuşması” gösterilmekte.

Merkel tüm zorluklara rağmen başarısız “Jamaika Koalisyonu” görüşmeleri ardından SPD ile büyük koalisyon için ön görüşmelerinin oluşmasını sağlayarak kendi konumunu “siyaseten belirleyici,kararlı ve güçlü” lider profiliyle tekrar kuvvetlendirmeye başladı. Bununla yetinmeyen Merkel SPD’nin içine düştüğü parti içi huzursuzluğu CDU’da yaşamamak için SPD ile düşünülen Koalisyon Antlaşması CDU delegeleri tarafından 26 Şubat2018 tarihinde oylanacak Genel Kurul öncesinde parti içi sevilen Annegret Kramp Karrenbauer’i Genel Sekreterlik için adaylığını açıkladı. Merkel bu önemli mevki için attığı adım ile de yetinmedi ve onu en çok eleştirenlerin sözcü konumunda olan Jens Spahn’ı kurulması söz konusu olan yeni hükûmette Sağlık Bakanı olarak ilan etti. Jens Spahn ile birlikte olasılıklı kurulacak olan yeni hükûmetin Bakanlar Kurulunda yer alacak ve parti tabanında karşılığı ve genç olan parti yöneticileri de ilan edildi. Merkel böylece kendisine karşı oluşturulan geniş parti içi muhalefeti “önce ülke” mevzisinde tutmayı başardı. Bu başarı oylamaya da yansıdı: 975 CDU delegeden sadece 27 delege SPD arasında oluşturulan Koalisyon Antlaşması’na ret oyunu verdi. CDU’nun parti olarak bütünlük ve birlik içerisinde kararlı bir duruş sergilemesi ve koalisyonu isteyen parti görünümü vermesi SPD’yi daha bir tedirginleştirdi. SPD yönetiminin koalisyonun gerçekleşmesini istemesine rağmen SPD üyelerinin buna karşı güçlü bir muhalefet bloku oluşturmaları ve tercihlerini “hayır”dan yana kullanmaları doğrultusunda SPD’yi seçmenin gözünde “koalisyon kurmayı beceremeyen”pozisyona taşıyabilir. Ve olasılık bir erken seçimde SPD’nin bunun bedelini seçmen kaybıyla ödemesi söz konusu olabilir.

Bu partilerde sadece vitrin değil, aynı zaman da ideolojik pozisyonları da tartışılmaya başladı. Mefhumlar temsilinde siyasi akımlar, kültürel anlamlar tekrar partilerin gündemine taşındı.

Partilerdeki tüm bu süreci tetikleyen kişi ise 39 yaşındaki FDP Lideri Christian Lindner oldu. Eğer koalisyon görüşmelerinden çekilmeseydi “Jamaika Koalisyonu” kurulurdu, Martin SchulzMecliste ana muhalefet lideri olarak pozisyonunu koruyabilirdi; Yeşillerin eş başkanı bakan olurdu; CDU’da bu denli bir değişim yaşanmazdı.

Lindner koalisyon görüşmelerinden geri çekilmesi nedeniyle çok eleştirildi, hatta anket araştırmalarında partisinin oy kaybettiği rapor edilmesine rağmen bu riski göze alarak bu hamlesiyle tüm siyasi dengeyi yeni bir yöne doğrulttu. Lindner bir söyleşinde“yeniliklere” dikkat çekti. Siyasi partilerde de yeniliklerin olması yönde açıklamalarda bulunan Lindner Almanya’nın Merkel olmadan da yönetilebileceğini söylerken, Merkel’e karşı duyduğu saygıyı ve verdiği hizmetleri takdir ettiğinide dile getirmekte.

Tüm bu yaşananlara rağmen hükûmet kurulur veya kurulmaz. “Azınlık hükûmeti” devreye girer veya girmez. Erken seçimkararı alınır veya alınmaz. Parti yönetimindeki değişiklikler olumlu sonuçlar doğurur veya doğurmaz. Şu süreç aslında bilinen, hissedilen, görülen bir gerçeği görmemizi sağladı.

Almanya, genel seçimin ardından, vekâleten yürütülüyor olması dikkate alınarak, 5 ay hükûmetsiz geçmesine rağmen istikrarını kaybetmedi. Bu da Alman Sosyolog Max Weber’in “demir kafes”olarak tanımladığı ve daha sonra reformlarla bilenen Alman bürokrasisinin güçlü işlevsel karaktere sahip olduğunu ve Almanya’nın omurgasını oluşturduğunu göstermekte.

Olağanüstü durumlarda devlet yönetiminin en güçlü denklemi; liyakat ve ehliyet ilkelerini esas alan bürokrasi olduğunu Almanya örneğinde görebiliriz.