NEREDE O ESKİ GÜNLER…

21 Kasım 2015 11:51 Ş. Adnan Şenel
Okunma
1977
  NEREDE O ESKİ GÜNLER…

 
 
“1984” ve “Hayvanlar Çiftliği” gibi unutulmaz eserlerin sahibi George Orwell’ın “Boğulmamak İçin” (Can Yay., 2015) adıyla yeniden yayımlanan (Daha önce, 2005’te “Daralma” adıyla çıkmış.) romanını okurken zihnimde ve belleğimde öyle çok çağrışımlar oluştu ki sanki o romanın kahramanı benmişim, olayların geçtiği yerler sanki benim yaşadığım yerlermiş gibiydi. Orwell’ın güçlü kalemine ve üslubuna rağmen pek de akıcı olmayan ve zaman zaman ağırlaşan bir kurguya sahip bu romanı bir çırpıda okuyup bitirmemin sebebi de işte o karakterler, mekânlar, olaylar ve yaşantılarla bir nevi “özdeşleşme” ya da “empati” kurmamdı. Hâlbuki, romanın başkarakteri bir İngiliz’di (George Bowling); mekân İngiltere’de bir kasabaydı; olaylar 1910-1941 yılları arasında geçiyordu; yaşantılar da o dönemin İngiltere’sine aitti. Peki, benim (ve muhtemeldir ki okuyan herkesin) böylesi bir empati ya da özdeşleşme hissine kapılmasının sebebi neydi?
Romanın konusu belki ilk ipuçlarını verecektir: 45 yaşlarında, sigortacılık yapan, takma diş kullanan, şişman, mızmız bir kadınla evli; iki çocuklu bir adam (Bowling), bir gün aniden çocukluğunun ve gençliğinin geçtiği kasabayı gidip görmek, hasret gidermek için arabasını o yöne çevirir. Kimseye söylemeden bir haftalık tatilini o kasabada yapacak ve -içinde büyük balıkların olduğu bir gölette- balık tutarak huzurlu saatler geçirecektir. Niyeti ve amacı budur; yani eski kasabasına giderek büyük şehrin keşmekeşinden karmaşasından, tekdüzeliğinden, sıkıcılığından bir süreliğine uzaklaşmak ve daha fazla “boğulmamak için”, su yüzüne çıkıp biraz hava alabilmek…
Evet, kahramanımız Bowling bu niyet ve hevesle 20 yıl aradan sonra çocukluğunun ve gençliğinin kasabasına gider ve daha kasabanın girişinde neye uğradığını şaşırır; gördüklerine inanamaz. Artık ne o eski kasabası vardır ne o eski mekânlar ne o gölet ne o eski insanlar… Her şey ama her şey değişmiş; hiçbir şey yerinde kalmamış; kasaba bambaşka bir çehreye bürünmüştür. O küçük, şirin ve doğal kasaba da tıpkı kaçıp geldiği o büyük şehrin küçük bir kopyası hâline gelmiştir.
Modernizmin müzmin muhalifi Orwell, bu romanında da modernizmin çevreyi ve insanları (toplumu) nasıl değiştirdiğini, evirdiğini, dönüştürdüğünü ve özünden, otantikliğinden uzaklaştırdığını ortaya koyuyor. “Gelişme”nin, “kalkınma”nın, “makineleşme”nin, “şehirleşme”nin, kısacası “ilerleme”nin hayatımızdan ve hafızamızdan neleri alıp götürdüğünü; basit, saf, belki fakir fakat huzurlu ve mutlu yaşantıların ve anıların modernleşmenin makineleri ve çarkları arasında nasıl öğütüldüğünü, zaman zaman hiciv yüklü mizahi üslupla gözümüze sokuyor.
Romandaki kişi, olay, mekân ve yaşantılarla empati ve özdeşleşme kurmamızı sağlayan da “zaman”ın ve “gelişme”nin, hayatımızdaki birçok şeyi öğütmesine bizzat şahit olmamız olsa gerek. Tıpkı 45 yaşındaki Bowling gibi, belirli bir yaşın üstünde olan hemen herkesin benzer duygular içinde olduğunu tahmin etmek de aynı şekilde zor değil.
10 yılı aşkın süreyle cezaevinde kalıp evine dönen bir arkadaşım da tıpkı Bowling gibi, çocukluğunun ve gençliğinin geçtiği mahalleye adım attığında “Acaba yanlış yere mi geldim?” duygusuna kapıldığını söylemişti. 10 yıl öncesinde bıraktığı mahallesindeki gecekonduların yerlerini apartmanlar; cadde üzerinde daha önceki apartmanların altlarında bulunan dükkânların, mağazaların yerini başka dükkân ve mağazalar almıştı. Mahallenin en eski yapılarından olan cami dahi yıkılıp yenilenmiş; okuduğu ilkokul binasının yanına ek binalar yapılmıştı. Arkadaşlarından çoğu taşınmış; komşulardan birçoğu vefat etmiş; mahallenin her sokağında hiç tanımadığı yeni yeni yüzlerle karşılaşmıştı. Kısacası, 20 yılını geçirdiği mahallesine 10 yıl sonra döndüğünde orayı yabancılamıştı ve oraya yabancılaşmıştı.
Galiba Mel Gibson’un oynadığı filmdi; uzun yıllar bir buzlukta unutulan ve sonra uyanan bir adamın karşılaştığı “yeni dünya”da yaşadığı şok ve travmaları anlatıyordu. Her şey değişmişti; yerler ve kişiler; hatta karısı bile… Kendisi genç kalmış ama karısı yaşlanmıştı. Bıraktığı dünya ile bulduğu dünya öylesine farklıydı ki…
Günü gününe değişimi görüyor, hissediyor ve bizzat yaşıyorsanız zaman içindeki değişiklikleri belki de fark etmez ve önemsemezsiniz. Modernizmin ve ilerlemenin etkileri (ve ürünleri); yavaş yavaş, sinsice ve göz boyayarak sizi dört bir yandan kuşatır. Kurbağanın kaynayan suya değil de yavaş yavaş ısınan suya bırakılmasında olduğu gibi, siz de ürkmeden, korkmadan, hissetmeden modernitenin ve gelişmişliğin suyunda haşlanırsınız. Bir fırsat ve boşluk bulup da kafanızı kaynar sudan çıkarıp nefes aldığınızda, evet işte o anda, belleğinizin bir kıyısında, köşesinde sıkışıp kalmış hatıralar da su yüzüne çıkıverir. Etrafınıza bakınırsınız, gördükleriniz sizi bunaltır ve bir zamanların moda tabiriyle “nostalji” işte bu sırada kendini gösterir. Hani o büyüklerimizin (ve şimdi bizlerin) “Nerde o eski bayramlar!” diye serzeniş ve özlem yüklü cümleleri vardır ya, işte bu da o türden bir “nostalji”dir.
Bilim ve teknolojideki baş döndürücü gelişmelere paralel olarak çevremiz değişiyor. Mantar gibi biten yeni binalar, apartmanlar, gökdelenler; kurulan fabrikalar, alışveriş merkezleri, rezidanslar, plazalar; köprüler, barajlar, yollar… Yeşilliğin ve toprağın, betonlaşmaya feda edilmesi… Tabii ki teknolojik ve elektronik eşyaların, ürünlerin önlenemez yükselişi ve bizi esir alışı… Şimdi artık her şey daha “kolay” ve “basit”. Tek bir düğmeye basarak her bir işinizi hemen, anında, kolayca yapıveriyorsunuz. Konformizm artık bizim vazgeçilmezimiz oldu. Küçük Prens’in dediği gibi, “İnsanlar artık her şeyi dükkânlardan hazır alır hâle geldiler.” Marketten aldığı dondurulmuş gıdayı mikrodalga fırında ısıtıp iki dakikada sofra kuran insanların, günlerce tarhana yapmakla uğraşan -belli yaş üstündeki- ev kadınlarını anlamaması ve burun kıvırması da işte bu konformizmin bir sonucu değil midir?
Sadece çevre değil, tabii ki insanlar da değişiyor ister istemez. Teknolojik ilerleme, insanların sadece davranışlarını değil, dünyaya ve hayata bakış açılarını da etkiliyor, değiştiriyor. Değişimden ve gelişimden en fazla olumsuz etkilenenlerse (biz yetişkinlere göre) çocuklar… Geçmişi bilmedikleri ve mukayese yapabilecekleri bir yaşanmışlıkları olmadığı için çocuklar illaki şimdiki (bize göre kahredici) durumun olumsuzluklarını idrak edemezler. Hatta sizin, “Bizim zamanımızda…” diye başlayarak anlattığınız yaşanmışlıklara bön bön bakarlar. Dolayısıyla şimdiki çocuklar, zar zor bulduğunuz tellerle yaptığınız arabanın önemini ve manasını kavrayamazlar; onların şimdi uzaktan kumandalı arabaları, helikopterleri, uçakları var. Tek bir düğmeye basarak onları idare edebiliyorlar. Tornetten yapılmış arabalar yerine onlar kaykaylarıyla geziyorlar; babaları o kaykayları marketten hazır almıştır. Şimdi büyük ekranlarda, ellerinde kumanda aletleriyle “maç” yapan çocuklara, çivilerle yapılan maç tahtasını; zar zor bulunan naylon toplarla sokak aralarında yapılan mahalle maçlarını anlatamazsınız. Ellerinde ışınlı “Star Wars” kılıçları olan çocuklara, inşaatlardan yürütülen tahtalarla yapılan kılıçları da ağaçlara kurulan salıncakları, çelik çomak oyununu, ceylan ve kukalı saklambaç oyunlarını da anlatamazsınız. Ola ki çocuklarınız bilgisayarlarından, tabletlerinden, oyun konsollarından, cep telefonlarından başını kaldırıp da onlara geçmişteki oyunlardan bahsedecek olsanız dahi sizi asla anlamayacaktır. Çünkü artık onların zihinleri “çip”leşmiştir, çoraklaşmıştır.
Aziz Nesin’in “Şimdi çocuklar harika” adlı hikâyesini yazmasının üzerinden uzun yıllar geçti. Şimdi de biri çıkıp “Şimdiki çocuklar şanssız.” diye bir hikâye yazsa hiç de yanlış bir şey yapmış olmaz. Fakat bu hikâyeyi günümüz çocuğu okuduğunda “Hiç de öyle değil, biz şanslıyız.” diye itiraz edecektir mutlaka. Ne zaman ki kendisi de büyüyecek ve gelişen teknolojinin (modernizmin) ürünleri, kendi çevresini ve yaşantılarını da değiştirecektir, işte o zaman o da “Nerede o eski günler?” diye hayıflanacak ve belki de oturup böyle bir yazı yazacaktır…