CAMİ HOCALARIYLA KAVGALIYIM

26 Temmuz 2016 11:30 Aybars Fırat
Okunma
1344
CAMİ HOCALARIYLA KAVGALIYIM



 
Ramazanın son günlerindeyiz. İşe gidiyorum. İnsanlar da benim gibi telaşla yürüyorlar. Cadde seviyesinin altında olduğu için üç beş basamakla inilen bir postane var yolumun üzerinde. Tam önündeyim; basamaklarının hemen bitiminde bir yaşlı amca havuza atlayan yüzücüler gibi yüzükoyun düşüverdi. Tabii görenler yardım için koşturdular. Amca atik biriymiş, kendisi kalktı bir şey olmamış gibi ama epey sarsıldığı anlaşılıyordu. O sırada postanenin kapısında bir yaşlı bir hanım gördüm. Yaşlı amcayla beraber olduğunu, onun biraz önden gittiğini ve postane kapısında amcayı beklediğini düşündüm. Teyze cep telefonuyla görüşüyor, bir yandan da yerden kalkıp üstünü başını silkeleyip toparlanmaya çalışan amcaya bakıp: “Nasıl olsun. O da iyi işte, zararı yok.” diyordu.
Türkiye’nin ahvalini, Türk milletinin çözülmeyen birçok sorunundaki genel durumunu bu cümle çok iyi özetliyor. İki seksen yere uzanıyoruz; sık sık güç bela kalkıyoruz, hiç iyi değiliz, hatta çok berbat bir vaziyetteyiz; sonra birileri çıkıp bizim için, “Zararı yok, iyi işte.” diyor. Aklımızdaki iyi ile bir türlü göremediğimiz iyi arasında dağlar kadar fark oluştuğu ve bunu fark etmediğimiz için yaşayıp gidiyoruz. İyi-kötü, güzel-çirkin, ahlaklı-ahlaksız gibi kavramlar, bildiğimiz bütün değerler gittikçe berraklığını kaybediyor. Estetiğimiz azalıyor, Beğeni seviyemiz gittikçe düşüyor. Her şeyi örtmeye çalıştığımız, sakladığımız için; sanattan, estetikten, zarafetten gittikçe uzaklaştığımızı da görmezden geliyoruz. Örnek mi ararsınız?
İş yerime geldim. Hacı bir dostum ziyaretime geldi. Ramazanla arasının iyi olup olmadığını sordum. “Ramazanla iyiyiz ama hocalarla kavgalıyım.” diye söze başladı ve şunları anlattı:
“Bunlar topyekûn hafızamızı sıfırlamak istiyorlar. Teravih namazlarında bir gün tekbir bir gün salavat bir gün uyduruk ilahi rock formunda; rock kıvamını bile bulmayan, bet sesli, vurgu ritim duygusundan yoksun, uhrevi havayı yok eden, beğeni düzeyimizi yerlere vuracak cinsten kötü seslerle bir şeyler okuyorlar. Ne bir düzeni ne ahengi var. Oturmamış sesler, eğitimsiz sesler, hafızayı karıştırmaya başladılar. Bir taraf Hanya’ya giderken öbür taraf Konya’ya varıyor. Nerede o tek bir yürek gibi atan camiler. Şirazeyi dağıtmaya çalışan, gelenekten gelen, bildiğimiz ne varsa unutturmaya, karıştırmaya çalışan hocalarla kavgalıyım.
Millet, aynı kültür çevresinde toplanan insanlardan oluşmuyor mu? İnsanlar bu değerler, birikimler etrafında toplanmıyor mu? O değerler sıfırlanırsa, birikimler yok edilirse nerede toplanacağız? “Kültür birliği, millet birliği vardır.” demenin mümkün olmadığı bir zamana hızla koşuyoruz.
En iyi bildiğimiz, çalıştığımız kurum. Kurum hafızasını devam ettiren ne kadar insan varsa hepsini devre dışı bıraktılar. Görevden uzaklaştırdılar, görev vermediler. Onlar da küsüp kabuklarına çekildiler. Sadece bizim kurumumuzda değil bütün kurumlarda, askeriyede hafızayı yok ettiler. Bu şekilde Türk’ün devamlılığını sağlayan ana damarı kestiler. Kurumsal kimlikleri yok ettiler. Biz bu durumu sadece kendi kurumumuzda zannediyoruz. Hayır. Bütün camilerdeki yaşlı, tecrübeli hocalar genç hocalarla değiştirildi. Merkezî yerlere gençleri koydular. Yaşlıları kenarlara aldılar, itibarsızlaştırdılar. Ben bu yeni hocalara ‘cemaatsavar’ diyorum; ‘cemaatsever’ değil.
Bu genç hocalarla birlikte ezanlar değişti. Türk ezanı Arap ezanı gibi okunmaya başladı. Vakit ezanları makamından anlaşılırdı. Makamlar arası okunmaya başladı. Türkü çağırır gibi ezan okunuyor. Mübarek sanki gazinoda assolist gibi…Haysiyetsizce, şerefsizce, görgüsüzce, bir yarış içindeymişçesine yüksek sesle ezan okutmalar başladı. Caminin yanından geçemiyorum gürültüden.
İbadeti aslından uzaklaştırılıp gösterişe yönelik ne varsa hepsini yaptılar. İbadet de gizli, kabahat da gizli, diyen eski terbiyeyle yetişenler mustarip. Cumaya gitmemeye başladılar. Hutbeler radyo metnine döndü. Sanki ilahî bir metin değil de hükûmet bildirisi. Kardeşim, camideki insanlar terörün müsebbibi değil ki! Terör şöyledir, terör böyledir diye onlara anlatıyorsun. Ensar muhacir dalgasıyla milleti uyutuyorlar. Sürekli sabır ayetlerini telkin ediyorlar. Miskin, uyuşuk, olsun istiyorlar insanları. “Oluyor bunlar, ne yapalım.” diyorlar. İslam’da çalışmanın, mücadele ruhunun yerine, “Sabredin, dilencilik yapın, hoş görünün.” telkini yapılıyor. ‘Dedikodu, gıybet yapmayın.” (Gördüğünüz bir hatayı söylemeyin, kapatın.) hutbelerini dinleye dinleye insanlar değil sıradan insanların hatalarını konuşmayı, vatan hainliklerini bile konuşmaz oldular. Bizi böyle susturuyor, sessizleştiriyorlar ki kendileri de iftiranın babasını yapsınlar. “Onlar…” diye başlayan cümlelerle Yahudilere Amerikalılara İngilizlere kendi hatalarımızdan, hatalarından kaynaklanan suçları atıp duruyorlar. Yahu onların ne suçu var? Onlar yapmaları gerekeni, menfaatlerine uygun olanını yapıyorlar; Sen ne yapıyorsun? Sürekli başkalarını suçlayarak nereye gideceksin? Sıkıntıların kaynağını başkalarına yükle, geç git; oh ne âlâ memleket!
İlkokula giderken cami cemaatinin en genci bendim. Ortaokula giderken cemaatin en genci bendim. Liseye, üniversiteye gittim; oralardaki camilere devam ettim; gittiğim her camide yine cemaatin en genci bendim. 52 yaşındayım hâlâ gittiğim caminin en genci benim.
Camilerin demirbaş cemaatleri var. Bunlar üç beş kişi ve cami camlarının açılıp kapanmasıyla kafayı bozmuşlardır. Buram buram terlersin; cereyan diye, toz alıyor diye pencere açılmaz, açtırtmazlar. Gelen de kırk yılda bir geldik, kimsenin keyfini kaçırmayalım, deyip itiraz edemez.
Camilerin sayısının çoğalmasıyla sorunum yok. Çok memnun oluyorum yeni camilerin yapılmasından, hatta az bile yapılıyor bu nüfusa göre ama camilerin mimarisiyle, hocalarıyla, cemaatiyle sorunum var. Daha doğrusu Diyanetin sorunu var. Yeni camiler, İslam mimarisi görünümlü Roma mimarisini andırıyor. Kilise binasına benziyor camiler. Kare veya dikdörtgen yapılar yerine Maraş Ulu Camisi gibi enlemesine uzun camiler, Orta Asya’daki büyük dış kapılar gibi makamın ululuğunu hatırlatan camiler yapılmıyor. Biz Türkler buraya ilmimizle,  mimarimizle gelmiştik. Son dönemde Osmanlı mimarisi olarak sunulan camiler Osmanlı değil; Selçuklu, Orta Asyalı da değil. Meczeden değil, reddeden bir mimari. Kutu gibi dikdörtgen, kare yapılar. Genişlik hissi, ferahlık hissi yok. Kilise mimarisi insanları koridora, dehlize sokar; peş peşe insanlar oturtur. Bizim enlemesine camilerimiz ferahlık verir, önde hissedersiniz, makama bağımlılığı azaltır. Hürsünüzdür. Ruhaniyeti hissedersin; bina seni ezmez. Dinler arası diyalog adına camilerle kiliseleri birbirine benzettiler. Külliye ile ne alakası varsa, Saray’ın camisinin imamına iftarda soruyorlar cemaat nasıl diye, “Hafta sonları daha iyi.” diyor! Niçin? Siz hiç o caminin içindeki kolonları gördünüz mü? Bu kadar kötü bir mimari olamaz. Akseki Camisi de öyle. Mekâna göre tasarlanmadığı için bir haşmet duygusu vermiyor, veremiyor.
Binaların, apartmanların altındaki, bodrumlardaki, izbelerdeki camiler, mescitler konusuna hiç girmeyeyim. Bir felakettir. Zira Müslümanlar için bir utanç vesilesidir. Bana kalsa hepsini derhâl kapatırdım. İnsanlar gösterişten, şatafattan uzak, sade mahalle mescitlerine yönlendirilmeli. Büyük cami yapmak yerine mahalle camilerini, mescitlerini yaygınlaştırmak, o samimiyeti yaymak lazım. “Ne olmuş? Ne var ki bunda?” diyerek beğeni düzeyimizi düşürdüler. Bir adam vardı; camiye gelenleri eleştiriyordu. Kör topal, kendince dinini yaşayanları eleştiriyor, camiye gelmeyenlere laf söylemiyordu. Bu camiye geleni de soğutan tutumlar yüzünden gittikçe kan kaybediyoruz. Yeniden fabrika ayarlarına dönmemiz lazım. Atatürk’ün dediğini yapmalı, millî terbiyeyi okullarda, dinî terbiyeyi ailede vermeliyiz.
Hacı arkadaşım bunları kurşun gibi söyledi ve bana müsaade diyerek izin istedi. Ben de o saatten beri düşünüp duruyorum: Yerlerde süründüğümüzü görürken bile bile gözümüzü boyatıyoruz.