ÖZARSLAN: ORMAN YANGINLARINA “EKOLOJİK TERÖRİZM” DİYEBİLİRİZ

04 Ekim 2021 10:10 Dr.Bahadır Bumin ÖZARSLAN
Okunma
73
ÖZARSLAN: ORMAN YANGINLARINA “EKOLOJİK TERÖRİZM” DİYEBİLİRİZ

Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) GenelSekreter Yardımcısı ve Hacettepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi MilletlerarasıHukuk Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Dr. Bahadır Bumin Özarslan, katıldığı bir televizyon kanalında gündemi değerlendirdi.

Özarslan, son günlerde yaşadığımız orman yangınlarınıdeğerlendirirken, “Birtakım terörörgütlerinin de bu yangınları organize ettiğini biliyoruz. Bunların başında databii ki PKK terör örgütü geliyor. PKK’nın de hedefi belli. Bu da bir terörizm türüdür. Buna belki bir ‘ekolojik terörizm’diyebiliriz. Terörizmin çok değişik türleri ve sınıflandırmaları var amaburada yapılan iş, doğrudan doğruya bir terörizm eylemidir ve bu da ekolojikterörizm olarak adlandırılabilir.” dedi.

Dr. Bahadır Bumin Özarslan, A Haber TVKanalı’nda katıldığı “Memleket Meselesi” programında başta orman yangınları olmak üzere gündeme ilişkin çarpıcı değerlendirmelerde bulundu. Özarslan,programda şunları söyledi:

“Öncelikle orman yangınlarında hayatını kaybedenlere Allah’tan rahmet, yaralılara acil şifa diliyorum. Zarar gören vatandaşlarımızın da sabırlı ve metanetli olmasını istiyorum. Kısa süredezararlarının giderileceğini umuyorum ki devletimizin buna kudreti yeter. Tabii hiç tasvip etmeyeceğimiz bir takım hadiseler var belli ki bunun arkasında. Maalesef orman yangınlarına alışkın bir milletiz. Orman yangınlarının Türkiye’de değişik çıkma sebepleri var. Bunların bir kısmı geleneksel sebepler ki bunların başında ihmal geliyor. Özellikle sıcaklıkların artması ile birlikte bir taraftan yanlış ağaç dikimi, öbür taraftan piknik kültürünün sıcaklıkların artması ile birlikteyaygınlaşması ve burada ortaya çıkan birtakım ihmaller. Zaman zaman yine karşılaştığımız ormanlık alanları iskâna açma amacıyla birtakım sabotajlar, vs.de söz konusu. Yine bu yakın dönemde, bu sene ve bundan sonra yaşanmasıbeklenen kuraklıkla alakalı olarak yangın çıkma ihtimali mümkün. Ama iş, dönüp dolaşıp yine Türkiye’nin son 40 yıldır güvenlik meselesine ve burada da terörizm meselesine geliyor. Birtakım terör örgütlerinin de bu yangınları organizeettiğini biliyoruz. Bunların başında da tabii ki PKK terör örgütü geliyor. PKKterör örgütü burada bildiğimiz klasik terör yöntemlerinin dışında bir yöntem uyguluyor ki bu yöntem de yeni değil aslında. Yaklaşık 30 yıllık bir geçmişivar. Özellikle Soğuk Savaş Dönemi’nden sonra yeni terörizm yöntemlerini gördük.Terörizm dediğimiz kavram, klasik bir şiddet hareketinden nasıl ayrılır? Siyasibir saikle siyasi bir hedefe ulaşmak ve siyasi maksatla hareket etmek yoluyla diğer klasik şiddet ve terör hareketlerinden ayrılır. Burada da PKK’nın hedefibelli. Türkiye’yi bölmek ve Türkiye’nin içinden önce bir bağımsız devlet çıkartıp daha sonra da dört parçalı büyük bir Kürdistan oluşturmak. İşte bu yolda her yöntem denendiği gibi bir takım başka yöntemler de deneniyor. Bu dabir terörizm türüdür. Buna belki bir ‘ekolojikterörizm’ diyebiliriz. Terörizmin çok değişik türleri ve sınıflandırmaları var ama burada yapılan iş, doğrudan doğruya bir terörizm eylemidir ve bu da ekolojik terörizm olarak adlandırılabilir. Üstelik yine PKK’nın sözde kongre kararları ve sözde programına baktığımız zaman biz ekolojik bir toplumdan,ekolojinin öneminden, çevre bilincinden vs. buna benzer birtakım alt başlıklardan yola çıkarak ve terör örgütünün bir propaganda yöntemi olarak çevreciliği kullandığını biliyoruz. Fakat burada terör örgütünün açıkça ‘Ateşin Çocukları’adıyla yaptığı organizasyon, öbür taraftan terör örgütünün lider kadrosunun yaptığı açıklamalara baktığımızda terör örgütü aslında kendisiyle de çelişiyor. Yani çevre hakkına ve çevreciliğe aykırı eylemler yapılıyor. Kendi içlerinde bir çelişkiye düştükleri gibi öbür taraftan da hiçbir vicdanlarının olmadığını,hedefe giden yolda her türlü yöntemin mubah olduğunu bize gösteriyorlar. Dolayısıyla burada meselenin genel ve geleneksel boyutları dışında bir de özellikle son 30 yıla yayılmış olan güvenlik ve terörizm boyutu var. Zaten bu son yangınların eş zamanlı çıkması ve birden çok yerde meydana gelmesi, turizm mevsiminde olmamız ve hatta 1 Temmuz itibarıyla birtakım yasakların kalkmasından sonra bu işin organize edilmesi de hiçbir şekilde tesadüf değil. Dolayısıyla terör örgütünün yeni bir terör yöntemi olarak yaklaşık son 30 yıldır hayata geçirdiği ekolojik terörizmden de rahatlıkla bahsedebiliriz. Burada terör örgütünün içine girdiği çıkmazı ve sona doğru, geriye doğrusaydığını da çok net bir şekilde görmekteyiz. Çünkü terör örgütü artık klasik terörizm yöntemlerini kullanamamaktadır. Türkiye’nin içinde beli kırılma noktasına gelmiştir. Türkiye’nin dışında da oldukça etkisizleştirilmiştir. Buçerçevede terör örgütünün bu tip faaliyetlerini yine beklemeliyiz ve buna yönelik tedbirlerimizi de arttırmalıyız. Tabii burada yetkililerimize de büyük iş düşüyor. Şu anda özellikle yangının söndürülmesi bağlamında gayret gösteren bakanlıklarımıza ve personeline de Allah’tan kuvvet diliyoruz. İnşallah kısa sürede bunları kontrol altına alacaklardır. Vatandaşlarımıza tekrar geçmişolsun diyoruz. Bu ekolojik terörizmi de hiçbir zaman gündemimizdendüşürmemeliyiz.

CANATAKLI SKANDAL İFADELER KULLANMIŞTI

 “Ülkeyi saran yangın felaketleri sonrası yeniden gündeme gelen o konuşmasında CanAtaklı şu skandal ifadeleri kullanmıştı: "Darbe ihtimalini en az görenlerdenim. (…) Darbe hem de bugünün koşullarında darbe  yok. (…) Teknik açıdan darbe yapmak bana göre çok zor. (…) Peki neler olabilir? Tayyip Erdoğan'ın gitmesi için çok büyük bir halk öfkesinin olması lazım. (…) Büyük bir doğal afet, büyük bir deprem, büyük bir başka bir doğal felaket… Çok büyük sel, çok büyük yangınlar… Hani yani Avustralya'yı yakan yangın vardı ya ülkenin her tarafı neredeyse… O kadar büyük yangınlar, deprem,çok büyük can kaybına yol açacak bir sel felaketi gibi… Ama esas en korkutucuolan Türkiye'nin bir askerî başarısızlık elde etmesi."

Can Ataklı’nın yaptığı açıklamalara ilişkinolarak Özarslan, şunları söyledi:

“Bu videoyu ben gün içinde bir kez daha izledim ve sosyal medyada sıklıkla karşımıza çıktı. Bu videoyu izlerken bir insanın nasıl bu kadar kin ve nefret duygusuyla dolu olabileceğine de hayret ettik. Biraz önce teröristlerle ilgili yaptığımız değerlendirmelerde bunların vicdan duygularının olmadığına işaret ettik ancak gazeteci sıfatı taşıyan ve birtakım sorumlulukları topluma karşı olan kişilerin ve benzer meslek mensubu kişilerin bu tip açıklamalar yapması gerçekten akıl alır gibi değil. Üstelik bunlar toplumca bilinen ve sözüne en azından bir kesimin itibar ettiği kişiler. Bunun kabullenebilir hiçbir tarafı yok. Öbür taraftan Türkiye’de muhalefet etme geleneğinin de maalesef ne duruma geldiğinin tipik bir örneği. Üzülerek söylemek gerekirse muhalefet etmek ile düşmanlık etmek, yapıcı eleştiriler veya mevcut durumdaki birtakım olumsuzlukları yapıcı bir dille ifade etmekle yıkıcıbir dil kullanmak ve yıkıcı bir hedef göstermek arasında ne kadar ince birçizginin olduğu; bu ince çizginin de ne kadar çok hassasiyetle korunması gerektiği bir defa daha anlaşılıyor. Özellikle topluma yön veren kişilerin ki burada da gazeteciler oldukça önemli bir yer tutar, nasıl kolaylıkla vepervasızca bu çizgiyi ihlal ettiğini görüyoruz. Bu tip bir dil, ayrıştırıcı ve özellikle de yıkıcı bir dil ne toplumumuza bir yarar sağlar ne de demokrasi kültürümüze bir fayda getirir. Yani burada aslında yıkılmak istenen şey yalnızca mevcut iktidarı değildir, aynı zamanda Türkiye’nin demokratikleşme kültürü ve gelenekleridir. 18’inci yüzyılın son çeyreğinden itibaren Osmanlı ile birlikte başlayan modernleşme hareketlerinin, bizi bölgemizde hem Türk dünyası hem İslam âlemi içerisinde nasıl farklı bir konuma getirdiğini biliyoruz. Ancak bizim bu uzun modernleşme geleneğimiz içinde çok partili siyasi hayat ve demokratikleşmeyi 1946-1950’denitibaren dikkate alacak olursak eğer Cumhuriyet Dönemi itibarıyla buna ne kadar çok aykırı olduğunu görürüz. Mesela şöyle bir örnek verirsek eğer, daha anlaşılır olacaktır: 1950 Seçimlerini kaybeden İsmet İnönü, için şöyle bir yorum yapılır. İsmet İnönü seçimleri kaybettikten sonra o zaman ordu ve bürokrasi içinde bulunan bazı gruplar İsmet İnönü’ye müdahale etme ve darbe yapma çağrısında bulunurlar. İsmet İnönü’nün emrinde olduğunu söylerler. İsmet İnönü bunu kesin bir dille reddeder. Bu açık kaynaklara yansımış bir husustur. Burada İsmet İnönü’nün bu tavrı için “En büyük yenilgisi ama en büyük zaferidir.” yorumu yapılır. İsmet İnönü’nün pek çok yönü eleştirilebilir. Biz de bu konuda değişik eleştiriler getiriyoruz.Ancak 1950 Seçimlerinin hemen sonrasında kendisine yönelik bu darbe girişimine karşı ortaya koyduğu muhalefet anlayışı, son derece yerinde bir tavırdır. Artık muhalefetin yıkıcılık üzerine değil yapıcılık üzerine inşa edilmesi gerektiğini belirtmektedir. İsmet İnönü’yü dilinden düşürmeyen bu muhalefet çevrelerinin ki kendisine birçok konuda itirazımızın olduğu açıktır, onun muhalefet dilini, enazından 1950 Seçimleri sonrasındaki hemen o beyanı ile ortaya çıkan muhalefet dilini bile kabullenmediklerini görüyoruz. Seçimleri üst üste kazanmış bir iktidar ve bu iktidarın gitmesi, her ne pahasına olursa olsun gitmesi, hatta toplumun ve milletin zarar görmesi pahasına gitmesine odaklanmış bir muhalefet anlayışı. Bu artık, gözü dönmüşlüğün ve başka bir tabirle bir çeşit barbarlığın tezahürüdür. Bunun kabul edilebilir hiçbir tarafı olmadığı gibi geleceknesillere yönelik de hiçbir anlamlı çıkarımı olamaz. Böyle bir dili partimiz şiddetle reddetmektedir. Hiçbir zaman böyle bir geleneği tasvip etmiş değiliz,bundan sonra da etmeyeceğiz.

CHP’NİNMUHALEFET ETME ANLAYIŞI

Biraz önce Gazeteci Can Ataklı’nın beyanları üzerinden yaptığımız yorumun aslında bir yansıması bu. Yani Türkiye’deki muhalefet anlayışının her yolu mübah kabul etmesinin ve burada da toplumsal biralgı oluşturmaya yönelik çalışmaların bir başka boyutu. Sosyal medyada bu şekilde sahte hesaplar yoluyla pek çok propaganda yapılıyor. Bunların bir kısmı Türkiye’nin içinde yapıldığı gibi önemli bir kısmı da yurt dışı mahreçli. Burada mesele yine muhalefet etme adı altında, Türkiye’deki herhangi bir konuyu,istismar etmektir. Üstelik bu tip durumlarda yalanın ve algı operasyonun açığaçıkması hâlinde bile zaman zaman belli konuların ısrarla yine bu yalan üzerinden devam ettirildiğini görüyoruz. Mesela, yine yakın dönemde Türkiye’nin Katar ile yaptığı askerî sağlık alanındaki eğitim antlaşmasının istismar edilmesi gibi. Burada mesele çok boyutlu olarak ortaya konuldu, yine ben ekranlarda bu antlaşmayı izah etmeye çalışmıştım ama buna rağmen CHP Genel Başkanı sürekli olarak bu meseleyi kaşımaya devam etti ve yanlış bilgilendirme yolunu bir yöntem olarak sürdürdü. Burada meselenin sosyal medyaya yansıyan pek çok sahte hesap üzerinden devam ettirildiğini de gördük. Bu son verilen örnek de bu konuda özellikle Türkiye’deki adalet sisteminin işlemediği yönünde veya hızlı işlemediği yönünde ya da haksız işlediği yönünde bir algı yaratmaya yönelik. Niçin adalet sistemi ve adliye düzeni? Çünkü biz gayet iyi biliyoruz ki “Adalet mülkün temelidir.” Yani devletin temelidir. Devlet dediğimiz organizasyon dazaten bir toplumun ortaya koyduğu ve sınırları içindeki en teşkilatlı birimdir.Üstelik devlet dediğimiz organizasyon da o devletin sınırları içinde yaşayan vatandaşlara veya vatandaş olmamakla birlikte sınırları içinde yaşayan herkese belli asgari hizmetleri götürmekle yükümlü bir tüzel kişiliktir. Adalet dolayısıyla yargı, bunun başında gelir. Eğer siz devletin üç temel organından birisi olan yargı müessesini bu şekilde lekeler ve karalarsanız o zaman vatandaşın sorunlarını, uyuşmazlıklarını çözmek için başvurabileceği yegâne müesseseyi kirletirsiniz. Bu durumda devletin vatandaşla bağını koparmaya yönelik adım atmış olursunuz. Bunu beslemek de devletin vatandaşla bağının çokseri bir şekilde ve çok derin bir şekilde kopmasına yol açar. Dolayısıyla burada bu sahte hesap üzerinden yapılan propaganda da adliye sistemi ve adalet mekanizmasının hedef alınması bile bir tesadüf değildir. Çünkü devletin diğeriki organı olan yasama ve yürütme organları doğaları gereği taraftırlar. Tarafsız ve bağımsız hareket edip sorunların hukuki ve meşru yoldan çözümüne hizmet eden yargı organını da bu şekilde lekelediğiniz zaman artık vatandaşların devlete olan güveni tamamen ortadan kalkmış olacaktır. Türkiye’de muhalefet etme anlayışının maalesef muhalefet partilerinden kaynaklı bir şekilde emsal teşkil edilerek vatandaş nezdinde nasıl istismar edildiğini ve bunun yansımasını da görmüş oluyoruz. Tabii burada şuna da işaret edelim. Muhalefet partileri de aslında dış kaynaklı birtakım gruplarla ve oluşumlarla doğrudan veya dolaylı,açık veya örtülü ilişkileri yoluyla tabiri caizse aldıkları taktiklerle veya lojistik destekle bunu vatandaşa yöneltirlerken aynı şekilde bu sahte hesapların da yabancı kaynaklı olarak eş zamanlı veya benzer propaganda teknikleri ile kullanıldığını da görüyoruz. Yani burada karşılıklı bir yararlanma söz konusu. Amaç, her ne pahasına olursa olsun iktidarı yıpratmak,Cumhur İttifakını parçalamak ve 2023’te yapılacak seçimlerde Cumhur İttifakının başarısızlığını sağlamak. Amaca giden her yolu da mübah kabul etmek, burada yalanı da gerekirse sürekli olarak tekrar edip algı açısından doğruya dönüştürmek. Bu da yine daha önce de çeşitli defalar ifade ettiğimiz gibi Nazi Propaganda Bakanı Goebbels’in taktiklerini hatırlatıyor. Goebbels’in özellikle yalanın sık tekrarlanması yoluyla toplumu nasıl dönüştürdüğü ve inandırdığı yönünde pek çok uygulaması var.  Dönemine göre çok ileri teknikler yoluyla bugün de yeni teknolojik araçlarla tekrar edilmesinden başka bir şey değil. Aynı zamanda yine teknolojinin verdiği imkânlarlada çok kolay bir şekilde deşifre edilebiliyor. Burada yine muhalefeti ve muhalefet partilerini yönlendirenlerin bu yaklaşımına karşı sağduyulu hareketeden, Cumhur İttifakının bileşenlerini oluşturan Milliyetçi Hareket Partisi ile Adalet ve Kalkınma Partisinin son derece dikkatli davranması ve vatandaşlarımızı bu konuda sıklıkla uyarması gerekiyor. Bizim özellikle parti olarak bu konuda ciddi çalışmalarımız oluyor. Basın ve Propagandadan Sorumlu Genel Başkan Yardımcımız, bu konuda özel bir hassasiyet gösteriyor. Zaman zaman uyarıları ile de partimiz adına birtakım açıklamalarda bulunuyor. Bunun özellikle son dönemde yaşanan korana salgını sırasında arttığına şahit oluyoruz. Bu konunun üzerinde daha çok durmak gerekiyor. Burada yazılı ve görsel medyaya da çok fazla iş düşüyor.

SURİYELİLERİNİADESİ

Anayasa’nın 16. maddesi, yabancılarla ilgili temel hak ve özgürlüklerin kanunla sınırlanabileceğini ve bunun da uluslararası hukuka uygun bir şekilde olması gerektiğini söyler. Bu çerçevede de yine temel hak ve özgürlüklere ilişkin Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası antlaşmalara baktığımız zaman yine Anayasa’nın 90’ıncı maddesinin 5’inci fıkrası, temel hakve özgürlüklerin Türk yasaları ile çeliştiği durumlarda, temel hak ve özgürlüklerle ilgili uluslararası sözleşmelerin esas alınması gerektiğine de işaret eder. Dolayısıyla burada su ve katı atık bedeli üzerinden, özellikle de suya erişim anlamında temel hak ve özgürlükler çerçevesinde bakıldığı zaman yaşam hakkını yakından ilgilendiren bir husus olduğu görülmektedir. Bu sebeplebu tür açıklamalar zaten hem iç hukukumuza hem uluslararası hukuka aykırıdır. Temel hak ve özgürlüklerin düzenlendiği evrensel belgeler ile evrensel belgelerle uyumlu olan Türk mevzuatına taban tabana zıttır. Aykırıdır ve kabul edilebilecek bir tarafı yoktur.

Diğer taraftan çok açık bir ayrımcılık yasağı ve nefret içerikli bir söylem söz konusu. Zaten Bolu Belediye Başkanı,ister kendisi ister belediye meclisi yoluyla karar alsa bile böylesi bir karar hukuka aykırı olacaktır ve bunlar, gerekli başvurular yapıldığında iptal edilebilecektir. Öbür taraftan tabii bu çerçevede Bolu Belediye Başkanı hakkında soruşturma açıldığına da dikkat çekmek gerekir. Çünkü Ceza Kanunu’muzve ilgili mevzuatımız zaten bu tip söylemlere de izin vermez. Bir başka hususda işin ahlaki boyutuyla ilgili. Ahlaki açıdan da son derece yanlış bir tavırdır. Bu işin ahlaki boyutu da son derece önemli. Çünkü Türk kültüründe ahlak önemli bir yer tutar. Türk ahlakının temelini de Türk töresi oluşturur.Türk töresi bize çok açık bir şekilde Türk devletinin, Bilge Kağan’ın Orhun Kitabeleri’nde belirttiği gibi açları doyurmak ve çıplakları giydirmek şeklinde bir görevi olduğunu söyler. Bugün sosyal devlet olarak izah edilen kavramın bizim hem devlet geleneğimizin içinde hem de Türk kültüründe yine toplumsal dayanışma çerçevesinde var olduğunu biliyoruz. Dolayısıyla bugün Türkiye’de yaşayan yabancıların, başta Suriyeliler olmak üzere nüfus itibarıyla elbette ki kendi ülkelerine yine uluslararası hukuk çerçevesinde güvenli ve onurlu bir dönüş sağlamaları esastır. Toplumun büyük çoğunluğu da bu yönde konuya yaklaşmaktadır. Ancak Türk toplumunun büyük çoğunluğu bunların temel hak ve özgürlüklerinde, başta yaşam hakkı olmak üzere herhangi bir kısıtlamanın olmaması gerektiği konusunda hem fikir olacaktır.

Ülkücülük Türk milliyetçiliğinin özel birhâlidir. İdeolojik bir boyutudur ve siyasi temsilcisi de Milliyetçi Hareket Partisidir. Bu konuyu biz tartışma dışı buluyoruz. Ama hâlâ öyle iddiası olanvarsa ya Ülkücülüğün ne olduğunu bilmiyordur ya da unutmuştur. Başka birpartiye geçenler bakımından böyle bir durum söz konusudur.

Burada asıl üzerinde durulması gereken mesele, sorunun hukuki, ahlaki ve sosyolojik boyutudur. Sosyolojik boyutu itibarıyla da Türk devlet geleneği bakımından da bunun yine kabul edilebilir hiçbir tarafı bulunmamaktadır. Ayrıca şu hususu da hatırlatmak isterim ki Türkiye’de yaşayan Suriyeliler, mülteci değildir. Çünkü mülteci dediğiniz zamanonların farklı bir statüye sahip olduklarını kabul etmiş oluyorsunuz. O zamanda farklı hakları olacaktır. Türkiye’de yaşayan Suriyeliler, 6458 sayılıYasa’ya göre geçici koruma statüsü altındadırlar. Bunları başka sıfatlarla nitelemek, olaya farklı boyutlar katacaktır. Bu konuda da biraz hassasiyet göstermek gerekiyor. Yaygın ve yanlış olarak mülteci tabiri kullanılıyor ama Avrupa Konseyi üyesi olmayan herhangi bir devletten gelen kimselerin mülteci olması da mümkün değildir. 1951 Cenevre Sözleşmesi’ne koyduğumuz çekince gereği, Suriyeliler mülteci olamaz. Türkiye’de Suriyelilerin tabi olduğumevzuat 6458 sayılı Yasa’dır ve bu çerçevede de  geçici koruma statüsü altındadır. Bunlar içinsadece Suriyeliler ifadesini kullanmamız, yanlış bir kanaate yol açmamak ve özellikle de sahip oldukları haklar bakımından yeterli olacaktır. Ayrıca geri dönüşleri bakımından da yine şartlar eskiye döndüğünde 6458 sayılı Yasa gereği,geriye dönüş mecburiyeti vardır. Bu sebeple mülteci tabirini özellikle kullanmamak gerekiyor. 

Sonuç olarak Bolu Belediye Başkanı’nın buaçıklamalarının herhangi bir şekilde kabul edilebilir tarafı yoktur. Toplum nezdinde da kabul edilebilir bir tarafı yoktur. Yapılan anketlerde Suriyelilerin uygun şartlar altında vatanlarına dönmesi konusunda, %90’laravaran düzeyde yaygın bir kanaat vardır. Ama aynı %90’a, eğer Tanju Özcan’ın bu açıklamalarını sorsanız tamamına yakını bu açıklamaları kabul etmez. Çünkü hem devlet geleneğimiz hem kültürümüz buna müsaade etmez. Kabaca ve dışlayıcı birşekilde konuşulması bile toplumumuzun tamamını yaralar. Dolayısıyla hiçkimsenin özellikle de belediye başkanı sıfatını taşıyan birisinin ve özelliklede bir hukukçunun bu şekilde ifadeler kullanması kabul edilebilir değildir.Kendisini şiddetle kınıyoruz. Partisinden de zaten benzer yönde tepkiler geldi. Ama maalesef CHP bu tepkileri gösterdikten hemen sonra başka bir şekilde Tanju Özcan’a sahip çıktı. Konuyu saptırma yönünde birtakım açıklamalardan da geri kalmadı. Bizzat Seyit Torun’un kendisi protesto etti ancak akabinde çıkıp açıklamaları başka bir mecraya çekerek ve konuyu saptırarak Tanju Özcan’a dolaylı olarak sahip çıktı. Bu da muhalefetin propaganda taktiklerinin birbaşka yansıması. Yani haksız oldukları bir konuda bile toplum nezdinde zorduruma düştükleri durumda bile konuyu mecrasından çıkartıp başka bir zemine oturtarak, oradan da algı yaratmaya çalışıyorlar. Hatalarını ve günahlarını örtmek bakımından kullanılan bir yöntem ve Seyit Torun’un açıklamaları da bunun tipik bir örneği.”