KARABAĞ 21. YÜZYILDA, TÜRKLÜĞÜN KAFKASYA’DAKİ MİLLÎ MÜCADELESİDİR

25 Kasım 2020 15:28 Dr.Bahadır Bumin ÖZARSLAN
Okunma
782
KARABAĞ 21. YÜZYILDA, TÜRKLÜĞÜN KAFKASYADAKİ MİLLÎ MÜCADELESİDİR

KARABAĞ 21. YÜZYILDA, TÜRKLÜĞÜN KAFKASYA’DAKİ MİLLÎ MÜCADELESİDİR

Hacettepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi Milletlerarası Hukuk Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Dr. Bahadır Bumin Özarslan, Azerbaycan – Ermenistan Savaşı’nda Ermenilerin kendi topraklarına saldırtmak için Azerbaycan’daki sivil hedeflere sürekli olarak füze saldırısında bulunduğunu belirtti.
Özarslan, Şunu da belirtmek gerekir: Ermenistan'ın Azerbaycan'ın geri kalan topraklarına yani sivil yerleşim bölgelerine saldırmasının sebebi, Azerbaycan'ın da Ermenistan topraklarına saldırması için kışkırtarak Rusya'yı devreye sokmak. Onun için Azerbaycan’ın çok akıllı politika izleyip Ermenistan’ın bu oyununa gelmemesi gerekir.  ‘Rusya ile mesafeli olalım.’ diyen Paşinyan, şimdi Rusya'ya âdeta yalvarıyor.” dedi.
“Karabağ'ın kaderi ile bugün Trabzon'un kaderi, Mersin'in kaderi aslında aynıdır.” ifadesine yer veren Özarslan, “15 Temmuz’dan sonra izlenen Irak, Suriye, Doğu Akdeniz, Libya ve bugün de Karabağ politikası, Ankara merkezli yaklaşımın eseridir ve cumhur ittifakının iradesidir. Cumhur ittifakı, özellikle ‘terör-güvenlik-dış politika’ bağlamında, Ülkücü Hareketin yarım asırdan uzun bir süredir dile getirdiği adımların somut olarak atılmasını sağlamıştır. “ diye konuştu.
Dr. Bahadır Bumin Özarslan, Bengütürk TV kanalında, Av. Kürşat Türker Ercan ve Av. Muhsin Korkut Yumuk’un birlikte hazırlayıp sundukları “Hukukumuz Var” Programının konuğu oldu. Programda, “Azerbaycan-Ermenistan Savaşı” ile ilgili değerlendirmelerde bulunan Özarslan, Karabağ meselesini iyi analiz edebilmek için öncelikle tarihî boyutunu çok bilmek gerektiğini kaydetti. Özarslan, programda şunları söyledi:
“Her şeyden önce Yukarı Karabağ meselesinin tarihî boyutu ile alakalı olarak önemli bir hususu belirtmek gerekir. Sovyetler Birliği dağılırken bünyesindeki cumhuriyetler, mevcut sınırları ile birlikte bağımsızlıklarını ilan ettiler. Çünkü dönemin Sovyetler Birliği Anayasasında bir ayrılma hakkı vardı. Bu cumhuriyetler, bağımsızlıklarını ilan ederken Anayasa’daki bu ayrılma hakkını kullandılar. Azerbaycan da hakkını bu şekilde kullandı. Karabağ, Sovyetler Birliği Dönemi’nde de Azerbaycan toprağı olarak kabul ediliyordu. Onun için Azerbaycan bağımsız olurken doğal olarak Karabağ'a sahip oldu. Ermenistan dâhil diğer cumhuriyetler bakımından da aynı durum geçerliydi.
İkinci olarak, Azerbaycan ile Ermenistan arasında başlayan savaştan sonra, 1994'teki ateşkese kadar olan dönemde, 1993 itibarıyla BM Güvenlik Konseyinin Karabağ sorunu ile ilgili olarak aldığı 822, 853, 874 ve 884 sayılı dört adet kararı var. Bilindiği üzere, BM'nin bütün kararları bağlayıcı değildir ancak söz konusu bu kararlar bağlayıcıdır. Bağlayıcı nitelikte olan bu dört karar, özetle şunu söyler: ‘İşgal edilen coğrafya, sadece Yukarı Karabağ bölgesi değildir. Çevresindeki 7 rayon, yani 7 bölge de Azerbaycan'a ait topraklardır.’ Yine, ‘sınırların zorla değiştirilemeyeceği’ ilkesi de bu kararlarda tekrarlanmıştır. Bu çerçevede de işgal edilen bölgedeki işgalci Ermenilerin, bölgeyi terk etmesi gerektiği ifade edilmiştir. Demin de ifade ettiğim gibi, Yukarı Karabağ meselesini anlayabilmek için her meselede olduğu gibi işin tarihî boyutunu bilmek gerekir. Burada karşımıza bir Ermeni yayılma siyaseti çıkıyor. Bu Ermeni siyaseti anlaşılmadan, ne Karabağ meselesi ne de Türkiye'nin Azerbaycan ile bu konudaki ortak hareket etme gerekçeleri anlaşılır. Türkiye'nin Azerbaycan ile ‘iki devlet-tek millet’ politikası var. Duygusal ve kültürel bağlarla birbirimize sıkı sıkıyı bağlıyız. Zaten kardeş durumdayız. Bu meselenin bir boyutu. Ancak bu mesele tek boyutlu değildir. Çok boyutlu olarak burada, romantik sebeplerin dışında birtakım gerçekçi meseleler de var. Temelinde de tarihî süreç yatıyor. Bu süreç, Ermeni yayılma siyasetidir. Bugünkü Ermenistan toprakları 18. yüzyılın ilk çeyreğine kadar tek bir Ermeni'nin dahi yaşamadığı topraklardı. 1722'den itibaren Rus Çarlığı bu topraklara Güney Kafkasya'ya yayılma siyaseti çerçevesinde Ermenileri taşımaya ve göç ettirmeye başladı. Peki, bu Ermeniler nereden geldi? Bunların bir kısmı Rus Çarlığı'ndan bir kısmı İran'dan bir kısmı da o tarihteki devletimiz olan Osmanlı Devleti topraklarından geldi. Birinci aşama dediğimiz bu aşama, Ermenilerin yerleşme siyasetidir. Bu aşama 1884'e kadar 150 yıldan fazla bir süre devam etmiştir.

ERMENİ YAYILMA SİYASETİNİN İKİNCİ VE ÜÇÜNCÜ AŞAMALARI
Ermeni yayılma siyasetinin ikinci aşaması, 1884'ten itibaren başlar. Bu aşama, örgütlenme ve şiddet hareketleri dönemidir. Burada örgütlenmeden kasıt, sıklıkla duyduğumuz Hınçak ve Taşnaksütyun başta olmak üzere, Ermeni örgütlerinin burada şubelerinin açılmasıdır. Bu örgütler, Ermenistan merkezli kurulmamıştır ancak bir Ermenistan yaratmak üzere ortaya çıkmışlardır. Ermenistan tabirini bugünkü anlamında kullanıyoruz. Yoksa o tarih itibarıyla bir Ermenistan söz konusu değildir.  Azerbaycan Türkçesi ile İrevan Hanlığı, Türkiye Türkçesi ile Revan Hanlığı dediğimiz bölgedir. Başkenti olan Erivan bile bu sözcüklerden türemiştir. Dolayısıyla 1884'ten itibaren bir örgütlenme ve bu örgütlenme üzerinden bir tedhiş, yani bir şiddet hareketleri dönemi başlamıştır. Bu örgütlenme sadece bugünkü Ermenistan topraklarında değil aynı zamanda, özellikle de bizim sınırlarımız içinde de söz konusudur. Yani Osmanlı Devleti sınırları içinde de gerçekleşmiştir. Bizim sıklıkla tekrar ettiğimiz ve tarihî belgelerden bildiğimiz, Ermeniler için ‘milletisadıka’ tabirinin kullanılması aslında 19. yüzyılın son çeyreğine kadardır. Çünkü 19. yüzyılın son çeyreğinden itibaren bu örgütlenme dönemi ile birlikte Hınçak ve Taşnaksütyun örgütleri, sadece bugünkü Ermenistan'da değil Osmanlı Devleti sınırları içinde de faal olmaya başlamışlardır. Şöyle bir örnek verelim: 25 yılda 40'tan fazla ayaklanma hep bu 1884'ten sonraki sürece rastlar. Yani 1914 ve 1915'e gelinceye kadarki süreçte, sürekli bir isyan etme durumu söz konusudur. Devrin Padişahı İkinci Abdülhamid'e 1905’te suikast girişimi, 1909’da Büyük Adana İsyanı ve Birinci Dünya Savaşı sırasında Büyük Van İsyanı hep bu Hınçak ve Taşnaksütyun örgütlerinin organizasyonudur. Eş zamanlı olarak bugünkü Ermenistan ve o günkü Azerbaycan içinde de yapılmıştır. Ermenistan'ın içinde yapılmasının sebebi, bölgedeki Türkleri bu topraklardan sürmek ve çıkartmaktır. Bu süreç 1918’e kadar devam eder.  
1918'de Ermeni yayılma siyasetinin üçüncü aşaması başlar. Bu da 1918'de, Güney Kafkasya'da Azerbaycan, Gürcistan ve Ermenistan'ın Rus Çarlığı dağıldıktan sonra bağımsızlıklarını ilan ettikleri yıldır. Eş zamanlı olarak, bağımsız üç ayrı devlet ortaya çıkmıştır. Bu üç devlet, Sovyetler Birliği Kızılordusunun 1920'de gerçekleştireceği işgale kadar bağımsızlıklarını korumuşlardır. İşte bu safhada Ermenistan, Türksüz ve sadece Ermenilerden oluşan bir Ermenistan aşamasına geçmiştir. Çünkü 1918 tarihi itibarıyla bugünkü Ermenistan topraklarında, nüfusun yarısı Türklerden oluşuyordu. Bilindiği üzere, yer adları bir anlamda tapudur. Yer adlarının %90'ından fazlası da Türkçe idi. 1920'de her ne kadar Sovyetler Birliği bu üç cumhuriyeti işgal edip ortadan kaldırarak kendine bağlasa da 1920'den itibaren Güney Kafkasya'ya yayılmaya başlayan Sovyetler Birliği, 18. yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren burada kendilerine ortak olarak Ermenileri seçtiği için, o devirde de bugünkü ‘vekâlet savaşları (proxy wars)’ benzeri ‘taşeron’ diyebileceğimiz şekilde kullanılan Ermeniler, 1920'den sonra Ermenistan içindeki bu Türksüz Ermenistan hedeflerine Sovyetler Birliği'nin rızası ile devam edebilmişlerdir.  1930'lu yıllarda, özellikle de 1948-1953 arasında Türklere yönelik olarak çok büyük katliamlar yapılmıştır. Türkler bu coğrafyayı yavaş yavaş boşaltmışlar; bir kısmı Türkiye'ye bir kısmı bugünkü Azerbaycan'a bir kısmı da İran'a yani Güney Azerbaycan’a yerleşmek zorunda kalmışlardır. Bu süreç 1988'e kadar devam etmiştir.

ERMENİSTAN YAYILMA SİYASETİNİN DÖRDÜNCÜ VE SON AŞAMASI
1988 yılı ise dördüncü ve son aşamanın başladığı yıldır. Bu aşama, Büyük Ermenistan projesidir. Büyük Ermenistan projesinin ilk adımı da Yukarı Karabağ bölgesinin Ermenistan'a bağlanmasıdır. Çünkü Yukarı Karabağ bölgesi, Sovyetler Birliği Dönemi’nde Azerbaycan'ın sınırları içinde bir bölge olarak kabul edilmiştir. 1921'de Ermenilerin birtakım talepleri olduğunda Sovyetler Birliği'nde merkez komite ve Politbüro buna karşı çıkarak reddetmiştir. Aynı talepler 1988'den itibaren ve 1989'da yoğunlukla ortaya çıkmıştır. Ancak Sovyetler Birliği yine bu talepleri reddedip, Yukarı Karabağ'ın Azerbaycan'a ait topraklar olduğunu söylemiştir. Dolayısıyla çatışmaların Ermeniler tarafından başlatıldığı 1989 tarihi itibarıyla Ermenilerin iddiaları yeniden ortaya çıkmış ve alevlendirilmiştir. O dönemde Sovyetler Birliği'nin dağılma sürecine gireceğinin bütün dünya farkında idi. Bu fırsattan istifade edilerek demografik yapının da değiştirilmiş olması sebebiyle Ermeniler, Yukarı Karabağ'a saldırmışlar ve Sovyetler Birliği dağılınca da Azerbaycan ile savaşa başlamışlardır. Yukarı Karabağ, Büyük Ermenistan projesinin ilk ayağı ve ilk adımıdır.  Burada Büyük Ermenistan derken Ermenilerin bir taraftan doğuyu, Yukarı Karabağ ve çevresini esas aldığını ancak bir de işin batı ayağının olduğunu bilmemiz gerekir. Yani bir de Batı Ermenistan ayağı var. İşte o da doğrudan doğruya o zaman Osmanlı Devleti'ni, bugün de Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni ilgilendiriyor. Çünkü Batı Ermenistan, hiç de zannedildiği gibi sadece Ağrı Dağı'nın çevresinde birkaç vilayet değildir. Batı Ermenistan, Büyük Ermenistan projesinin bir parçasıdır ve bugünkü Ermenistan'ın kat kat fazlasıdır. Kabaca tarif edecek olursak, Türkiye haritasında Giresun-Trabzon hattından güneybatıya doğru Mersin’e bir hat çektiğimizde, bu toprakların sağında kalan yerler Büyük Ermenistan'ın Batı Ermenistan parçasını oluşturur. Dolayısıyla Batı Ermenistan, bizim aşağı yukarı bugünkü topraklarımızın üçte birine tekabül eder ve dört parçalı Büyük Kürdistan'ın Türkiye ayağı ile de hemen hemen örtüşmektedir. Dolayısıyla Karabağ meselesinin altında yatan ve Ermenilerin Karabağ iştahının altında yatan husus, bir yönü ile Yukarı Karabağ bölgesinin Büyük Ermenistan'ın ilk adımı ve ilk ayağı olmasıdır. Ama diğer yönüyle de Büyük Ermenistan'ın Batı Ermenistan ayağı bakımından da bizi çok yakından ilgilendirmektedir. Dolayısıyla Karabağ'ın kaderi ile bugün Trabzon'un ve Mersin'in kaderi, aslında aynıdır.

CUMHUR İTTİFAKINA ADINI KOYAN SAYIN DEVLET BAHÇELİ’DİR
1994'teki bir Türkiye bugün yok artık. Şunun altını çizmemiz gerekiyor. Cumhur ittifakı, gerek Türkiye’nin içinde gerekse Türk dış politikasında bütün dengeleri değiştirmiştir. 15 Temmuz 2016 gecesinden itibaren fiilen başlamış ve daha sonra aşama aşama ete kemiğe bürünmüş olan bu ittifak, 24 Haziran Cumhurbaşkanlığı Seçimleri öncesinde Ocak 2018'den itibaren de resmen kurulmuştur. Bu ittifaka, cumhur ittifakı adını koyan da bu ittifakın mimarı da Genel Başkan’ımız Sayın Devlet Bahçeli'dir. Bu cumhur ittifakı ne için var? Bu tam da 1994'te sivilleri ve yaralıları nakletmek üzere helikopter veremeyen bir Türkiye'den, 15 Temmuz 2016 gecesinden itibaren ‘Ankara merkezli’ bir bakış açısının hâkim olduğu bir Türkiye’ye geçiştir. Özellikle etkin bir ‘terör-güvenlik-dış politika’ yapılanması, o gece Ankara'dan yükselen ilk ve tek sesin, yani Genel Başkan’ımızın koyduğu iradenin bir ürünüdür. Çünkü o gece Ankara’da, başka etkin bir odak artık kalmamıştı. Ya teslim alınmış ya pasifize edilmiş ya da bir mücadelenin içinde kendi derdine düşmüş kurum ve kuruluşlar vardı. Üst düzey yöneticiler olarak Cumhurbaşkanı, Başbakan ve bakanların olmadığı bir Ankara’da, o gece yükselen o ses ve bu karşı çıkış, aslında sadece darbecilere karşı değil Türkiye'nin işgal edilmemesi ve iç savaşa sürüklenmemesi için Batı'ya karşı da yükselmiş olan bir sestir. Zira hain darbe girişimine yeltenenler, açıkça Batı’nın taşeronluğunu yapmaktaydılar. O geceden itibaren Ankara merkezli politikalar, özellikle de terör, güvenlik ve dış politika bağlamında gerçekleşmeye başlamıştır. Türkiye'nin sınır ötesi operasyonlarının tamamı 15 Temmuz'dan sonra gerçekleşmiştir. Kendi güvenliği ile doğrudan alakalı olarak Türkiye, başta Irak ve Suriye olmak üzere Doğu Akdeniz'de ve Libya’da bayrak göstermektedir. Unutmayalım ki 110 yıl önce kendi toprağımız iken İtalyanlar işgal ettiğinde bir manga asker dahi gönderememiştik Libya'ya. Meşru hükûmetin daveti ile bugün orada varlığımızı devam ettiriyoruz. ‘Libya'da ne işiniz var?’ ve ‘Suriye'de ne işiniz var?’ diyenler de bu ittifakın karşısında yer alan blok veya blokçuklardır, maksatları bellidir. Terör, güvenlik ve dış politika bağlamında gelecek nesillere sirayet edecek olan politikaların bir yansıması da Karabağ'da şu anda işgal edilen bölgede somutlaşmıştır. Helikopter verememekten, SİHA ve İHA teknolojisiyle bütün bu süreçte Azerbaycan ordusunu eğitmeye ve özellikle de 2016'dan sonra çok etkin bir şekilde Azerbaycan'ın yanında durmaya, başka bir ifade ile ‘iki devlet-tek millet’ politikasının somut olarak da ete kemiğe bürünmesine işaret etmek istiyorum. Dolayısıyla burada Türkiye'nin duruşu ki sadece Azerbaycan'la olan ilişkilerde değil, pek çok konuda terör, güvenlik ve dış politika bağlamında cumhur ittifakının iradesi ile yakından alakalıdır. Unutmayalım 2009'da Ermenistan ile çok yanlış bir politika ile protokoller yapılırken yine biz itiraz etmiştik. O protokollerden sonra geldiğimiz nokta, 180 derece farklıdır ve artık gerçek anlamda, ‘Sözde değil özde, iki devlet-tek millet’ politikası oluşmuştur. Bir başka deyişle cumhur ittifakı, Ülkücü Hareketin yarım asırdan uzun bir süredir dile getirdiği adımların somut olarak atılması anlamına gelmektedir ki bu işin mimarının ve yön vereninin kim olduğu gayet açıktır.

ERMENİSTAN NİÇİN AZERBAYCAN’A SALDIRDI?
Pekiyi, Ermenistan niçin Azerbaycan’a saldırdı? Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra Rusya Federasyonu (RF) kendisine bir dış politika alanı belirledi. O da ‘yakın çevre politikası.’ Ne demek yakın çevre? Eski Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) toprakları demektir. Yani RF, ‘Biz Soğuk Savaş'ta bir blokun lideri olduğumuz için coğrafyalar ötesine müdahale etme şansımız ve buna uygun müttefiklerimiz vardı. Ancak bugün bu gücümüz yok. O zaman sınırlı bu gücümüzü ve imkânlarımızı kendi egemen olabileceğimiz coğrafyada kullanalım.’ şeklinde bir dış politika belirledi. Yani Doğu Bloku'nun diğer devletleri artık onların birincil önceliği değildi. Öncelik eski SSCB topraklarına verildi. Bu çerçevede özellikle 2000 yılından itibaren, Putin'in iktidarı ile birlikte dünya enerji arzını yönlendiren önemli bir oyuncu olması itibarıyla Rusya, yavaş yavaş canlanmaya başladı. Rusya, bunun birtakım somut adımlarını da attı. Yani güçlendikçe eski SSCB, daha derine gidersek Rus imparatorluk kültürünün etkisiyle 2008'de Gürcistan'a müdahale etti. 2014'te Kırım'a müdahale edip Ukrayna'dan kopardı. Gürcistan'ın içerisinde yine iki tane müttefik devlet oluşturdu. Bütün bunlar, uluslararası hukuka aykırıydı ancak diğer eski SSCB topraklarındaki devletler üzerinde de çok ciddi bir etki yarattı. Bundan Azerbaycan'ın etkilenmemesi mümkün değildi. Yani Azerbaycan'ın bugüne kadar bu meşru müdafaa hakkını kullanmamasının altında yatan sebepleri bilmek gerekir. Evet, bu süreçte Azerbaycan ordusunu eğitti ve silahlandı. Petrol ve doğal gaz gelirlerinden dolayı ciddi anlamda güçlenerek teknolojisini yeniledi. Ama bu psikolojiyi aşmak da kolay değildi. Bunun için güçlü bir desteğe ve güçlü bir dayanışmaya ihtiyacı vardı. İşte Türkiye bu noktada, 15 Temmuz'dan sonra devreye girdi. Bunu çok açık şekilde görüyoruz. Çünkü cumhur ittifakından önce Türkiye ve Azerbaycan ilişkileri, AKP iktidarı yıllarında, şimdiki gibi değildi. Ama cumhur ittifakı bunu bitirdi. İşte burada, bu işin mimarı açıktır ve ortadadır. Ermenistan neyine güvendi? 2018'de ortaya çıkan Ermenistan'daki iktidar değişikliği ki Turuncu devrimlerin geç kalmış bir yansıması olarak Batı'ya daha yakın, Rusya'ya ise daha mesafeli bir iktidar olarak Paşinyan’ın işbaşına gelmesi, önemli bir gelişmedir. SSCB sonrası, ilk defa Rusya’ya mesafeli bir iktidar işbaşına geldi.  Ermenistan ile Rusya arasında özel iş birliği antlaşmaları var. Yine aralarında, her iki devletin de Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü üyeliği gereği savunma konuları çerçevesinde bir iş birliği yükümlülüğü ve birbirlerine lehine askerî müdahale yükümlülüğü mevcut. Bütün bu desteğe rağmen Paşinyan iktidarı, biraz kendi başına buyrukluğu biraz da Batı'nın etkisiyle birtakım yeni hamlelere girişti. Paşinyan iktidarı aslında bir deneme yaptı. Fakat bu deneme, zamanlaması bakımından onların aleyhine gerçekleşti. Burada Rusya da kendisine çok yakın olmayan bir iktidarı terbiye etmek amacıyla çok etkin davranmıyor. Hatta Putin, ‘Burası Ermenistan toprakları değil. Bizim aramızdaki ikili iş birliği antlaşmaları ve Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü çerçevesinde yardım etme yükümlülüğümüz burada yok.’ diyor. Ne zamana kadar? Ancak Ermenistan topraklarına bir müdahale oluncaya kadar demektir bu, üstü örtülü olarak. Azerbaycan'ın burada yürütmekte olduğu harekât, Rusya'nın her ne kadar etkinliğini sorgulasa da önemli. Şunu da belirtmek gerekir. Ermenistan'ın Azerbaycan'ın geri kalan topraklarına yani sivil yerleşim bölgelerine saldırmasının sebebi, Azerbaycan'ın da Ermenistan topraklarına saldırması için kışkırtarak Rusya'yı devreye sokmak. Hem o antlaşmalar hem de bahsi geçen örgüt çerçevesindeki yükümlülüklerin hayata geçirilmesi amacıyla. Azerbaycan bunu yapmayarak, sadece operasyon alanında harekâta devam ettiği için Rusya müdahil olmuyor, olamıyor. Öte yandan, eğer Rusya'nın müdahalesi gerçekleşirse Türkiye'nin de Azerbaycan lehine müdahil olacağı açıktır. Rusya burada, Türkiye'yi dengelemek zorunda olduğunun farkında. Rusya aslında, Suriye meselesi vesilesiyle bu durumu anlamıştı. Rusya ile bir uçak krizi yaşamıştık Suriye sorunu çerçevesinde. Çok büyük tartışmalara yol açmıştı. İkili ilişkileri son derece kötü etkilemişti bu olay. Bunun etkileri bugün de kısmen devam ediyor. Ancak Rusya o uçak krizi sırasında şunu anladı: Türkiye, Ukrayna veya Gürcistan değildir. Bunu anlayan Rusya, 15 Temmuz'dan sonra cumhur ittifakının Ankara merkezli ve önemli oranda da Türk dünyası eksenli politikaları karşısında, önce Suriye'de rota değiştiği için bizimle İdlib'deki soruna kadar Astana sürecinde birlikte hareket etti. Türkiye'nin de burada Batılı sözde müttefiklerini artık karşısına almaya başladığını, yine 15 Temmuz'dan sonra gördü. Rusya, yine Libya'da, Doğu Akdeniz' de ve Adalar Denizi'nde aynı şeyi yaşadığı için şimdi Karabağ meselesinde de aynı şeyi görüyor. Türkiye'nin açıklamaları çok net. ‘Azerbaycan ne kadar yanında olmamızı istiyorsa ben de o derece yanında olurum.’ noktasında. İşte Rusya burada, Türkiye’nin bu net tavrı karşısında, bu dengelemeyi yapmak zorunda kalıyor. Tabii Azerbaycan da burada akılcı davranıyor. Ermenistan topraklarına saldırmıyor, onların bize yaptığı gibi yapmayarak operasyonunu sadece işgal edilen bölgede devam ettiriyor. Zira bu bölge, Azerbaycan’ın öz toprakları. Bir başka deyişle Azerbaycan, kendi topraklarında, gerçek mermilerle ve gerçek hedeflere yönelik askerî bir tatbikat yürütüyor. Ateşkese rağmen Ermenistan'ın saldırıları günlerce devam edince Azerbaycan ordusu işgal edilen yerlerdeki ilerlemesini sürdürdü. Bu noktada Ermenistan'ın iç kamuoyu da çok önemli. Gelinen noktada, ‘Rusya ile mesafeli olalım.’ diyen Paşinyan, şimdi Rusya'ya âdeta yalvarıyor. Ruslar da ona anladıkları dilden cevap veriyor. Mesele çok boyutlu. Bu meselenin birtakım ekonomik sıkıntıları var mı? Olacak tabii ki. Eğer bunu istiyorsak yani ‘Bayrak gösterelim, dünyaya Ankara'dan bakalım, küresel hiçbir güce riayet etmeyelim, tabi olmayalım.’ diyorsak bunun birtakım maliyeti olacaktır elbette. Buna da katlanacağız.  Bu meseleler kesinlikle Türkiye'nin içinde yaşadığı coğrafya ve iç meselelerinden de bağımsız değildir. Bunun da altına çizmek isterim.”