“ŞAH”SIZ SATRANÇ

17 Ekim 2017 11:04 Coşkun BAŞBUĞ
Okunma
172
“ŞAH”SIZ SATRANÇ

“ŞAH”SIZ SATRANÇ

 

Coşkun BAŞBUĞ

 

İnsanoğlu varoluşundan günümüze dek geçen süreç içinde kendisini eyleyip, vakit geçirmesini,  oyalanmasını sağlayacak eğlence arayışlarına girmiş ve bu arayışlar sonucunda da hepsi birbirinden farklı çeşit çeşit oyunlar icat etmiştir. Bu oyunların kimi kendisine inanılmaz zararlar vermiş kimi de inanılmaz faydalar. Temeli kumar üzerine kurulu kâğıt oyunlarının neredeyse tamamı bahse konu zararlı oyunların başını çeker. Keza zar oyunları da aynı şekilde. Bu sözde talih oyunları nice hayatları karartmış,nice ocakları söndürmüştür. Bu yolda kararan hayatları göremeyen veya görmek istemeyen insanoğlunun ciddi bir kısmı hâlen bu belanın pençesinde can çekişmektedir.

Elbette keşfedilen oyunlar içinde özellikle bedene ve zekâya çok faydalı olan oyunlar da olmuştur. Fayda veren oyunların başını ise hiç şüphesiz, insan zekâsının gelişimine büyük katkıları olduğu tüm dünyaca kabul edilen “satranç”çekmektedir. Her oyunun olduğu gibi satrancın da kendine has kuralları vardır ve bu kurallar gereği oyun iki kişi arasında oynanmaktadır. Yarışan tarafların oyunda hamle yapacağı 16 taşı vardır ve tahtaya dizilen bu taşların yarısı “esasoğlan” taşlardan, diğer yarısı da “piyonlar”dan oluşmaktadır. Piyonların haricindeki esas oğlan taşlar içinde en önemli olanı ise hiç şüphesiz “ŞAH”, en güçlü olanı ise “VEZİR”dir. Sonucu bu iki taşın belirlediği oyunda tamamıyla zekâ hâkimdir ve elbette oyunu da zekâ da üstün olan taraf kazanır. 

Aslında bu zekâ oyunu, insanlık tarihinin başlangıcı ile birlikte, hiç farkında olmadan ve adı konmamış bir şekilde devletler arasında çoktan oynanmaya başlamış ve yüzyıllardır oynanan bu kanlı satranç, zaman zaman kuralına göre, zaman zamanda tüm kuralları hiçe sayarak, günümüze dek oynanmaya da devam edilmiştir.Oyunun oynandığı saha da şartlar bazen öylesine hızlı gelişmiş, oyun öylesine hızlı dönmüştür ki, sürate ayak uydurabilmek için oynanmakta olan oyun bitmeden bir yenisine başlanmıştır. İşte Suriye’de ve Irak’ta yaşanan günümüz akıl almaz olaylarının tek sebebi budur, yaşananları ancak bu mantıkla açıklamak mümkündür.

Tüm zamanların sürat rekorlarını yerle bir ederek baş döndürücü bir sürate ulaşan oyun, kazandığı bu korkunç ivme nedeniyle artık kural dışı oynanmaktadır. İçine düşülen durumu en iyi özetleyen örnek, geçtiğimiz günlerde ulusal basınımızdan bir gazetemizin manşetinde kullandığı şu başlıktır. Tüm İttifaklar Çöktü”…

Gerçektende başlıkta olduğu gibi günümüz devletler arası diplomasisinde, günümüz devletler arası ilişkilerinde, günümüz askerî kurallarında ve aynı zamanda günümüz uluslararası kuruluşlarında her şey, ama her şey, tüm bilinenler artık çökmüştür. Kamuoylarınca; günlük ve bazen de anlık değişen siyasi gelişmeler,konularında uzman olan kişilerin günlük ve anlık yaptığı tahmini yorumlarla anlaşılmaya çalışılmaktadır.

 

“Şah nerede?”

Tüm şiddetiyle ve acımasızca oynanan günümüz satrancında şu an için en büyük kuralsızlık, oyunda kullanılan taşlar arasında “ŞAH”ın olmayışıdır. Evet,günümüzde devam eden satrançta şah yoktur ve buna rağmen oyun oynanmaya devam etmektedir. Oysa kuralı gereği iki taraftan birinin Şah’ının olmaması veya bir başka ifade ile sahada tek şahın kalmış olması oyunun bittiği anlamına gelmektedir. Ama görünmez satranç da bu kural yok sayılarak oyun “ŞAH”sız olarak hâlen oynanmaya devam etmektedir.

İşte;süper güç olma rolüne soyunmuş iki büyük devlet, Rusya ve Amerika Birleşik Devletleri, bu oyunun şahı olabilmek için kendi aralarında kıyasıya bir mücadelenin içinde girmişlerdir. Girdikleri mücadelede doğrudan sahneye çıkmayı sevmeyen iki devlet, taşeronlarına ihale ettiği mücadelelerini gizli gizli ve acımasızca öne sürdükleri piyonları vasıtasıyla yürütmektedirler.  Peki, bu şah olma mücadelesinde kısa tarihçe nedir?

 

 

 

“BüyükOrta Doğu Projesi BOP”

Amerika Birleşik Devletleri; Rusya’nın 1989 yılında başlayan ve 1991 yılında dağılmasına kadar gidecek süreci fırsat bilerek, boş bulduğu Irak meydanına aynı yıl dalmış ve tüm dünyanın gözü önünde yaptığı eşkıyalıkla alenen bu ülkeye çökmüştür. Yapılanın bundan başka izahı olamaz. O günden bugüne kadar geçen süre içinde de hâlen bölgenin ve bölge halkının kanını emmeye, tüm kaynaklarını sömürmeye devam etmektedir. Kana ve sömürüye doymayan “vampir Amerika”, yaptığı bu işgal hamlesiyle de tatmin olmamış ve daha da gözü dönmüş bir vaziyette Irak’ın hemen yanı başında yer alan Suriye’ye saldırmıştır.

Fakat Amerika Suriye’ye yaptığı çöküntüde, Irak’ta yaşadığı sarhoşluğun da etkisiyle tarihî hatasını tekrarlamış ve küllerinden doğmaya çalışan Rusya’nın yeniden dirilişini fark edemeyip aptal karga hesabı ağzındaki peynir Suriye’yi bu ülkeye kaptırmıştır. Bu lokmayı nasıl kaptığına kendisi bile inanamayan Rusya ise olayın verdiği sıcaklıkla hemen kuluçka vaziyetinde Suriye’nin üzerine oturmuştur. Ruslar öylesine oturmuştur ki, kaldırabilene aşk olsun. Her şeyi yüzüne gözüne bulaştırarak gasp ettiği Irak’ı, âdeta tepside İran’a hediye eden Amerika Birleşik Devletleri, bu olaydan hiçbir ders almamış olsa gerek ki, bu seferde benzer yalanlarla gasbetmeye çalıştığı Suriye’yi, yine benzer şaşkınlıklarla Rusya’ya sunmuştur.

İlk yapılan gafa “Bu bir hataydı.”diyerek kılıf bulunabilir ama aynı hata ikinci defa yapılırsa bunun adı “aptallık”olur. Bu tespit tüm dünyada kabul görmüş bir tespittir. İşte bu muhasebeyle boğuşan Amerika Birleşik Devletleri, ikinci hatası olan Suriye gafını(!)atlatmak için Rusya ile görünmez bir mücadelenin içine girmiştir. 

Rusya cephesine gelince…. Rusya bugüne kadar Irak ve Suriye’de tamamen birbirine zıt politikalar izledi. Bu politikası gereği Suriye coğrafyası dışında bölgede yaşanan gelişmeleri sadece izlemekle yetindi, yaşananlara karşı genellikle tepkisiz ve kayıtsız kalmayı tercih etti. Açıktan dillendirmese de Rusya’nın bu tepkisi, elde ettiği Tartus ve Lazkiye limanlarının da verdiği huzurla, Amerika Birleşik Devletleri’ne “Irak senin olsun,Suriye’de benim!” demek anlamına geliyordu. Fakat Amerika Birleşik Devletleri’nin, 1991 yılında Irak’ı işgali sırasında tüm dünyanın gözüne bakarak dikte ettiği küstahça söylemleri vardı. Ne demişti küstah emperyalist: “Artık Orta Doğu’da hiçbir şey eskisi gibi olmayacak, haritalar ve bölge yeniden şekillenecek!”  Şimdi sormazlar mı adama; “Ya! Sen kime sordun, kimin olurunu aldın da bölgede hangi ülke tabanı senin bu fikrini destekliyor da böyle bir işe kalkışıyorsun!?”

Bu soruları açıktan soran olmadı ama soran olsa da bu sorular cevapsız sorulardı.Amerika’nın tamamen “Ben yaptım oldu!”mantığıyla yürüttüğü bu politika, tıpkı diğer saldırıların da olduğu gibi iştegün geldi ve iflas etti. Buna rağmen ABD bu politikasından vazgeçecek gibi görünmüyor.  Çünkü yıllarca bu bölgeyeyapılan milyarlarca dolarlık yatırımlar var, yapılan sinsi planlamalar var vetüm bu ve diğer hususlardan bir anda vazgeçmek elbette olası değil. İşte bu çıkmazın verdiği şaşkınlıkla ABD Suriye’de politika üretmeye ve bu yolla içine girdiği sarmaldan çıkmaya çalışıyor ama bu uğurda işi hiç de kolay değil. Üstü bıyık altı sakal bir durum söz konusu. Rusya için de benzer durum söz konusu.Onunda bu bölgede ve özellikle Suriye de yıllardır yaptığı ciddi yatırımlar ve ürettiği politikalar var, hedefe koyduğu bölge üzerinde sinsi ve ince planları var.

 

“Gözolanı, beyin olacağı görür!”

Bu mücadelede iki süper güç, şu ana kadar eldeki piyonlarını sahaya sürerek vezaman zaman da el altından birbirlerini sınayarak bugüne kadar mücadelelerini sürdürdüler ve hâlen de sürdürmeye devam etmekteler. Tarafsız ve uzman bir gözle değerlendirmeye alındığında, büyük bir kısmı acemice yürütülen bu mücadelede şu an için kazanan yok, ama kazançlı çıkan var. Hiç şüphe yok ki bu işten şu ana kadar kazançlı çıkan ülke Rusya. Asırlardır sıcak deniz hayaliyle yanıp tutuşan ama Osmanlı İmparatorluğu’nun varlığı sebebiyle bu hayali hep hayalde kalan Rusya son gelişmelerle bir anda hayallerine kavuştu ve sıcak denizlere indi. Bu hayalini gerçekleştirmek için ilk denemesini 1800’lü yılların başında gerçekleştiren Rusya, yaptığı bu denemede hayaline kavuşamadıama bugünkü Yunanistan’ın da doğmasına sebep oldu. 

O günden beri hep pusuda bekleyen Rusya, nihayet 200 yıl sonra bu emeline kavuştu ve bana göre kolay kolay çıkmamak üzere bölgeye yerleşti. Aslında Rusya’nın1971 yılından beri sembolik de olsa adı geçen limanlarda üsleri vardı ama gerek ülke olarak kendi içinde yaşadığı sıkıntılar gerek dünya kamuoyu ve Amerika Birleşik Devletleri faktörü nedeniyle buralara tam anlamıyla yerleşememişti.Dünya siyasi gelişmelerini iyi takip eden Rusya bu limanlardaki deniz ve hava üslerini 2011 yılında modernize etmeyi kararlaştırdı ama bölgede yaşanan Arap Baharıve peşi sıra Suriye’de yaşanan iç savaş bu planları askıya aldırdı. Yaşanan kargaşayı iyi değerlendiren Rusya tahminlerinden çok daha fazlasını elde ederekbu bölgelere tam anlamıyla yerleşerek neredeyse Suriye’nin Akdeniz havzasınahâkim olmuş oldu.  Bu hamlesiyle RusyaSuriye’deki varlığını daha da kuvvetlendirmiş oldu.

Yediği bu golü şimdilik hazmetmekle boğuşan ABD elbette pes edecek değil, Bunu da 07 Nisan 2017 tarihinde İdlip saldırısını bahane ederek hava üssüne yaptığı Tomahawk füze saldırısı, 19 Haziran 2017 tarihinde Tabka yakınlarında gerçekleştirdiği hava saldırısı ile gösterdi. ABD görüldüğü gibi yoklama yumruklarıyla mücadeleyi sürdürmeye çalışıyor. Bölüme başlık olan ata sözümüzünde anlatmak istediği gibi, olayları doğru değerlendiren siyasi beyinler, şu an “vekâlet savaşları” olarak yürütülen ama yavaş yavaş “asalet savaşlarına” doğru evrilen süreç sonunda, sahada bu sinsi mücadeleyi yürüten asillerin bir gün muhakkak birbirileriyle karşı karşıya geleceğine kesin gözüyle bakarlar. Bana göre de eğer bu güçler girdikleri acımasız mücadelede bir sonuca gitmek istiyorlarsa eldeki piyonlar tükendiğinde, muhakkak karşı karşıya geleceklerdir.

 

“Vezir Türkiye”

Böylesine bir mücadelenin hüküm süreceği günlerin hızla yaklaştığı bir dönemde biz ülke olarak o günlere çok hazırlıklı girmek zorundayız, büyük oyunda siyasi ve askerî her şeyiyle çok hazırlıklı olmak zorundayız. Türkiye olarak en büyük zorluğumuz, bölgesel bir güç olarak, böylesi büyük bir oyunda akılla ve en azyara alacağımız bir süreci yönetmek zorunda oluşumuz. Şu an devlet olarak,millet olarak yapacağımız en önemli iş bu. Az yara almak diyorum, çünkü gerçekten böylesi bir savaş gerçekleştiği takdirde yaşanacak çatışmalar kanın gövdeyi götüreceği çatışmalar olur ve böylesi bir savaşta da asalet savaşçıları, başlangıcından bugüne kadar geçen süre içinde olaylara tüm karışanlar içinde en büyük yaraları alan taraflar olur. Üstelik hangi asilin nekadar yara alacağı, yaşayıp yaşamayacağı da meçhuldür ama tarihî tecrübeler butür savaşlarda her iki kanadın da alacağı yaraların ölümcül olduğunu göstermektedir.   

Yaşanacakbu olaylarda ülke olarak üretmemiz gereken politikalar elbette kolay işlerdeğil, elbette bu yol çok zorlu bir yol, elbette bu işler çok kolay işlerdeğil, ama imkânsız da değil. Eğer biz ülke olarak bu süreci dünya adına,insanlık adına ve ülkemiz adına en hayırlı biçimde yönetmek ve sonuçlandırmak istiyorsak yapmamız gereken tek şey birlik ve beraberlik.  Birlik ve beraberlik ama her alanda, fikirde,amaçta, işleyişte… Bu nedenle ülke içinde yaşadığımız kısır çatışma ve çekişmeleri bir kenara bırakarak aklı selimle hareket etmeli, aklıselim düşünmeli ve tek yumruk olmalıyız.

Eğerbunu başarabilirsek önce vezir, hemen sonrası yakın bir zamanda da şah olma,dünyaya padiŞAH olma yolumuz açılmış olur. Tıpkı ecdat gibi, tıpkı Osmanlı gibi. Unutmayalım,  bize sadece bizim değil, dünyanın ihtiyacıvar, insanlığın ihtiyacı var.