ATATÜRK’ÜN EĞİTİME BAKIŞI VE TÜRK EĞİTİMİNİN MİLLÎLEŞMESİ

06 Nisan 2016 12:49 Prof. Dr. Temel ÇALIK
Okunma
1040
ATATÜRKÜN EĞİTİME BAKIŞI VE TÜRK EĞİTİMİNİN MİLLÎLEŞMESİ

 


Ata­türk, millî değerlere dayalı, taklitçilikten uzak, kendi de­ğerleriyle barışık bir eğitim sistemi arzulamıştır. Bu bağlamda Batı’nın ileride olduğu bilimsel bilgilerin ve teknolojik gelişmelerin, kendi kültürel gerçeklerimize uygun olarak değerlendirilmesini istemiştir. Böyle bir eğitim sistemi, bilimin ve aklın aydınlığında, millî ve kültürel değerlerine sahip çıkarken bilgi toplu­munun gerektirdiği evrensel oluşumları kendi kültürel özellikleriyle uyumlulaştırabilen bireyler yetiştirmeyi amaçlamaktadır. 
Türkiye Cumhuriyeti’nin yeni nesillere vereceği eğitimin, millî bir nitelikte olması ge­rektiğini belirten Atatürk; millî olma­yan eğitimin amacına ulaşamayacağını, “Yetişecek çocuklarımıza ve gençlerimize, göre­cekleri tahsilin hududu ne olursa olsun; her şey­den evvel Türkiye’nin istiklaline, kendi benliği­ne, millî geleneklerine düşman olan bütün un­surlarla mücadele etmek lüzumu öğretilmeli­dir.” diyerek eğitimin millî bir temele oturtulması ge­rektiğinin ne derece önemli olduğunu belirtmiştir. Yine yeni devletin ve toplumun tam olarak gelişmesinin millî bir eğitim politikasıyla olacağını ısrarla vurgulamıştır.
Kurtuluş Savaşı devam ederken Atatürk 1921’de Ankara’da Maarif Kongresini toplamış, cepheden gelerek kongreye katılmış ve kongrede öğretmenlere hitap ederken Türk eğitim tarihiyle ilgili en önemli teşhislerinden birini yapmıştır: “Şimdiye kadar takip olunan tahsil ve terbiye usullerinin, milletimizin gerileme tarihinde en mühim bir amil (sebep) olduğu kanaatindeyim.” Bu nedenle eğitime ve aslında insana gereken önem verilmemiş olması milletimizin içine düştüğü kötü durumun başlıca nedenlerinden biri olduğu söylenebilir. Yine Atatürk, 1924 yılında Samsun’da öğretmenlere seslenirken şu tespitte bulunmuştur: “Terbiyedir ki bir milleti ya hür, bağımsız, şanlı, yüksek bir toplum hâlinde yaşatır veya bir milleti kölelik ve yoksulluğa terk eder.” Ona göre millî olmayan eğitimimiz, yüzyıllardır milletimizin karşılaştığı felaketlerin temel sebeplerinden biri olarak görülmektedir. Bu bağlamda Ziya Gökalp de ülkemizdeki medrese ve okulların, eğittiği ki­şilerin ahlak ve karakterini bozduğunu, başka ülke­lerde ise en karakterli ve ahlaklı kişilerin en fazla eğitim görmüş kişiler olduğunu, bizdeki bu ters durumun nedeninin eğitimimizin millî olmamasından kaynaklandığını belirtmektedir.
Eğitimin, bağımsızlığın sürdürülmesi ve kalkınmanın sağlanması için en gerekli araçlardan biri olduğunu bilen Atatürk, öğretmenlere hitaben yaptığı bir başka konuşmasında “Bir millet irfan ordusuna malik olmadıkça, muharebe meydanlarında ne kadar parlak zaferler elde ederse etsin, o zaferlerin kalıcı sonuçlar vermesi ancak irfan ordusuyla sağlanabilir. İrfan ordusunun değeri de siz öğretmenlerin değeri ile ölçü­lecektir.” demiştir. Başka bir konuşmasında ise “Ordularımızın kazandığı zafer, sizin (öğretmenlerin) ve sizin ordularınızın zafe­ri için yalnız zemin hazırladı. Gerçek zaferi siz kazanıp sürdüreceksiniz ve mutlaka başarılı olacaksınız.” Bu sözlerden Cumhuriyet’in en önemli davalarından birisinin; eğitim ve eğitimin millîleşmesi konusu olduğu açıkça anlaşılmaktadır.
Bu doğrultuda yeni kurulan Cumhuriyet tarafından atılan en önemli adımlardan biri de 1924 yılında Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun çıkarılmasıdır. Tevhid-i Tedrisat Kanunu, Cumhuriyet’in eğitim ile korunup sürdürüleceğinin ve geliştirileceğinin en önemli göstergelerinden biri olarak nitelendirilebilir. Cumhuriyet’imizin ilk yıllarından itibaren eğitime verilen en önem nitelik, eğitimin millî bir karaktere sahip olmasıdır. Yeni kurulmuş olan Cumhuriyet’in eğitime millî bir bakış açı­sı ile yaklaşması tesadüfi değildir. Millî eğitim anlayışına, Tevhid-i Tedrisat Kanunu’na ve inkılaplara kapsamlı bir araştırma ve çalışma sonucunda karar verilmiştir. Bu nedenle Cumhuriyet ve millî bakış birbiriyle özdeş olgular olarak kabul edilebilir. Diğer bir ifadeyle, Cumhuriyet millî birliğin adı ve simgesidir.
Yeni eğitim anlayışı eğitimin amacını; yüzeysel bilgi vermek de­ğil, işe yarar, üretici ve hayatta başarılı olacak bireyler yetiştirmek olarak görmektedir. Atatürk’e göre, eğitim ve öğretimde uygulanacak yöntem; bilgiyi insan için bir süs bir baskı aracı yahut medeni bir zevkten ziyade, maddi hayatta başarılı olmayı temin eden, işe dönük ve kullanılabilir bir vasıta hâline getir­mek olmalıdır. Dersler, yalnızca kitaptan değil, hayatın içinden de sunulmalıdır. Bu nedenle eğitim, sosyal hayatın gerçeklerine dayalı olarak sürdürülmelidir.
Cumhuriyet Dönemi’nde kadınların eğitimine de önem verilmiştir. Atatürk, toplumun bir bütün olarak eğitilmesi gerekliliğini vur­gulamıştır. Bir toplumun erkek ve kadın denilen iki tür insandan oluştuğunu ve bunlardan birinin eğitim alırken ötekinin göz ardı edilmesinin mümkün olmadı­ğını belirtmiştir. 1925 yılı sonları ile 1926 yılı başlarında toplanan “Üçüncü Heyet-i İlmiye”de ortaokullarda öğretimin karma olarak yapılması görüşülmüş ve kabul edilmiştir. Bu yıldan sonra Türkiye’deki ortaöğretim kademesindeki okullarda karma eğitim yapılmaya başlanmıştır.
Mayıs 1927 tarihli ve Millî Eğitim Bakanı Mustafa Necati’nin imzasını taşıyan bir genelgeyle eğitimin, ülke ger­çeklerine ve millî konulara dayalı olarak yapılması istenmiştir. Yapılan eğitimde, başka ülkelerin tarih, coğrafya ve yaşayışlarının daha iyi öğretildiğini, diğer ders­lerde de gereksiz ayrıntılara yer verildiğini belirten Mustafa Necati; öğretimin bu biçimde sürmesinin hoşgörü ile karşılanamayacağını belirtmiş ve bu görüşünü “Müdür ve muallimler, gençlerin memleketimiz ve millî cemiyetimiz için hazırlanmaları lâzım geldiğini daima hatırlamak, öğretim ve eğitim faaliyetlerine Türkiye’yi ve Türklüğü merkez almak mecburiyetindedirler... Her fırsatta Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunu anlatmak ve Cumhuriyet’i sevdirecek her fırsattan yararlanmak bütün mektep müdür ve muallimlerinin ortak görevi­dir… Ayrıca, dersler yalnızca kitap­tan değil, hayat içinde öğretilmelidir.” sözleriyle ifade etmiştir.
Türkiye Cumhuriyeti’nin, yeniden düzenlemesi gereken kurumlarının en önde gelenlerinden biri de eğitim ve eğitim kurumlarıydı. 19. yüzyılda ve 20. yüzyılın başlarında sorumlusu belli olmayan çeşitli vakıf, kuruluş veya yabancı unsurların sorumsuzca faaliyet alanı hâline getirdiği eğitim ve eğitim kurumlarımız, kendinden beklenen görevleri yerine getiremez duruma düşmüşlerdir. Bu nedenle eğitimin ve eğitim kurumlarının bilimin ve aklın ışığında, millî bir nitelikte yeniden düzenlenmesi bir zorunluluk hâlini almıştır. Başta Atatürk olmak üzere Cumhuriyet’i kuranlar, eğitimin ve eğitim kurumlarının muasır medeniyetlere yakışacak şekilde, millî bir nitelikte yeniden yapılandırılması konusunda büyük çaba harcamışlar ve bu konuda büyük ölçüde başarılı olmuşlardır.