NÜFUS NÜFUZDUR!

24 Temmuz 2015 13:57 Ş. Adnan Şenel
Okunma
1963
NÜFUS NÜFUZDUR!


Bir süredir “nüfus” meselesiyle ilgili bir yazı kaleme alıp düşüncelerimi dile getirmeyi düşünüyor fakat bugün yarın diye öteliyordum ki ünlü iş adamı Rahmi Koç’un “Nüfus 80 milyon kişiye doğru gidiyor. Bu bize büyük bir ayak bağı oluyor. 50-60 milyonda kalsaydık çok daha zengin olurdu bu ülke." şeklindeki sözlerini okudum. İşte o zaman, Türkiye’nin en zengin adamlarından biri bu konuda ahkâm kesiyor da şu fakir niye bu haktan kendini mahrum etsin diyerek kolları sıvadım.
Neticede, ülkenin en büyük sanayi holdinglerinin birinin şeref başkanının, kendi ürettikleri ürünlerin satışı için daha çok müşteri (nüfus) istemesi gerekirken, mevcut “30 milyon olmasaydı daha iyi olurdu.” diye bir kanaatte bulunması dikkat çekiciydi. Peki ama inandırıcı ve samimi midir bu kanaat? Hani, halk arasında, hiçbir derdi kasaveti olmayan insanlar için kullanılan “tuzu kuru” diye bir tabir vardır ya, işte böyle birinin, mevcut realitenin aksine bir söylemle, şöyle olsaydı böyle olsaydı diye ahkâm kesmesi pek samimi ve inandırıcı gelmiyor.
Gayrisafi millî hasılanın ülke nüfusuna bölünmesiyle elde edilen “kişi başına düşen millî gelir”in, hangi seviyede (düşük, orta, yüksek) olacağını belirleyen önemli unsurlardan biri şüphesiz ki “nüfus”tur. Masadaki pastayı ne kadar çok kişiye bölerseniz, dilimlerin ebadı, ağırlığı o oranda az olacaktır. Koç gibilerin işte bu minvalde, zenginlik-refah ölçüsünü kastederek “Masadaki pasta daha az kişiye bölüştürülseydi herkes daha fazla miktarda pasta yerdi.” demeleri, aritmetik olarak doğru fakat “Türkiye gerçeği” açısından yanlıştır.
Şöyle ki: Türkiye mevcut yer altı-yerüstü zenginlikleri, potansiyel varlıkları, ekonomik göstergeleri ve yüzölçümsel büyüklüğü itibarıyla Koç’un “ideal rakamı” olan 50 milyonun iki katı nüfusu kaldırabilecek kalibrede bir ülkedir. Nüfus artışı ile ekonomik büyüme arasındaki ilişki üzerine yapılan araştırmada şu sonuca varılıyor: “Bu çalışmada ulaşılan sonuçlara göre nüfus artışının ekonomik büyüme üzerindeki etkisi kısa dönemlidir. Buradan hareketle, uzun dönemde bile nüfus artışının ekonomik büyümeyi olumsuz yönde etkilediği savının Türkiye için geçerli olmadığını söylemek mümkündür. Bu bulgu, çalışmanın başında sunulan literatürdeki diğer bazı araştırmacıların ulaştığı sonuçla da örtüşmektedir.”[1]
Bu araştırmadan yıllar önce, Türkiye nüfusu henüz 32 milyon iken Alparslan Türkeş bakın bu hususta neler diyordu: “Türkiye toprakları yüz milyon insanı rahatça geçindirecek zenginliktedir. Bu; bir görüş veya bir iddia değil, ilmen ispat edilmiş bir gerçektir (...) Bütün devletler nüfuslarının artmasını teşvik ederken Türkiye’nin nüfus kontrolü tatbik etmesini biz bir kasıt olarak kabul ediyoruz (…) Türk milletinin çoğalması, ekonomik kalkınma için büyük bir itici kuvvet teşkil eder.”[2]
Başbuğ’un, ülke yüzölçümü ve imkânlarına rağmen az olan nüfusu arttırmak için basit bir formülü vardı: (2 + n). Yani her Türk ailesinde ikiden fazla çocuk olmalıdır ki iki çocuk, anne ve babanın ölümünde onların yerini alacak, ikiden sonrası çocuklar da artı değer olarak nüfusun çoğalmasını sağlayacaktır. Böylece ilerleyen yıllar boyunca nüfus belirli bir oranda kademeli olarak yükselip ideal seviyeye gelecektir.
Ne var ki bu uzak ve isabetli öngörü, kasıtlı ve bilinçli bir “algı operasyonu” neticesinde gerçekleşemedi (en azından, Türk nüfusu açısından). “Az çocuk eşittir daha iyi bir gelecek, daha iyi bir eğitim, daha iyi bir sağlık, daha iyi bir konfor.” formülü, (2 + n) formülünün önüne geçti. Böylece, Alparslan Türkeş’in “2000 yılında 80 milyon nüfus.” hedefi ve önerisi, bugün itibarıyla tam on beş yıllık bir inkıtaa uğramış oldu. 
Öngörülen hedefin gerisinde kalmak, genç nüfusun azalması, yaşlı nüfus oranının ise artması anlamına gelir. Her ne kadar Türkiye, Dünya Bankası verilerine göre 152 ülkenin 89’undan daha yaşlı nüfusa sahip olmasına rağmen %5,8’lik yaşlı nüfus oranıyla “Avrupa’nın en genç nüfuslu” ülkesi konumunda bulunuyorsa da ilerleyen yıllarda bu durum -olumsuz çizgide- değişecektir. Bu öngörü ve tespit, bir araştırma raporunda şöyle vurgulanıyor:
“Türkiye’de 1990’lı yıllarda 2,2 milyon olan yaşlı nüfusun hacmi, günümüzde iki kattan daha fazla artarak 4,9 milyona ulaşmıştır. Yaşlı nüfus hacminin, doğurganlık seviyesinin azalmaya devam etmesi ve yaşam beklentisinin sürekli bir biçimde artmasının bir sonucu olarak 2023 yılında 8 milyona ulaşması beklenmektedir. Sayısal artışın yanında yaşlı nüfusun toplam nüfus içindeki oranı da artmaya devam edecektir. Günümüzde yüzde 7 seviyesinde olan yaşlı nüfusun toplam nüfus içindeki payı, 2023 yılında yüzde 10’lara çıkacaktır. Demografik dönüşüm sürecinde Türkiye’nin nüfus büyüklüğü yüzyılın ortalarında yaklaşık olarak 95 milyon seviyesine ulaşacak ve bu seviyede durağanlaşacaktır. Bu durağanlaşmanın bir sonucu olarak Türkiye’nin nüfusu hiç bir zaman 100 milyona ulaşamayacaktır.”[3]
Yaşlı nüfusun toplam nüfus içerisindeki payının giderek artması ve dolayısıyla genç nüfusun azalması, hem Avrupa ülkelerinin hem de Japonya gibi gelişmiş ülkelerin baş etmekte zorlandıkları en önemli sorunlardan biridir. Bilhassa işgücü açısından bakıldığında yakın gelecekte gelişmiş-kalkınmış ülkelerde yetişmiş-genç-dinamik işgücü baş gösterecektir (Gelişmiş ülkelerin başka ülkelerden işgücü transferi, bu ihtiyacın sonucudur.).
Türkiye, Batı teşvikli ve destekli “doğum kontrolü”  tuzağına yarım asır öncesinde düştü. Doğum kontrolü haplarının (ve diğer yöntemlerin) Avrupa ülkelerinde pahalı, Türkiye’de ise çok ucuz olması, bu tuzağın bariz görünen ama görülmek istenmeyen basit bir yansımasıdır.
“Ekonomik şartlar çok mu iyi ki daha çok çocuk yapalım?” ya da “Tek çocuk olsun ama bütün imkânlarımızı harcayarak ona iyi bir gelecek sağlayalım.” itirazlarıyla, kendilerince haklı ve makul, “mikro” sebeplerle karşımıza çıkan ebeveynlere, şimdi burada ne kadar “makro” gerekçeler ileri sürerek “Kazın ayağı hiç de öyle değil, nüfuzu kalmamış bir ülkede nüfusun ne önemi var?” desek de fayda etmeyeceğinin farkındayız. Yine de tek umudumuz ve beklentimiz, “Bir musibet bin nasihatten hayırlıdır.” diyerek bazı acı hakikatlerin körleşen gözleri açmasıdır.
Kısa zaman öncesine kadar ikinci çocuğun yasak ve ihlalinde ağır yaptırımların uygulandığı Çin’de dahi yavaş yavaş bu yasağın kaldırılıyor olması, üzerinde dikkatle durulması gereken bir husustur. Geleceğin süper gücü olarak gösterilen Çin’in, niçin nüfus konusunda bu katı politikasını terk ettiğini tahlil etmek nüfus bilimcilerin ve strateji uzmanlarının; idrak etmek ise bizlerin görevi olmalıdır.
Yazımızı, Özcan Pehlivanoğlu’nun kaleme aldığı, Türkiye’nin nüfus sorunuyla ilgili güzel makalesindeki[4] şu çarpıcı ve uyarıcı tespitle bitirelim: 
  “Bana göre Türkiye’nin nüfus sorunu yoktur. Buna karşılık kendini Türk milletine mensup görenlerin nüfus sorunu vardır.”
Bilmem anlatabildik mi?


[1] Şahabettin Güneş, “Türkiye'de Nüfus Artışının Ekonomik Büyümeyle İlişkisi Üzerine Ekonometrik Bir Analiz”, Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, 60-3.

[2] Alparslan Türkeş, “Türkiye’nin Meseleleri”, Hamle Yayınları, İstanbul, 1994, s.16-18.

[3] “Türkiye’nin Demografik Dönüşümü 1968-2008”, HÜ Nüfus Bilimleri Enstitüsü.

[4] Özcan Pehlivanoğlu, “Türk(lerin)iye’nin Nüfus Sorunu”, http://www.rubasam.com/