TÜRKÇE+FARSÇA+ARAPÇA=OSMANLICA

04 Nisan 2015 13:18 Cesurhan Taş
Okunma
2590
TÜRKÇE+FARSÇA+ARAPÇA=OSMANLICA

 
Osmanlıcanın zorunlu ders olarak sosyal bilimler liseleri ile imam hatip liselerinde okutulması kararı ve halk kitleleri nezdinde yaygın olarak öğretilmesi için Millî Eğitim Bakanlığı ile Hayrat Vakfı arasında imzalanan protokol doğrultusunda halk eğitim merkezleri ile belediyelerin eğitim merkezlerinin kullanılmaya başlanması, doğal olarak dikkatleri bu konu üzerine çekti. Tam da Avrupa Uzay Ajansının (ESA) Rosetta adlı uzay aracına bağlı Philae isimli uzay sondasının, Churyumov-Gerasimenko isimli kuyrukluyıldızın yüzeyine indiği sıralarda Osmanlıca tartışmalarının gündeme gelmesi, hepimizi düşünmeye sevk etti. Gelişmiş toplumlar, uzayın derinliklerinde yeni yaşam alanları ararken, uzay teknolojilerine yatırım yaparken astronomi çalışırken öğrenirken ve öğretirken bizim Osmanlıca ile uğraşıyor olmamız şapkamızı önümüze koyup düşünmemizi gerektiriyor.
Osmanlıcanın öğrenilmesine ve öğretilmesine elbette ki karşı çıkılamaz. Öğrenilmesi de gerekir. Ancak herkesin öğrenmesi gerekmez. İhtiyacı ve talebi olanlar öğrenebilirler. Sadece bu talebe yönelik altyapı kurulsun yeter. Osmanlı hanedanı ve Osmanlıcanın kutsanarak küçük bir zümre dilinin zorunlu bir ders hâline getirilmesi, herkesin Osmanlıca öğrenmeye maddi ve manevi cebir unsurları ile zorlanması kabul edilemez. Bu, ancak zaman ve kaynak israfı olur.
Hatasıyla sevabıyla geçmişimizden bir parça olan Osmanlıyı sahipleneceğiz. Büyük Türk tarihinin yaklaşık 600 yılını oluşturan Osmanlı Devleti, atalarımızın devletidir. Tabii ki onu sahipleneceğiz ve savunacağız. Hatalarından ders alıp geleceğimizi şekillendireceğiz. Geçmişimizi sahiplendiğimiz kadar geleceğimize de sahip çıkacağız. Ancak geçmişte çakılıp kalmak problemli bir durumdur. Geçmişimizi bileceğiz ve sahipleneceğiz. Köklerimiz üzerinden geleceğimizi şekillendireceğiz. Fakat geçmişimiz kadar geleceğimiz üzerine de kafa yoracağız. Geleceğimizi başkalarının şekillendirmesine izin vermeyeceğiz.
Osmanlı Devleti’nin resmî dili 1876 Kanun-u Esasi’sinin 18. maddesinde ifade edildiği üzere Türkçedir. Osmanlıca diye resmî bir dil bile yok iken küçük bir zümrenin oluşturduğu yapay bir dilin zorlanmasını anlamak çok zor. Osmanlıca denen olgu Farsça ve Arapça bilmeyi gerektirir. Hem de gramerleri ile birlikte. Türkçe+Farsça+Arapça=Osmanlıca... Osmanlıca sadece Türkçe demek değil. Osmanlı döneminde de Türkçe konuşuluyordu. Halk şiirlerinde bunu açıkça görürüz. Ancak, seçkin bir zümre, 3 farklı dili çorba yapıp yapay bir dil oluşturmuşlardı. Bu dili ne Arap ne Fars ne de Türk anlıyordu. Sadece bir zümre anlıyordu. Yapaylıklar iyi sonuçlar vermez. "Ben üridü to go f gorode." desem olur mu?  Türkçe, Arapça, İngilizce, Rusça sözcüklerden oluşan bu cümleden kim ne anlayabilir? Böyle cümlelerden kurulu çorba bir dil ne derece başarılı olabilir?
 Osmanlıca gibi çorba ve yapay bir dil yerine doğrudan Arapça veya Farsça öğrensek ve öğretsek kesinlikle daha faydalı bir iş yapmış oluruz. Bunları yabancı dil kapsamında zorunlu ders olmasında bir sakınca yok. Ama üçünün karışımı çorba bir dil oluşturmayalım.  Bu durum askerde ot yolmaya benzer. Asker boş durmasın, boş durursa birbirlerine girer, kavga ederler diye ot yoldururlar. Ot biçme makinesi varken elleriyle askerler ot yolar ki meşgul olsunlar, kavga gürültü etmesinler diye. Osmanlıcanın zorunlu öğretimi çocuklara ot yoldurmaya benzer. El âlem uzaya göçmeyi konuşurken ve bunun altyapısını hazırlarken biz mezar taşlarını okuyabilmenin kaygısını taşıyoruz. “Melekler dişi mi erkek mi?”, “Mezar taşlarını okuyabiliyor musun okuyamıyor musun?” tarzı tartışmalar sömürgeci güçlerin bizi oyalamalarıdır. Kendileri uzayın derinliklerinde gezerken bizi incik boncuk işlerle meşgul ediyorlar.
Türk tarihinin en etkin şekilde öğretilmesi ve öğrenilmesi gerektiğini savunanlardanım. Tarihe gömülüp kalmayalım ama tarihimizi iyi bilelim. Bilelim ki geleceğimizi ona göre belirleyelim. Geçmişimiz bizim geçmişimiz. Ancak mezar taşları üzerinden bir gelecek kurgulamayalım. Elbette hepimiz öleceğiz. İnşallah mezar taşımızı torunlarımız yaptırır. Üzerinde ne yazdığının bir önemi yok. Geride ne tür güzellikler bıraktık onun bir önemi vardır.
Zihin okuyuculuğu yapmak anlamsız ve gereksizdir. Sadece geçmişte yapılanlardan hareketle gelecekte yapılacaklara dair bir çıkarsamada ve öngörüde bulunulabilir. Bu bağlamda etnik dillerin seçmeli hâle getirilip Osmanlıcanın zorunlu ders durumuna getirilmesi süreci oldukça manidar görünmektedir. Zira "yaşayan diller ve lehçeler" adıyla ortaokullarda zaten Kürtçe seçmeli ders hâline getirilmişti. Sadece Kürtçe değil, yeterli talep olması hâlinde Lazca, Çerkezce, Boşnakça gibi başka dilleri de seçme imkânı getirilmişti.
Türk’ün yanında sürekli Kürt, Laz, Çerkez, Boşnak diye tekrar ederek zihinlerimize tüm etnik kimlikleri kazıdılar. Etnik kimliklerin dillerini seçmeli ders yaptılar. Osmanlıca da zorunlu ders yapıldı. Geriye bir adım kaldı. O da "Türkler de etnik bir grupsa Türkçe de seçmeli ders olsun." iddiasını karşılamak kaldı. "Tüm etnik diller gibi Türkçe de seçmeli ders olsun. Hepimizin ortak dili Osmanlıca zorunlu olsun." seçeneği kaldı geriye. Zaten yapılmak istenen tam da budur.
Mezarlıktaki mezar taşlarını değil, milyonlarca kilometre uzaklıktaki göktaşlarını okuyabilecek insanları yetiştirmemiz gerekir. Dünyayı ve evreni okuyamayan insanların mezar taşlarını okumalarının ne anlamı ve önemi olabilir ki?