ORTA DOĞU YENİDEN ŞEKİLLENİRKEN TÜRKİYE’NİN POZİSYONU

17 Eylül 2014 10:05 Cesurhan Taş
Okunma
5302
ORTA DOĞU YENİDEN ŞEKİLLENİRKEN TÜRKİYENİN POZİSYONU


  Irak ve Suriye’de IŞİD’in kaydettiği ilerlemeler ve geniş bir bölgeyi kontrolü altına alması, Kuzey Irak’taki özerk bölgesel yönetimin Kerkük’ü işgali ve bağımsızlık ilanı talepleri “Bölge Osmanlıdan sonra ikinci kez mi yeniden yapılandırılıyor?” sorusunu gündeme getirdi. Osmanlı Devleti’nin Orta Doğu coğrafyasındaki topraklarının paylaşımını öngören Sykes-Picot Anlaşması ile kurulan düzenin yıkıldığı ve yeni bir düzene geçileceği kanaati giderek yaygınlaşıyor veya yaygınlaştırılıyor. Bilindiği üzere Sykes-Picot, Çarlık Rusya’sının da desteği ile İngiltere ve Fransa arasında imzalanan gizli bir anlaşmadır. Bolşevik İhtilali’nden sonra SSCB bu gizli bilgi ve belgeleri bütün dünyaya açıklamıştır. Bu anlaşmaya göre, Orta Doğu’da başta İngiltere ve Fransa olmak üzere “Batı lehine bir düzen” kurulacak, bunun için de Osmanlı Devleti’nin bölge toprakları paylaşılacak veya bu alanda yeni siyasi yapıların, sınırların ortaya çıkması sağlanacaktı. Bu anlaşmada yapılmak istenenlerin büyük ölçüde gerçekleştiğini gördük. Peki, hâlihazırda olanlar ile Sykes-Picot Anlaşması hangi yönde etkileniyor?
  Sykes-Picot düzeni ile kurulan Batı merkezli düzenin fiilen yaşanan gelişmeler ile takviye edildiği gözlemleniyor. Mısır’da yaşananlar gibi daha pek çok ülkede Batı lehine düzenler tekrar güçlendiriliyor. Bağımsız görünen ancak Batı’ya göbek bağı ile bağlı yönetimlerin takviye edildiği, sosyalist eğilimli eski diktatörlerin “Arap Baharı” devrimleri ile devrilerek yerlerine Batı yanlısı liderlerin ikame edildiği bir dönemi yaşıyoruz.
  Diğer taraftan sınırların değişimi genelde Araplar aleyhine ve İsrail lehine gerçekleşiyor. Son 50 yılda en çok genişleyen İsrail olmuştur. Irak ve Suriye bölünürken en kazançlı çıkanlar ise Kürtler. Araplar ve Türkmenler aleyhine olmak üzere Kürtler büyüyor veya büyütülüyor.
 
    Kürtlere Devlet mi Kurduruluyor?
Osmanlı İmparatorluğu parçalanmasından sonra oluşturulacak “yeni ulus”ların sınırlarını tanımlayan 1920 tarihli Sevr Antlaşması, bağımsız bir Kürt devletinin kurulmasını öngörüyordu. Ancak petrol ve su kaynakları üzerinde ortaya çıkan rekabetler ve 1923'ten sonra Lozan Barış Görüşmeleri sırasında Ankara hükûmeti, “Kürtler; Müslüman ve Türk toplumunun ayrılmaz bir parçasıdırlar, azınlık olarak kabul edilemezler.” şeklindeki tezini kabul ettirdi. Daha sonraki süreçte Türkiye’de Kürtlerin büyük oranda Türk ulus kimliğini kabul ettiği görüldü.
Orta Doğu'daki krizin derinleşmesi ve bölgede jeopolitik kartlarını yeniden dağıtılması, keskin ve ayrılıkçı Kürtler tarafından bağımsızlık meselesinin tekrar gündeme getirilmesine zemin hazırladı. Bugün gelinen noktada ise Suriye'deki Kürtler Irak'ta olduğu gibi Irak-Şam İslam Devleti cihatçılarının baskısına karşı koyarak bu yolda adım attılar. İşte bu bağlamda Irak Bölgesel Yönetimi lideri Mesut Barzani bölgenin bağımsızlığı için bir referandum hazırlığı içinde olduklarını ilan etti. Şimdilik Washington, Kürt lidere hırsını frenlemesi için baskı yapıyor gibi görünüyor.
Petrol zengini Kuzey Irak bölgesinin bağımsızlığının öngörülemez neticeleri olacağını söylemek gerekir. Başta Irak'ta, IŞİD'in etrafında şekillenecek Sünni bir emirliğin ortaya çıkmasıyla ülkenin dağılması hızlanabilir. Ayrıca ülkenin geri kalanıyla bağlantıyı fiilen koparan Kürtlerin yaşadığı Suriye'nin kuzeydoğu bölgesinin er ya da geç Irak'ta doğacak yeni Kürt devletine bağlanacağı açıktır.
  Önümüzdeki süreçte büyük olasılıkla Kürtlerle ilgili sınır değişikliği yaşanacak gibi görünüyor. Zaten Sykes-Picot düzeninin kökeninde başka bazı düşünceler olduğu kadar bağımsız İsrail ve bağımsız bir Kürt devleti düşüncesi de vardır.
  İsrail bölgede Kürtler ile ilişkilerini hep sıcak tuttu. Hatta onları Arap coğrafyası olan Orta Doğu’da “bağımsızlık için savaşan Arap olmayan halklar” olarak ayrı bir konuma yerleştirdiler. Barzani’nin bağımsızlık açıklamasından sonra Netanyahu bağımsız Kürdistan’ı tanıyacaklarını şimdiden ilan etti. Hâlbuki Kürtlerin referandumuna daha aylar var ve Kürtler İsrail’den kendilerini tanımalarını istemiş de değiller. Kürtler uzun süredir hak iddiasında bulundukları Kerkük ve etrafındaki topraklar üzerinde kontrollerini güçlendirmek için IŞİD’in oluşturduğu karışıklıktan fazlasıyla yararlandılar.
  Irak'ın kuzeyinde, Türkiye’nin desteklediği (veya en azından tolere ettiği) ve İsrail'in müttefiki olan bir Kürt devleti doğuyor. Orta Doğu'nun dengeleri açısından devrim yaratacak bu yeni devletin doğuşu bir halk oylamasının yapılacağı haberini veren Irak Kürdistan bölgesel yönetimi Başkanı Mesut Barzani tarafından duyuruldu. Burada bir Kürt devleti kurma hayallerini gerçeğe dönüştürme konusunda Barzani’nin hep kullandığı o alışılagelmiş ihtiyatlılığı yerle bir eden ani bir karar söz konusu.
  Bu dönüm noktasına gelinmesine neden olan üç unsur var: IŞİD'in ilerleyişi karşısında Irak ordusunun çöküşü; bunu takiben Kürt peşmergelerin Kerkük'ü ele geçirmesi ve peşmergelerin Irak'ta IŞİD'e karşı koyabilecek tek kara gücü olduklarının kanıtlanması. Bağdat'taki yetkililer tarafından artık karşı konulmayan, bütün Kürdistan üzerine yayılan bu hızlı ve ani kontrol konsolidasyonuna rağmen Barzani hemen halk oylaması kararını ilan etmedi, bekledi: Irak Kürdistan Yurtseverler Birliği (IKYB) lideri Celal Talabani ile mutabık olarak Bağdat’ta yeni bir ulusal birlik hükûmeti oluşturulması kartını denemeye karar verdi. Başbakan Nuri el Maliki ise Şii partilerin otoriter taleplerine karşılık her zaman yaptığı gibi Sünni partilerin iktidara katılımını destekleyerek kendi fonksiyonunu kullanabileceği bir hükûmet fikrine sahipti. Ancak el Maliki'nin Irak krizinin çözülmesine yardımcı olacak birleştirici bir çözümü reddetti ve IŞİD’e karşı savunma işini İran’ın Devrim Muhafızları ile Rus füzelerine teslim etmeyi seçti. Ardından da Barzani ve Talabani Kürdistan'ın yazgısının Irak'ınkinden hızlı bir şekilde ayrılmak dışında başka bir alternatifinin olmadığına çabucak kani oldular.
Bu, doksanlı yıllardan beri Barzani ve Talabani ile sıkı askerî ilişkilere sahip olduğu için durumu iyi bilen İsrail Başbakanı Netanyahu tarafından alenen arzulanan köklü bir çözüm. Üstelik bu çözüme Recep Tayyip Erdoğan'ın yönettiği Türkiye de karşı çıkmıyor.
Bu şaşırtıcı sonuç, esasen Türkiye’deki Kürtler üzerinde etkili olup baskı yapmak suretiyle Erdoğan’a PKK’yla 30 yıldır süren savaşı sona erdirmeye yönelik bir yol haritası başlatma imkânı tanıyan Barzani ve Talabani ortak stratejisinin bir ürünüdür. Bir Kürt devletinin doğuşuna Erdoğan’ın göstereceği muhtemel rızanın aynı zamanda ekonomik gerekçeleri de var. Saddam Hüseyin’in düşmesinin ardından Barzani ile Talabani, Irak Kürdistan’ını Türk ekonomisinin ayrılmaz bir parçası hâline dönüştürdüler. Erbil ve Süleymaniye'nin yeni havaalanları Türk şirketlerinin elinde; ülkeye giren gıda ve konfeksiyon ürünlerinin %80'i Türkiye'den geliyor ve Kürdistan’da faaliyet gösteren 1.217 yabancı şirketin %60'ı Türk. Türk hükûmeti, 2015'te, Türk işletmelerin Irak Kürdistan’ındaki yatırımlarının 50 milyar dolara ulaşacağı görüşünde. Dahası da var: Irak Kürdistan’ı, el Maliki hükûmetinin bütün tepkisine rağmen iki yıldan bu yana Türkiye’ye doğrudan petrol tedarik ediyor. Müstakbel Kürt devleti, Türkiye'nin ekonomik nüfuz alanı -Kerkük'teki petrol alanları dâhil- içerisinde gelişmeye devam edecek gibi.
 
 
Türkiye’nin Konumlanışı
  Irak’ın ABD tarafından işgali sonrasında üçe bölünmesi ve buna göre yeni bir devlet tesisi Türkiye tarafından olumlu karşılanmasa da buna karşı bir politika da geliştirilemedi. Cumhurbaşkanı, başbakan, dışişleri bakanı ve diğer üst düzey yöneticiler sık sık Irak’ın toprak bütünlüğünden yana olduklarını beyan ettiler. Ancak Türkiye, bazen açık bazen de gizli yol ve yöntemlerle Irak Bölgesel Kürdistan Yönetimi ile derin ilişkiler geliştirdi. Havaalanları, yollar, köprüler gibi temel altyapı hizmetleri ile bölgeyi imar ederken ekonomik olarak da yoğun bir destek verdi. Hatta Irak merkezi yönetiminin açık itirazına rağmen bölgesel Kürt yönetimi ile uluslararası petrol anlaşmaları yaptı. Türkiye âdeta Irak’ın kuzeyinde bir Kürt devletini kendi elleri ve himayesiyle kurdu.
  Irak cumhurbaşkanı yardımcısı olan ve idam cezasına çarptırılan Tarık Haşimi’yi yine merkezî hükûmetin tüm açık talep ve ısrarına rağmen iade etmedi. Himayesi altında tutarak Sünni Arapların koruyucusu gibi davrandı. Bu duruma Irak’ın güneyindeki Şiiler ve Şii ağırlıklı merkezî hükûmet tepki göstererek Türkiye ile ilişkileri askıya aldılar. İlişkiler oldukça gerginleşti.
  Diğer taraftan Türkiye Suriye’deki iç savaşta doğrudan taraf oldu. Muhalif tüm unsurlar Türkiye’de ağırlandı ve örgütlenmelerine yardımcı olundu. Hatta doğrudan silah yardımı yapıldığına dair haberler ulusal ve uluslararası medyaya yansıdı. Suriye’de Esad rejimine karşı savaşan muhalif unsurlar arasında bulunan El Kaide ve IŞİD militanlarının da Türkiye tarafından desteklendiği çeşitli çevrelerce dile getirildi. Ancak bunca iddialara rağmen IŞID Türkiye’nin Musul Başkonsolosluğunu bastı ve başkonsolos dâhil 49 personelimizi esir aldı.
  Mısır’da da Mursi’nin devrilmesinden sonra ilişkiler bozuldu. Mursi döneminde yapılan anlaşmalar askıya alındı ve büyükelçimiz istenmeyen adam ilan edildi.
Yemen’de uzun süre Türkiye’nin Yemen’deki birtakım gruplara silah yolladığı iddiasını gündeme getiren aleyhte yayınlar yapıldı. Silah yüklü yedi Türk gemisinin yakalandığı haberleri medya organlarında yer aldı.  
Türkiye için hayati önemi haiz Türkmenler ise âdeta görmezden gelindi. Irak’ta yaklaşık 4 milyonu, Suriye’de 3 milyonu bulan Türkmenlere yönelik özel politikalar geliştirilmedi. Kürtlere veya Araplara eklemlenmiş olarak Türkiye ile muhatap olmaları istenerek âdeta yok olmalarının önü açıldı. Kürtlerin, Sünni Arapların örgütlenmeleri, lojistik olarak desteklenmeleri için olağanüstü çaba sarf edilirken Türkmenler muhatap bile alınmadı. Kerkük Kürtler tarafından, Telafer IŞİD militanları tarafından işgal edilirken basit bir kınama ile yetinildi.
Orta Doğu’daki gelişmeler karşısında Türkiye’nin stratejik derinlikten yoksun politikalar ürettiği, bölge gerçeklerini göremediği, duygusal değerlendirmeler ile geliştirilen strateji ve taktiklerin Türkiye aleyhine işlediği gözlemleniyor. Millî devletlerden AB gibi devletler üstü kurumsallaşmalara gidildiği yanılgısına düşülerek Orta Doğu’da kurgulanan ümmet üzerine kurulu politikaların ne kadar yanlış olduğu ortaya çıktı. Türkiye “önce ümmet” derken Mısır’ın, Suudi Arabistan’ın “önce Arap” dediği görüldü.
Unutulmamalıdır ki Türkiye ve Türkler birlik olmadan İslam ümmeti birlik olamaz…
Kaynaklar:
1-Pascal Lorot, Kürt Zamanı, Le Nouvel Economiste, FransaFormun Altı
.
2-Martin Gehlen, Şarkta Köklü Değişim, Der Tagesspiegel, Almanya.
3-Carlo Panella,  Formun Üstü
Formun Altı

Halifeleri ve İran’ı Sadece ve Sadece İsrail-Kürdistan İttifakı Kontrol Altında Tutabilir, IL Fogli, İtalya.
4-Yossi Alpher, Kürtlerin Tarafında, Forward, ABD.
5-Jürgen Gottschlich, İstanbul’da IŞİD Bayrakları, Die Tageszeitung, Almanya.
6-Graham E. Fuller, IŞİD Hilafetin Gerçek Yüzü Değil, Gulf News, BAE.