Türkiye Maden İşçileri Sendikası Genel Başkanı Nurettin Akçul’la Söyleşi: “YAPI OLARAK YOKSULDAN VE ZAYIFTAN YANA OLAN BİR İNSANIM”

11 Mart 2021 13:03 Evin GÖKTAŞ
Okunma
478
Türkiye Maden İşçileri Sendikası Genel Başkanı Nurettin Akçulla Söyleşi:  “YAPI OLARAK YOKSULDAN VE ZAYIFTAN YANA OLAN BİR İNSANIM”

Türkiye Maden İşçileri Sendikası Genel Başkanı Nurettin Akçul’la Söyleşi:
 “YAPI OLARAK YOKSULDAN VE ZAYIFTAN YANA OLAN BİR İNSANIM”
EVİN GÖKTAŞ
Türkiye Maden İşçileri Sendikası Genel Başkanı Nurettin Akçul; işçi ve işveren çevrelerinde son derece babacan, emekten yana, adil, paylaşımcı, hoşgörülü, insancıl, merhametli ve şefkatli bir sendikacı olarak tanınıyor.
Türkiye’nin en eski ve köklü aynı zamanda en fazla üyeye sahip sendikalarından birinin 14 yıldan beni Genel Başkanlığını yürüten Nurettin Akçul’un sendikacı olacağı, çocukluğunda belliymiş. Akçul, çocukluktan ilk gençlik yıllarına geçtikten itibaren çevresinde gördüğü çeşitli haksızlık, olumsuzluk ve adaletsizlikler sebebiyle yoksuldan ve güçsüzden yana olmaya başladığını, şimdiye kadar da hep böyle yaşadığını,  gücü ve güçlüyü bir türlü sevemediğini belirtti.
Akçul, sendikacılık yaşamı boyunca,  millî, barışçıl ve uzlaşmacı sendikacılık anlayışını hayata geçirmeye çalıştığını ve bunda da başarılı olduğunu vurguladı.
“Bizim bazı diğer sendikal anlayışlarla aramızdaki farklar var.” diyerek, bu farkı kısaca şöyle ifade etti:
“Onlar çoğu zaman kırıp dökmeden yana politika izler, biz ise barışçıl, uzlaşmacı ve faydacı politika izleriz. Bizim mücadele yöntemimiz budur. Gerek işverenden gerekse iktidardan bir takım haklarımızı ve taleplerimizin, kırıp dökmek yerine barışçıl ve uzlaşmacı yöntemlerle kazanılabileceğine inanıyoruz.”
 “Gerektiğinde dişimizi göstermesini de biliriz.” hatırlatmasında bulunan Akçul, ama mümkün mertebe işi bu noktaya getirmeden mücadelelerini sürdürdüklerini kaydetti.
Akçul, maden işçisinin öfkesinin çok ağır olduğuna dikkat çekerken, “Maden işçisi hiç seslenmez. Çok sabırlıdır ama patladığı zaman da tıpkı grizu patlaması gibi önünde durmak mümkün değildir.” diye konuştu.
Maden işçisinin kendisine yardımcı ve destek olan siyasetçilere karşı son derece vefalı davrandığını vurgulayan Akçul, Türkiye’nin şu anda içinde bulunduğu ekonomik ve siyasi yapıyı da değerlendirdi.
Akçul, Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin izlediği uzlaşmacı, ülke yararına yürüttüğü millî politikalarını takdir ettiğini ve sonuna kadar desteklediğini belirtti.
Genel Başkan Nurettin Akçul, liseden sonra Ankara’da kaydolduğu Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Yüksek Okuluna 4 yıl devam ettiğini ancak o dönemdeki siyasi konjonktürden dolayı mezun olup diploma alamadığını, bu yüzden üzgün olduğunu anlattı. Hem bu durumdan dolayı hem de yazma tutkusu sebebiyle gazetecilik mesleğine karşı büyük bir sempati beslediğini ifade eden Akçul, “Madenci” ismi ile 3 ayda bir dergi yayımladıklarını ve bu dergide zaman zaman çeşitli yazılar kaleme aldığını belirtti.
Sayın Nurettin Akçul ile Genel Başkanlığını yürüttüğü Türkiye Maden İşçileri Sendikasının faaliyetleri ve Türkiye’deki sendikacılığın genel durumunu konuştuk.
KISACA ŞİMDİYE KADARKİ HAYATIMIN ÖZETİ BU
Sayın Genel Başkanım, okuyucularımıza kısaca kendinizi tanıtır mısınız?
Kahramanmaraş'ın Türkoğlu ilçesinin Cumhuriyet Mahallesi'nde 1952'de dünyaya geldim. İlk ve orta tahsilimi Kahramanmaraş'ta tamamladım. En son Kahramanmaraş Ticaret Lisesi'nden mezun oldum. 1973'te Ankara'ya okuyalım diye gönderildim. Adı o zaman Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Yüksek Okulu'ydu. Daha sonra adı Gazi İletişim, şimdi ise Hacı Bayram İletişim Fakültesi olarak değiştirildi. Liseden sonra orada 4 yıl devam eden bir öğrenciliğim oldu. Okulumuza devam mecburiyeti yoktu. Bunun üzerine Türkiye Kömür İşletmelerine bağlı Çayırhan İşletmesinde işe başladım. Maden arama ekibinde çalışıyordum. Bir taraftan çalışırken bir taraftan da diploma alayım diye uğraştım. Ama olmadı. O günkü siyasi konjonktür bizim üniversite diploması almamıza engel oldu ve okuldan mezun olamadım. Bulunduğumuz iş yerinde Türk-İş'e bağlı sendika saflarında yerimi almıştım. Böylelikle sendikacılığa başlamış oldum. Az önce de ifade ettiğim gibi bir taraftan öğrenciyim bir taraftan da çalışmaya devam ediyorum. Ben Çayırhan Kömür İşletmelerine 1973'te maden arama ekibinde işe başladım. Teknisyenlerle birlikte fay etütleri yapıyorduk. Yani öğrenciliğim bir taraftan devam ediyordu. Belirttiğim gibi o dönemde okuldaki siyasi konjonktür aleyhimize idi. O sebepten dolayı okula devam etme konusunda sıkıntı yaşadık. Çünkü derslere çok rahat giremiyorduk. Ben de aktif olarak sendikal mücadelenin içerisinde bulundum. İşçi hareketini de seviyordum. Zayıfın ve yoksulun yanında olmayı seviyordum. Hayatım boyunca hep böyle olmuştur. İlk gençlik yıllarımdan itibaren hayatım hep böyle geçti ve bundan sonra da böyle geçiyor. Adaletsiz gücü ve güçlüyü pek fazla sevemedim. Yaşantım da zaten bunu gerektiriyordu. Bu yaşadıklarımdan kaynaklanan bir duygudur. Köy hayatında yaşadığımız ve tanık olduğumuz olaylar, çocuk yaşlarında iken gördüğümüz haksızlıklar vs. bizi biraz da zayıftan ve yoksuldan yana olmaya sevk etti. Hayatım hep böyle geçti ve geçiyor da. Sendikacılık hayatında kaybettiğimiz ve kesintiye uğradığımız dönemler de oldu. Ama benim bu anlayışım hiç değişmedi. 1980'e kadar Çayırhan'da şube başkanlığım var. 1980'in Haziran ayında Sendikanın başkan yardımcısı oldum. Bir buçuk seneye yakın görev yaptıktan sonra askere gitmek zorunda kaldım. Askerlik dönüşünde sendikacılığa bulaşmayayım dedim ama o geçmişten kalan izler beni yeniden işin içerisine çekti. 1986'de Çayırhan'daki sendikanın başkanı oldum. O yıllarda işçi ücretleri çok düşüktü. Yeraltı maden işçileri asgari ücret düzeyinde hatta daha altında ücret alıyordu. Telafi de edemedik. Çünkü 12 Eylül Dönemi'nin yasaları elimizi kolumuzu bağlıyordu. Bu sebepten dolayı işçi hareketi zayıflayınca biz de mağdur olduk. Biraz da gençliğimizin verdiği tecrübesizlikle 1989’da girmiş olduğum seçimi kaybettim. Bunun üzerine bir daha da girmemek üzere çekildim ama işçiliğim devam etti. Ancak 14 yıl sonra Cenabı Allah nasip etti ve yeniden işin içine girdim. Çayırhan Şube Başkanı iken 2007'de Teşkilat Genel Sekreterliğine 2011 seçimlerinde de Allah nasip etti Türkiye Maden İşçileri Sendikası Genel Başkanlığı makamındayız. Tabi Cenabı Allah’ın lütfuyla. Kısaca şimdiye kadarki hayatımın özeti bu.
TÜRKİYE GENELİNDE 27 BİN ÜYEMİZ VAR
Sayın Genel Başkan, sendikanız hakkında genel bir bilgi verir misiniz?
Türkiye Maden İşçilerdi Sendikası 1958’de kuruldu. Önceden adı Türkiye Maden İşçileri Federasyonu idi. Daha sonra 1983’te federasyon sistemi kaldırılarak sendikaya dönüştü. Federasyon sisteminde iken Zonguldak da buraya bağlı idi. Daha sonra onlar “Taş kömür olarak ayrı bir sendika şeklinde devam edeceğiz.” dediler ve ayrıldılar. Madencilik alanında Türkiye’nin en eski ve en köklü sendikalarından birisi. Şu anda üye sayımız olarak da en fazla üyeye sahibiz. Türkiye genelinde 27 bin üyemiz var. Geleneklerimiz,  ilkelerimiz ve prensiplerimiz var. Sendikamızın kurumsal bir duruşu var. Ana çizgilerimiz bellidir. Yerleşik kurallarımız vardır ve bunların dışına asla çıkamayız. Diğer sendikalardan farkımız da budur.
Sayın Genel Başkan, ilk göreve başladıktan sonra ne gibi hizmetlerde bulundunuz? Türkiye Maden İşçileri Sendikası’na ne tür katkılar sağladınız?
Öncelikle doğru sendikacılık anlayışını hayata geçirmeye başladık. Bunu söylerken kamuoyunda sendikacılıkla ilgili var olan yanlış algıyı nasıl değiştirebiliriz, kırabiliriz bunun peşine düştük. Mümkün mertebe hayat tarzımız itibarıyla da o algıyı köreltecek davranışlarla birlikte kendimize burada yer bulduk. O savurgan ve şatafatlı anlayıştan uzak, daha sade biçimde arkadaşlarımızın haklarını korumaya çalıştık. Hak arama ve elde etme mücadelemizi kırıp dökmeden yürütmeye çalıştık. Çünkü sendikacılık biraz da hareket ister. Bunları da yerine ve zamanına göre sergileyerek hayata geçirdik. Yararlı eylemler yaptık. Grevlerimiz de oldu ama yıkıcı hiçbir faaliyetin içinde bulunmadık. Sade bir anlayışla teşkilatımızı büyütmeye çalıştık. Ben bu görevi devraldığımda sendikamızın 12 bin 400 üyesi vardı. Onların 3 bin 800’ü de emekli olmuştu. Şu anda üye sayımız 27 bin küsurlarda. Maden firmalarının tamamına yakınında biz örgütlüyüz. Altın, bakır, bor ve linyitte yani tüm madenlerde biz örgütlüyüz. Tabii bunların hepsi özel şirket. Devlette kamuda çalışan şu anda üye sayımız özelleştirmeler sonucu son derece azaldı. Eti Maden ve Türkiye Kömür İşletmeleri’nde 4 bin 200 civarında üyemiz bulunuyor. Geriye kalan üyelerimizin tamamı özel sektöre ait.
Sayın Genel Başkan, temsil ettiğiniz sendikacılık misyonuna “millî sendikacılık” diyebilir miyiz?
Bizde faydacı yaklaşım ve anlayış vardır. Yani biz mağdur olan işçimize bir hak elde edeceksek eğer, bunu kırıp dökmeden de elde edebiliyoruz. Doğru hareket tarzı da budur. Eğer bu tavrı ve anlayışı karşı tarafa gösterirseniz karşı taraf da buna uygun şekilde tavır ve davranış sergiler size karşı. Bunu söylerken o kadar da uysal koyun değiliz. Gerektiğinde dişimizi de göstermesini biliriz. Ama mümkün mertebe oraya gelmeden mücadelemizi sürdürürüz. Zaten bunun için nicelik olarak yani sayısal anlamda en büyük sendikayız.  Bizim duruşumuz tavrımız bellidir. Millî politikaları da destekliyoruz tabii ama bizler üyelerimizin çıkarı ve hakları için mücadele ediyoruz. İşçilerimizin siyasi görüşü ne olursa olsun, biz onların haklarını korumak ve geliştirmekle mükellefiz.
Sizce şu anda Türkiye’de sendikacılık konusunda nasıl bir genel anlayış, algı ve kanı hâkim?  Toplumda sendika kültürü tam anlamıyla oluşmuş durumda mı?
12 Eylül öncesi dönemde de sendikacılık yaptım. Beypazarı’nda sendikaya gelip giderken güzergâh boyunca okurdum sıklıkla iş yerlerinin kapılarında ve duvarlarında “Bu iş yerinde grev var.” yazılarını. O dönemde sırf grev olsun diye ülkeyi kaosa sürüklemekti amaç. Asıl amaçları üretimi engellemek ve aldıkça almaktı. Üreten ülkenin önüne bir set koymaktı amaçları. Şimdi onlar da biraz akıllandılar ama mukayese edildiğinde bizim için asıl olan üretimin devam etmesidir. Onlar için bu amaç daha geri planda olabilir. Eğer işveren sürdürülebilirliği başarıyor ise yaşatabiliyor ise üretim durmuş ama kâr ve zarar başa baş ise zor ayakta durabiliyor ise üstelemek o kadar da doğru değil. Biz işverenlerin daha çok kazanmasını istiyoruz. Ama kazandıklarından  işçinin payını da versinler. Ancak kazanmadıklarından pay istemeye kalkarsak eğer,  iş yerini ve işvereni zora sokmuş olurduk. Dolayısıyla üretimin kazasız şekilde devam etmesi, çalışma şartları ve işin güvenliğidir önceliklerimiz. Bunlar olmazsa olmazlarımızdır.
Sayın Genel Başkan, Soma’daki maden ocaklarında siz mi örgütlüsünüz?=
Evet, orada çalışan maden işçileri bizim üyemizdir ama büyük bir talihsizlik yaşadık. Kamuoyu orada bizi çok yanlış yargıladı. Soma maden kazası deyince biraz da duruşumuzdan kaynaklı olarak belli bazı yayın organlarında haksız şekilde hedef gösterilmeye çalışıldık. Araştırmadan bilmeden provokatörlerin ağzından hakkımızda yalan yanlış şeyler yazdılar. Oy fırsatçılığı yapan bir takım kişilerin söylemleriyle karalanmaya çalışıldık.  Biz de onlara hep dedik ve diyoruz ki, gelin önce bizi bir dinleyin ve tanıyın. Ondan sonra ne yazarsanız yazın.
MADEN İŞÇİSİNİN ÖFKESİ TIPKI BİR GRİZU PATLAMASI GİBİDİR
Sayın Genel Başkan, şu anda Türkiye’nin içinde bulunduğu genel ekonomik durumu ile ilgili neler söyleyebilirsiniz? Bu konu hakkında ne gibi öneri ve tavsiyelerde bulunmak istersiniz hükûmet yetkililerine bir sendika genel başkanı olarak?
Biz sürekli olarak talep eden tarafta bulunuyoruz. Toplu sözleşmelerde talep ederiz. Sendikacı refleksi de bunu gerektirir. Toplumun neredeyse bütün kesiminde aynı beklenti var. Diyorlar ki “Biraz dinamikleriniz ve aykırılıklarınız olsun.” “Aykırılık nerede yapabiliriz?” diye oturup düşünüyorum. Memleketin şu içinde bulunduğu duruma bakın. Öncelikle her tarafımız kuşatılmış durumda. Şu anda içler acısı bir mağduriyet var ama tüm bunları karşılayabilecek bir bütçe lazım. Yapılabilecekler zaten tüm imkânlar zorlanarak yerine getirilmeye çalışılıyor. Yönetenler yapabileceklerini zaten yapma gayretini gösteriyor ama kaynaklar da son derece sınırlı. Dolayısıyla muhalefet yaparken de biraz insaflı olmak lazım. 12 Eylül’den sonra işveren tarafı çok güçlü hâle getirilirken işçi kesimi önemsizleştirildi. İşçi hakları budandı. Sendikal hareketler kısıtlandı ve işçi üzerinde baskı arttı.   12 Eylül’ün ürünü bu anlayış ANAP döneminde de bir süre devam etti. Sonra ne oldu? İşçiler bir grizu gibidir. Yavaş yavaş patlamaya hazır hâle getirildi. Yeraltında çalışan maden işçilerinin ücreti o dönemde asgari ücretin biraz üzerinde idi.  Maden işçisini Zonguldak’tan yola düşüren ve hafızalara kazınan büyük madenci yürüyüşü o dönemin konjonktürü ve adaletsizliğinden doğmuştur. Zaten işçi de patlamaya hazırdı. Günümüzde bile bu anlayışı devam ettiren işverenlerimiz var. İşte sorun burada başlıyor. Çalışanların öfkesini bastırmada zorluk çekiyoruz. Maden işçisinin öfkesi çok ağırdır. Önünde durmak da çok zordur. Hiç seslenmez, çok sabırlıdır ama patladığı zaman da önünde durulmaz. Tıpkı bir grizu patlaması gibidir.
Efendim, konuşmanızın başında tasarruftan yana ve israfa karşı olduğunuzu ifade ettiniz. Bunu biraz açar mısınız?
Tasarruf insani ve vicdani bir görevdir. Evimizde de tasarrufa ihtiyaç duyarız. Çoluk çocuğumuzun bilinçli tüketiciler olması isteriz. Bugün iktidar için de bu böyledir. Zaman zaman bir kanıksama oluyor. Şu anda bürokraside bir zehirlenme söz konusu. Sayın Cumhurbaşkanı hangi bakanlıkta veya hangi kurumda nelerin olup bittiğini tam olarak bilemeyebilir, göremeyebilir.
Bunun çözümü nedir sizce Sayın Genel Başkan?
Bürokrasideki kadroların yeniden gözden geçirilip haksız ve adaletsizlerin giderilmesi gerekir. Vicdani bir sorumluluk gerekiyor. Adaletli, insancıl ve merhametli olmak her insanın görevidir. İsraftan kaçınmak, fakir ve fukaradan yana olmak gerekir. Yönetenler için de ikili ilişkiler için de aile içi ilişkiler için de bu geçerlidir.
İŞÇİSİNİN HAKKINI VEREN İŞVERENLERE TEŞEKKÜR EDİYORUM
Sayın Genel Başkan, yarım asrı aşkın bir sendikacılık hayatınız var. Bunca süre içerisinde sendikacılık mesleği size ne gibi değerler kazandırdı? Kişilik ve karakter yapınızda ne gibi değişiklikler yaptı?
Ben yapı olarak yoksuldan ve zayıftan yana olan bir insanım. Bu anlayışımın, bu yapımın, bu karakter ve kişiliğimin ne kadar çok doğru olduğunu bunca yıllık sendikacılık yaşamımda daha iyi anladım. Çünkü adaletsizlik bu dünyada gittikçe daha çok artıyor. Aşağıdakiler daha çok artarken yukarıdakiler ise daha da azalıyor. Yoksul iyice yoksul zengin iyice zengin oluyor. Felaket bir durum söz konusu. Onun için de insani değerlere sahip olmamız gerekiyor. Bunun şartları da belli. Merhamet ve şefkatten geçiyor. Yöneticiler, merhametli ve şefkatli olmayı birinci öncelik hâline getirirlerse eğer, birçok sorun halledilmiş olur. Hatta dünyadaki tüm yöneticilerin bu önceliklere sahip olması gerekir. Dünyada toplam 50 zengin, nüfusun yarıdan fazlasının gelirini elde ediyorsa eğer, buna karşılık diyebileceğimiz tek şey, “Allah yardımcımız olsun.” Bunun yanı sıra fakir fukaranın da birbirini kollaması, birbirine destek olması gerekir. Zenginden hayır yok. Zengin düşmanı değilim ama doğru bildiğimiz değerlerde sahip zenginler de çok var. Hiç sendikaya filan gerek duymadan işçisinin çalışanının hakkını verip işini yürüten zenginler de var. Onlara teşekkür ediyorum. Sonuç itibarıyla paylaşımcı olmalıyız. Adil şekilde paylaşmayı bilirsek eğer, güçlüler, zenginler, siyasi gücü ve sermayeyi elinde bulunduranlar tüm bu doğru bildiğimiz değerleri öncelik hâline getirirlerse eğer, tüm sorunların çözülemeyeceğini düşünemiyorum.