AÜ İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hasan ONAT: “İSLAM DÜNYASINDAKİ ŞİDDETİN ANA SEBEBİ CEHALET.”

20 Kasım 2015 16:51 Evin GÖKTAŞ
Okunma
1764
AÜ İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hasan ONAT: “İSLAM DÜNYASINDAKİ ŞİDDETİN ANA SEBEBİ CEHALET.”


 
A.Ü. İlahiyat Fakültesi İslam Mezhepleri Tarihi Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Hasan Onat, aşırı dinci terör örgütü IŞİD’i ve Ankara’da 102 kişinin ölümüyle sonuçlanan saldırıyı İslam dini açısından değerlendirdi.
Hasan Onat, Türkiye ve İslam dünyasındaki yaygın şiddetin ana sebebinin cehalet olduğunu söyledi.
Yaşananlardan bütün Müslümanların ders çıkarması gerektiğini belirten Onat, “Yıkmak, yakmak, yok etmek ve öldürmek. Bana göre bugünkü İslam dünyasının kısaca özeti budur.” dedi.
Onat, İslam dininin hayatı ve barışı esas alan bir din olduğunu hatırlatarak, “Bir tek insanın haksız yere öldürülmesi bütün insanlığın öldürülmesi gibidir. Bir insan kendisi ile birlikte pek çok masum insanın öldürülmesine yol açan bir eylemin içinde bulunabiliyorsa bunun ya ruhsal birtakım sorunlarının olduğunu söyleyeceksiniz ya da bu insanın cehaletinin zirve yaptığı gibi bir sonuçla karşı karşıya kalacaksınız. Şu an İslam dünyasının içine düştüğü durum budur.” diye konuştu.
Yeni Düşünce’ye konuyla ilgili açıklamalarda bulunan Prof. Dr. Hasan Onat, 102 kişinin ölümü ve 250’den fazla insanın da yaralanmasına yol açan katliamın hafife alınacak bir olay olmadığını vurguladı. Onat, şunları kaydetti:
“Bu olay, İslam dünyasının içine savrulduğu şiddet ve terörün Türkiye'ye yansımasıyla ilgili üzerinde kafa yorulması gereken örnek bir olaydır. Ancak ben bu kadar insanın katledilmesinden daha vahim bir tabloya öncelikle dikkati çekmek istiyorum. Türkiye gibi bir ülkede eğer toplumun bir kesimi böylesine bir katliamı onaylayan tavırlar içerisine girebiliyorsa ya da bütün toplumu yasa boğacak böyle bir acıyı içinde hissetmiyorsa o toplumun bence bağışıklık sisteminde sorunlar var demektir. Kim olursak olalım, bu ülkede yaşayan vatandaşlar olarak olayın ilk önce bu boyutunu değerlendirmemiz lazım. Burada ne var? Toplum zihinsel olarak parçalanmış durumda. Bu parçalanma pek çok nedene dayanıyor. Ama bu parçalanmanın altında yatan ana sebep, din ve siyaset dilinin şiddet içeren yapısının birleşmiş olmasıdır. Milletimizde zihinsel parçalanmışlık var. Bir toplumu ya acılar ya da büyük zaferler bütünleştirir. Biz ne başarılarımıza sevinebiliyor ne de acılarımıza üzülebiliyoruz.” 
Din üzerinden zihinsel parçalanmanın son derece tehlikeli olduğunu ifade eden Onat, “Çünkü insanlar dini bir türlü meşrulaştırma aracı olarak okuyorlar. Oysa bu din herkese lazım. Dolayısıyla bu zihinsel parçalanmayı, bir tür kişilik parçalanması olarak ortaya çıkan şizofrenik durumu iyi okumamız lazım. Nereden kaynaklanıyor, nedir, ne değildir ona bakmak lazım.” görüşüne yer verdi.
Onat, bu konuda birkaç sebep sıralayabileceğini belirterek değerlendirmelerine şöyle devam etti:
“Cehaleti teşvik edenleri ödüllendiriyorsanız eğer, şiddet kaçınılmazdır. Şiddetin arkasında yatan ana sebeplerden birisi budur. Bu dünyada da böyledir İslam dünyasında da böyledir. En temelde cehalet gelir. Çünkü okumayan ve okuduğunu anlamayan insanlar öz eleştiri yapamazlar. Özeleştiri yapamayan insanlar sadece içgüdüleri ile hareket ederler. Böyle bir ortamda insanların içgüdüleri ile hareket ettiklerini görebiliyorsunuz. Normal koşullarda şiddet insanın var olabilmek için mücadelesini içerir. Yani hayatınız tehlikedeyse buna karşılık şiddet kullanarak var olmaya çalışırsınız. Eğer hukuk zemininde hayat akıyorsa, hukukun üstünlüğü ve adaletin içselleştirildiği bir süreç işliyorsa, burada şiddet hak edenlere uygulanır. Toplumun vicdanında da bilinir ki yanlış yapan, eğer tüm kanunlar ve yasalar toplumu ilgilendiriyorsa bu yanlış karşılıksız kalmaz. Bu şiddetin hoş görülebilir bir tarafıdır. O yüzden ben Türkiye'de ve İslam dünyasında çıkan şiddetin ana sebebinin cehalet olduğuna inanıyorum.”
 
“İSLAM DÜNYASINDA İNSAN BUHARLAŞMIŞ DURUMDA”
Prof. Dr. Hasan Onat, ikinci önemli meselenin bizim yaygın olan din anlayışımızda olduğunu hatırlatarak “İslam dünyasında insan buharlaşmış ve bir nesne konumuna indirgenmiş durumdadır. Bu aslında ezilmişlik duygusu ile beraber gelen bir açmazdır. Ezilen insanlar kendilerini nesne gibi algıladıkları için diğer insanlara değer vermenin insan olmanın gereği olduğunu fark edemezler.” dedi.
Meseleye bu noktadan bakıldığında İslam dünyasındaki temel hak ve özgürlüklerle açmazların insanı iki ayrı noktaya taşıdığını ifade eden Onat, bu noktaları şöyle anlattı:
“Birinci savrulma, mülteci akını… Batı’nın eşiğine yüz sürebilmek için şu an bile denizlerde olan binlerce insan İslam dünyasından kaçıyor. Müslümanların yaşadıkları yerlerden kaçıyor. Küfrettiğimiz Batı’nın eşiğine yüz sürmek için ölümü göze alıyorlar. Bir yerde adalet ve özgürlük yoksa insanlar insanca yaşama ortamını bulamıyorlarsa ölümü göze alarak üstelik küfrettikleri insanların elini öpebilirler. Bu acı ve sadece şu yaşananlar, Müslümanlara ders çıkarmaları için bence yeterli bir sebeptir. İkincisi savrulma, bu cehalet ortamının temel hak ve özgürlüklerden yoksun oluşu. Despot yönetimler, adaletin olmayışı insanlarda “ihkakıhak” dediğimiz bir sürece sevk ediyor. Kaos dönemlerinde adalet işlemezse insanlar kendi haklarını kendileri almaya kalkışırlar. Aslında İslam dünyasındaki bu devlet algısının olmayışı ve devletlerin sağlıklı işlemeyişi, bir tür devletin yapması gereken işleri birilerinin yapabileceği gibi bir alan açtı. Bu alan özgürlük alanı değil. Bu alan aslında insanı nesneleştiren, nesne konumuna indirgeyen bir alan... Bu işte şiddet ve terörü meşrulaştıran bir boyut...”
 
“İSLAM DİNİ İNSANI YÜCELTEN VE BARIŞI ESAS ALAN BİR DİNDİR”
Prof. Dr. Hasan Onat, bu yapıyı dikkatle analiz etmek gerektiğini vurgularken İslam dininin insanı yücelten bir din olduğunu hatırlattı.
“Kur'an, bir tek insanın hayat bulmasını tüm insanlığın hayat bulması olarak esas alır. İslam bu bağlamda hayatı ve barışı esas alan bir dindir. Bir tek insanın haksız yere öldürülmesi tüm insanlığın öldürülmesi gibidir. Öyle ise buradan çıkartacağımız çok mühim bir sonuç vardır. Bir insan kendisi ile birlikte pek çok masum insanın öldürülmesine eğer yol açan bir eylemin içinde bulunabiliyorsa, bunun ya ruhsal birtakım sorunlarının olduğunu söyleyeceksiniz ya da bu insanın cehaletinin zirve yaptığı gibi bir sonuçla karşı karşıya kalacaksınız. İşte burada maalesef yapılan yanlışları meşrulaştıran vasatın olması ve din adına konuşan dinî terminoloji kullanarak bu meselelere eğilen insanların dürüst davranmaması, şiddetin meşru bir enstrüman gibi algılanmasına yol açmaktadır. Oysa bu bağlamda Kur’an’ın ve Peygamber’imizin duruşu son derece açık ve görünür niteliktedir. Şöyle ki ‘İslam dininde cihat yoktur.’ diye kimse söyleyemez. Ama cihat sadece elinize silah alıp birilerini öldürmek demek değildir. Kur’an'ın duruşuna bakın özgürlüğünüz, canınız, malınız, onurunuz, namusunuz tehlikede ise cihat gereklidir. Çünkü yaşamak zorundasınız. O zaman elbette savaşacaksınız. Ama bu savaş birilerini öldürme savaşı değildir. Bu savaş sizin özgürlüğünüzü ve onurunuzu ayakta tutma savaşıdır. “
 
“İSLAM’A GÖRE CİHAT; İYİLİĞİ, GÜZELLİĞİ VE ADALETİ HÂKİM KILMAK İÇİN YAPILIR”
Prof. Dr. Hasan Onat, Hz. Peygamber’imizin bir savaş dönüşü söylediği “Küçük cihat bitti, büyük cihat başladı.” şeklindeki sözünü hatırlatarak, şöyle devam etti:
“ Nedir büyük cihat? Büyük cihat, iyiliği, güzelliği ve adaleti hâkim kılmak için insanların bilgi düzeyini yükseltmek için yapılan cihattır. Emeği doğru yolda kullanma meselesidir. Biz bunu göz ardı ettik. Nitekim Kur’an der ki ‘Hepiniz birden topluca savaşa çıkmayın. Bir kısmınız geride kalsın.’ Niçin? Çünkü savaş arızi bir durumdur. Savaş psikolojisi içinde insanların ruhsal yapıları deforme olur. Geri döndüklerinde sağlıklı bir toplum olsun ki o toplum savaşa katılanların boşluklarını gidersin. Onları tedavi edip rehabilitasyonlarına imkân sağlasın. Bu bağlamda yine Kur’an der ki ‘Size saldırırlarsa karşılık verin. Ama sakın aşırı gitmeyin.’ Hz. Peygamber’imiz der ki, ‘Gittiğiniz yerde çocuklara, kadınlara, yaşlılara dokunmayın. Dinî mekânları tahrip etmeyin hatta gittiğiniz yerde doğayı tahrip etmeyin.’ der. Bakın bunlar olağanüstü şeylerdir. Buradan baktığımızda meseleyi çok daha doğru görebilirsiniz.”
 
“İSLAM DÜNYASININ KISACA ÖZETİ: YIKMAK, YAKMAK, YOK ETMEK VE ÖLDÜRMEK”
Prof. Dr. Onat, İslam’ın teoride var olan bu denli güzelliklerini Müslümanların hayatlarına taşıyamadığını ifade etti. Hasan Onat şöyle dedi:
“O zaman şöyle bir çözümleme yapabiliriz. ‘Cenabıhak sadece insanı yaratıcı yetilerle donatmıştır. İnsanoğlu Cenabıallah'ın verdiği bu yaratıcı yetileri ve gücü eğer iyiyi, güzeli ve doğruyu gerçekleştirme yolunda kullanabilirse ortaya çıkan salih ameldir. O zaman iyilik, güzellik ve doğruluk, iyi bir yöne kanalize olur. Yaratılan kültür, medeniyete dönüşür. Ama siz Cenabıhakk'ın size verdiği bu yaratıcılığı ve enerjiyi etkin kullanma yolunda devreye sokmaz da hayatın akışı içinde bir şey üretemezseniz, bilimde ve sanatta yoksanız biraz önce söylediğim o nesneleşme durumuna düşmüş olursunuz. Şu an İslam dünyasının içine düştüğü durum budur. Bilimde, sanatta ve sporda yok. Oysa evrensel yaratıcılıkta bunlar zirve noktalardır. Bu üç alanda yoksanız yoksunuzdur. Nesne konumundasınızdır. Nesne konumuna indirgenen insanlar herhangi bir güçle karşılaştıklarında rasyonel düşünemezler. O zaman şiddete başvururlar. Ortaya salih amel adına bir şey üretemiyorsanız, o zaman size bir tek yol kalıyor. Yıkmak, yakmak, yok etmek ve öldürmek. Bana sorarsınız İslam dünyasının kısaca özeti böyledir.”
 
“ŞU ANDA MÜSLÜMANLARIN BAĞIŞIKLIK SİSTEMİ SORUNLU”
Prof. Dr. Hasan Onat, İslamiyet adına terör yapan örgütlerin neden ve nasıl ortaya çıktığını anlatırken, “Kolaycılık yaparak bu örgütleri şu veya bu devlet icat etti, arkasında şu veya bu istihbarat örgütlerinin olduğunu söylemek ucuzculuktur.” diye konuştu.
Burada esas meselenin başka şeyler olduğunu anlatan Onat, şöyle devam etti:
“Örnek üzerinden konuşacak olursak eğer, bağışıklık sisteminiz sorunlu ise dışarıdan yapılan en küçük bir müdahale sizi yatağa düşürür. Şu anda Müslümanların bağışıklık sistemi sorunludur. Eğer bir takım dış devletler ve örgütler birtakım şeyler yapıyorlarsa eğer, adamlar yapmaları gerekeni yapıyorlar. Uluslararası hayat böyle bir mücadele alanıdır. Siz nasıl uluslararası birtakım işlerle ilgileniyorsanız onlar da ilgileniyor. O yüzden bu nokta üzerinden çözümleme yapmak bizi bir yere götürmez. O zaman dikkatimizi kendi kültürümüze fokuslamak ve odaklamak zorundayız. Ne var orada? Bizim bu bağlamda mevcut kültürel dokumuz insanı buharlaştırdı. İnsan görünmüyor. O zaman önce insanı görünür kılmamız gerekiyor. İnsanla ilgili algımızı yeniden gözden geçirmemiz gerekiyor. “
 
 “Kur’an’a Göre Önce En Güzel Şekilde Yaratılan İnsan Gelir.”
Prof. Dr. Onat, Kur’an’da insanın en güzel şekilde yaratıldığının söylendiğini hatırlatarak, “Öyleyse insan bu manada şerefli bir varlıktır. İnsana saygınız yoksa eğer siz Müslüman olmuşsunuz olmamışsınız neyi değiştirir ki? Cenabıhak insana destek olsun diye vahiy göndermiştir. Bu bağlamda İslam insani güzellikleri kalıcı hâle getirmek için vardır. Dolayısıyla İslam’a göre önce insan hayatı gelir.” dedi.
Öz eleştiri bağlamında belleğimizde bulunan bazı kavramları gözden geçirmemiz gerektiğini ifade eden Onat, şunları kaydetti:
“Cihat kavramından söz ettik. Cihat, Kur’an'da cihattır. Güzellik doğrultusunda cihattır.  Cihat bilimin gücüne sahip olmaktır ve değer üretmektir. Cihat, mecbur kaldığınız zaman yaşamak için her türlü tedbirle yürümektir. Savaş manasında Kur’an'da geçen cihat, insan onurunu zedeleyecek bir düzende asla olmaz.  Yani bir tek masum insanın öldürülmesine kimse fetva veremez. Kimse İslam adına buna göz yumamaz. Dolayısıyla bu inceliği hesaba katarak yürümemiz lazım. Cihat dediğiniz zaman sadece savaşı değil, diğer unsurları da hesaba katmanız gerekir. Hz. Peygamber’in uyarısıyla büyük cihadı merkeze alarak ona göre konumlanmak gerekiyor. Çünkü savaş, durumu arızi bir durumdur. İslam barışı esas alır. İslam’daki insan fıtratı da barış için savaşır. Savaşı kalıcı hâle getirmek için savaşılmaz. Çünkü savaş durumunun kalıcı hâle gelmesi hastalıklı hâlin normal kabul edilmesi demektir. Bu hem insan fıtratına aykırıdır hem de Kur’an’ın ruhuna aykırıdır. Bu bağlamda gözden geçireceğimiz kavram şehitlik kavramıdır.”
 
“Şehitlik Koşa Koşa Seve Seve Ölüme Gitmek Değildir.”
Prof. Dr. Hasan Onat, İslam dini ve Kur’an’a göre “şehitlik” kavramına da açıklık getirerek şehitliğin koşa koşa ve seve seve ölüme gitmek olmadığını bildirdi.
“Müslüman yaşamak için savaşır. Ölürse şehit olur. Olay budur.” diyen Onat, değerlendirmelerine şöyle devam etti:
“ Yani burada ölümü kutsal sayan bir davranış çok da sağlıklı bir davranış değildir. Örneklerini verelim: Hacda bu kadar insan ölüyor. Bizim yapacağımız iş nedir? Hac gibi muazzam bir ibadete kim kan bulaştırıyorsa önce o onun hesabını verecek. Bu işin şakası yoktur. Çünkü hac esnasında Arafat'ta size zarar vermeyen bir yaratığı bile öldüremezsiniz. Kan dökmeyi bırakın, doğanın yeşilini bile tahrip edemezsiniz. Bu İslam’ın harikulade fıtratı ve evrenle bütünleşen olağanüstü güzel bir yönüdür. Ama burada Müslümanlar hac esnasında birbirlerini izdihamla ve başka şeyle öldürüyorlar. Bu organizasyonu kim yapıyorsa bu insanlar sorumludur. O insanlar da insana saygıyı içselleştirdikleri zaman başka insanın canının acımasına bile tahammül etmemeleri gerekir. İşte bu bizim düzeyimizi gösteriyor. Linç devriliyor insanlar ölüyor. Kimse kusura bakmasın bunları kaderle filan izah edip geçiştiremezsiniz. Bunların hepsi bizim ölümle ilgili, şehitlikle ilgili algımızın ne kadar çok çarpıtıldığını gösteriyor. Kültürel belleğimizdeki bu kodlarla hesaplaşıp bunları yeniden Kur’an'a uygun hâlde dizayn etmemiz ve düzenlememiz gerekiyor. Daha pek çok kavram var öyle. Bu bağlamda şiddet ve teröre açılan en büyük kapının engellenme duygusunun olduğunu düşünüyorum. Özgürlüklerin kısıtlanması ve başka şeyler. Önemli bir iş yapılacaksa eğer İslam’ı özgürlükler temelinde yeniden anlamak durumundayız.”
 
“İnsan Hayatın Anlamını, Yeteneklerini Etkin Kıldığı Zaman Bulabilir.”
Prof. Dr. Hasan Onat, bir insanın hayatın anlamını ancak yaratıcı yeteneklerini etkin kıldığı zaman bulabileceğini ifade ederek şunları belirtti:
“Bu da ancak özgür ve adaletin içselleştirildiği ortamlarda mümkün olur. O zaman bizim Kur’an'ın ahlak temelli bir toplum dediği buraya odaklanmamız gerekir. Başka yerlerle uğraşmak yerine evimizin ve kafamızın içini düzene sokmamız gerekir. Bu çerçevede meselelere bakılırsa eğer sorunların çözümünün imkânsız olduğunu düşünmüyorum. Çünkü İslam tüm insanlığın ihtiyaç duyduğu bu yüksek güven kültürünün yaratılmasına imkân sağlayan bir dindir. Daha önce örnekleri vardır ve bundan sonra da bu gerçekleştirilebilir. Eğer böyle bir şey gerçekleşecekse bunun da ilk tezahürlerini Türkiye'de görmek durumundayız. Türkiye'nin konumu bu açıdan oldukça önemlidir. Bir, biz sömürge olmadık. İki, bizim bir devlet geleneğimiz var. Üç, birlikte yaşama kültürüne her ne kadar bugün biraz yabancılaşsak da genetik olarak sahibiz. Dört, bu millet tarihte hep özne olmuştur. Müslümanlar bu topraklarda bundan sonra da özne olacaklarsa bu milletin eseri olacaktır. Milletimizde zihinsel parçalanmışlık var. Toplumu ya acılar ya da büyük zaferler bütünleştirir. Biz ne başarılarımıza sevinebiliyor ne de acılarımıza üzülebiliyoruz. Bunun sebeplerini ayrıca analiz etmek lazım. Bana göre ana sebep büyük ölçüde öz eleştiri yapamayışımızdır. Daha çok birey bilinci şu anda ön planda olmadığı için topluma yön verecek insanlar da ya perspektiflerinden bulundukları bir grubun, cemaatin, ideolojinin, siyasetin perspektifinden olaylara bakıyorlar ya da dünyayı okumayı bilmiyorlar.”
 
“Üzerinde Yaşayabileceğimiz Başka Türkiye Yok.”
Prof. Dr. Hasan Onat, bundan sonra yapılması gerekenler konusundaki görüşlerini de şöyle ifade etti:
“Burada yapılması gereken iş, yaşananlardan ders alıp yönümüzü geleceğe çevirmektir. Üzerinde yaşayabileceğimiz başka bir Türkiye yok. O zaman bu bilinçle yürümemiz lazım. Kıyamete kadar bu ülkeye sahip olmak ve bayrağımızı dalgalandırmak istiyorsak, bunun yolunun hamasetten filan değil, önce toplumda karar yeter sayısını sağlayacak kadar aklı kullanmaktan ve bilginin gücüne sahip olmaktan geçtiğini bilmek durumundayız. Birey olarak bu sorumluluğu idrak ettiğimiz ve bu bilinçle yürüdüğümüzde, toplumu yönetenler de bizi kendi heveslerine kurban etmek yerine bu yüksek değerlerin çizgisine gelmek zorundadır. Ben bir bilim adamı olarak ya da Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bir vatandaşı olarak bir Türk olarak siyasilere minnet borcu duymak zorunda değilim. Neden? Çünkü hiçbirinin ensesine silah dayayıp oraya getirmedik. O zaman onlar bu millete hizmet ettikleri kadar varlar. İşte bu algıyı bizim değiştirmemiz gerekiyor. Bu topluma ve insana hizmet edebildikleri kadar değerli olurlar. Ama şu andaki yapı insanları nesneleştiren bir yapı... Genel kültürümüzdeki insanın flulaşması, devletin belli noktalarına gelen insanların da tebaayı bir nesne gibi, bir böcek gibi görmelerine yol açıyor. Bunları aşmamız gerekiyor. Bizler insan olarak değerli bir varlığız. Cenabıhak bizi birey olarak eşrefimahlukat yani yaratılmışların en şereflisi olarak yarattı. Bu duyguyu hissedip bu bilinçle yürüdüğümüz zaman emin olun çok şey yapabiliriz. İnsan bizatihi bir değerdir. Bunu önce kendimiz sonra da toplumun bütün katmanlarının bilmesi gerekiyor.”