JEOPOLİTİK TARTIŞMALARIN ODAĞINDA TÜRK KİMLİĞİ

03 Aralık 2018 12:13 Prof. Dr. Selçuk Duman
Okunma
81

JEOPOLİTİK TARTIŞMALARIN ODAĞINDA TÜRK KİMLİĞİ
Prof. Dr. Selçuk DUMAN

Türk adı: Güç, kuvvet, miğfer, olgunluk çağı, kanun ve nizam sahibi, meydana çıkmış, şekil almış anlamlarına gelmekte olup, Divanı Lügati’t- Türk’te; vakit anlamına gelen bir kelime olarak cesur, sert gibi anlamlarla ifade edilmektedir. Ötüken Kitabeleri’nde ise, Türk adı devlet adı olarak 6. yüzyıldan itibaren kullanılmaya başlanmıştır. Türk adı Türk lehçelerini konuşan kavimlere ad olarak verilmiştir.
Yani Türk adı hem soyu hem mensubiyeti belirtmektedir.  Bu hâliyle Türk adını sadece etnisite bakımından değerlendirmek ciddi bir yanlıştır.
Türk adı; milletleşmenin, bir araya gelmenin ve medeni bir toplum hâline dönüşmenin ifadesidir.
Millet ise medeniyetin doğurduğu en önemli belki de en gelişmiş bilinçli bir topluluktur.
Millet; tarihî, siyasi, sosyal ve hukuki bir gerçektir. Salt ırk ve ümmet kavramından farklıdır. Bu gerçeği her zaman hatırlamalıyız.
Millet kavramının Türkiye için en somut ve kabul edilebilir tanımını Atatürk yapmıştır. Bir taraftan soy olarak Türk olan ve çeşitli sebeplerle ayrı yaşayan toplumların Türk milletinin ayrılmaz bir parçası olduğunu ortaya koyarken, diğer taraftan Türkiye’de yaşayan ve etnik olarak Türk olmayıp Müslüman olan ancak Türk milletine aitlik hissedenlerinde Türk milletinin bir parçası olduğunu dile getirmiştir. Hatta Türkiye’de bulunan ve soy olarak Türk olmayan, din olarak Müslüman olmayan bireylerin de Türk milletine aitlik hissetmeleri durumunda Türk milletinin bir parçası olduklarını ortaya koymuştur.
Yani Atatürk’ün tanımında birleştiricilik, bir arada yaşama isteği ve ötekileştirmeme kültürü vardır. Bu anlayış Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin de kuruluş felsefesidir.
    Ancak burada öne çıkan aitlik hissetme konusudur.
Yani bugün Türkiye’de olduğu gibi etnik ve dinî kimlikleri öne çıkararak, Türk milleti olunacağı değil Türk milletine aitlik hissedilerek bir araya gelinebileceği belirtilmiştir.
Bu çerçevede milliyet duygusu ön plana çıkmaktadır.
Milliyet kavramı millî kimlik duygusunu ön plana çıkarır ki bu da milletin fertlerinin tamamını olmasa da büyük bir kısmının milletleri uğrunda canlarını feda edebilecek bir ruhla dolmasını sağlar.
Bir milletin fertlerinin diğer milletlerden farklı bir kimliğe sahip olmaları, milletlerin değişik organizma oluşturmasına ve onlardan ayrı ve paralel gelişmesine neden olur ki bu da milliyet prensibinin bir sonucudur.
Milliyet fikrinin kaynağı, fertlerin mensup oldukları kitleye karşı duydukları bağlılık hissi olduğuna göre, insanlar bir yandan yaşayabilmek için mücadele etmek ve mücadelede başarılı olabilmek için gruplaşmak gereği duyarlar.
Diğer yandan insanın ruhunda yaşanan gelişim çerçevesinde barış içerisinde yaşamak ihtiyacı vardır.
Milletlerin millet olarak yaşamasını temin eden, diğer milletler içinde erimesine, yok olup gitmesine mani olanda işte bu millî histir.
Milletlerin var olmak azim ve iradesi de millî şuurdur.
Millî şuur; milliyet duygusu ve milliyetçilik kavramını karşılar.
Milliyet duygusu, bir millette mensup fertlerin, o milletin mazisine, istikbaline, diline, kültürüne, ülke ve toprağına karşı besledikleri derin, irsîleşmiş bağlılıktan ibaret bir ruh hâlidir.
Diğer yandan milletlerde millî şuur sosyolojik olarak bilinçaltında olduğu için hiç görülmeyen birinde bile başka milletler tarafından tehdit söz konusu olduğu zaman uyanır.
İslam öncesi Türk toplumunda, milliyet fikri en kuvvetli şuur şeklini korumuş ve çok defa devlet mefhumu milliyet mefhumu ile beraber yürümüştür.
Sosyolojik olarak gerçek olan bu duygu modern devletlerde hukukun en köklü prensiplerinden birini teşkil eder.
Çünkü çağdaş devletler hukuku milliyet prensibine dayanmakta ve milliyeti istiklalin şartı görmektedir.
Milliyetçilikte milliyet duygusunun bir sonucudur.
Türklerde milliyetçilik; mantıklı düşünceye, sağduyuya ve adalete dayanır.
Akla değer verir.
Toplumda moral gücünü artırır, fertleri iyiye güzele doğruya yöneltir.
Ne şahsi menfaat endişesi ne de kin, nefret ve kıskançlığı bünyesinde barındırır.
Milliyetçilik, sadece bir doktrin olmayıp daha ziyade bir düşünme, konuşma ve hareket sistemidir.
Milliyetçilik, ulusal ekonomiyi yaratmak, özerk bir ulusal yasama-yürütme oluşturmak, ayrıca bütün bağ ve ilişkileri birleştirmek, ulusal kültür ve buna bağlı bir kimlik tanımlaması yapmayı amaçlar.
Bu amaçların sonucunda, millî kimlik, millî birlik ve millî özerklik öne çıkar.
Atatürk, kurmuş olduğu devleti ve kurucularını milliyetçilik ekseninde değerlendirerek; biz doğrudan doğruya milliyetperveriz ve Türk milliyetçisiyiz.
“Cumhuriyet’in dayanağı Türk toplumudur.” demiş ve milliyetçiliğin anlamını, bu toplumun fertleri ne kadar Türk kültürü ile dolu olursa o topluluğa dayanan cemiyette o kadar kuvvetli olur. Sözüyle kültür milliyetçiliğini ön plana çıkarmıştır.
Bu gerçekler ortada iken son yıllarda zaman zaman ısrarla Türkiye’de Türk kavramının kullanılmasını Türkçülük ya da âdeta ırkçılık olarak niteleyerek; Türk milletine dayalı kurulan, etnik olarak bile %85’i Türk olan ve adı Türkiye Cumhuriyeti Devleti olan bir ülkede Türk etkisizleştirilmeye, önemsizleştirilmeye hatta yok sayılmaya çalışılmaktadır.
Bu davranış elbette Türkiye’de mikro anlamda ırkçılık yapan gayri Türkleri cesaretlendirmekte, onların arkasını kollayan emperyalist ülkelerin iştahını kabartmaktadır.
Aslında bu yaklaşım ve sonuçları Türk milletinin yeni karşılaştığı bir durum değildir.
Şöyle ki; Türk adı ve Türk kimliğinin etkisizleştirilmesi Türk hâkimiyeti ve Türk hinterlandının da ortadan kaldırılması ile doğru orantılıdır.
Bu süreç Türklerin siyasal organizasyonlara sahip oldukları ve Türk cihan hâkimiyeti mefkûresi çerçevesinde dünyayı idare etmek istek ve hedefini belirledikleri ilk andan itibaren var olmuştur.
Türk devlet ve toplum hayatında Türk adı ve Türk kültürü zayıflatılarak kuvvet yolu ile hâkimiyetine son verilemeyen ve esir edilemeyen Türkler; kontrol edilebilir bir toplum hâline dönüştürülebilmişlerdir.
Bu sayede; Sibirya, Türkistan, İdil-Ural bölgesi, Kuzey Kafkasya, Güney Azerbaycan gibi coğrafyalarda Türkler uzun süre esir yaşamak zorunda kalmışlardır.
Büyük Hun İmparatorluğu’ndan günümüze bu tip uygulamaların onlarca örneği mevcuttur.
Bu nedenle Türk adı ve Türk kültürünün etkisizleştirilmesi emperyal bir projedir.
Bu emperyalist projenin sahipleri; Türk hinterlandını kontrol etmek isteyen güçler olmuştur.
Bu konuda da Türklerin en zayıf yönü olan inanç bir araç olarak kullanılmıştır.
Budizm, Maniheizm, Musevilik, Hristiyanlık ve Müslümanlık bu anlamda Türklerin kontrol altına alınması ve etkisizleştirilmesi konusunda etkin olarak kullanılmıştır.
Burada elbette sorun inançlarımız değildir.
Her inanca özgür bir şekilde istediğimiz gibi sahip olabiliriz.
Ancak sahip olduğumuz inançları aldığımız toplumun kültürü ile birlikte alarak yozlaşmamalıyız.
İnançlarımızı seküler toplum kuralları içerisinde Tanrı ile birey arasında bırakarak, Türk kimliği ve Türk kültürünü siyasi ve sosyal hayatımızda etkin olarak kullanmalıyız.
Aksi durumda iddiasız, etkisiz ve anlamsız kuru kalabalıklara dönüşürüz ki çok küçük mikro gruplar bile milyonlarca insanı etkisi altına alabilir.
Çok geriye gitmeye gerek yok.
Osmanlı tarihini iyi bilenler Türk devlet geleneğinin bozulması ve Türk kültüründen uzaklaşılması sonucunda; 20 milyon kilometrekarenin üzerinde toprağa sahip olan ve 17. yüzyılın sonuna kadar kendisini dünyanın en büyük devleti olarak gören Osmanlı-Türk İmparatorluğu yok olmuştur.
Aslında Türk kimliği konusunda arıza çıkaranlar enternasyonelcilerdir.
Tabii Cemil Meriç’i hatırlamak gerekir.
Ne diyor?
“İzimler idrakimize giydirilmiş deli gömlekleri.”
Yani aklımızı kullanamıyorsak hareketlerimizi başkaları yönlendirir.