CENGİZ DAĞCI

31 Ağustos 2018 16:00 Murat Gedik
Okunma
82
CENGİZ DAĞCI

CENGİZ DAĞCI

Murat GEDİK


“Bir milletin tarihini tarihçiler yazmazlar; milletin ressamları, yazarları, bestekârları, mimarları yazarlar.”  diyor Cengiz Dağcı. Konuyu tarihçilerin ilmî bakışı yönünden ele almazsak; çok isabetli, tarihe mal edilecek bir söz. Kısacası “aydın aydın olması lazım ki” milleti eserleri ile geçmişten geleceğe taşıyabilsinler. “Sanatlar arasında en büyüğü ve en önemlisi yazılı sanattır. Bir millet kendi varlığını edebiyatta bulur ve varlığını kendi edebiyatıyla ifade eder.”
Romanlarıyla ün yapmış olan Türk dünyasının önde gelen yazarlarından Cengiz Dağcı Kırım Türklüğünün (Kırım Tatarları) kıtlık, zulüm, sürgün, soykırım ve nihayetinde topraklarından uzak düşmeyi bizatihi yaşamış bir yazardır. Belki de onun eserleri olmasaydı Kırım Türklerinin yaşamış oldukları Türk insanı tarafından bu kadar bilinmiş olmayacaktı. Yine o der ki: ”Kırım faciasının Türk dünyasına, özellikle Türkiye insanlarına, Balkan faciasının devamı olduğunu hatırlatmanın faydalı olacağı kanısındayım.”   Vermiş olduğu eserlerle bu düşüncesini hayata geçirmiştir. Mücadelesi Kırım Türkünün yaşadıklarını ve Rus emperyalizmine karşı haykırmakla geçmiştir.
Cengiz Dağcı Türkiye’yi hiç görmemesine rağmen eserlerini Türkiye Türkçesi ile yazmış olup Türk edebiyatına büyük katkı sağlamıştır. Onun diğer özellikleri ise Kırım Türkleri başta olmak üzere Sovyet Rusya yönetimindeki diğer Türk kavimlerinin II. Dünya Savaşı yıllarındaki trajedilerini de dünyaya duyurmuş, Kırım Türklerinin Sovyet sistemine geçiş trajedisini yansıtmış ve külliyatını milletinin yaşadığı trajediye ayırmış olmasıdır. Cengiz Dağcı Kırım Türklerinin millî hafızası olmak bakımından da önemlidir.
Cengiz Dağcı 1919’da Gurzuf’ta dünyaya gelir. Rus (Sovyetler Birliği) emperyalizmi onun hayatına âdeta yön verecektir. Emperyalizmin baskılarının yanı sıra kıtlık ve yoksulluk da hayatını etkiler. Kırım Pedagoji Enstitüsünde okurken 2. Dünya Savaşı çıkar. Babasının da suçsuz yere tutuklandığını yaşayan Cengiz Dağcı 3 ay sonra tekrar babasına kavuşur (1931). Dağcı 1940 yılında Rus ordusuna alınır, Kırım’dan böylece çıkar ve o toprakları bir daha görmez. Ukrayna Cephesinde Almanlara esir düşer (1941) ve Almanların insanlık dışı davranışlarını yaşar. Ona Almanların kurmuş oldukları “Türkistan ordusu”nda (Türkistan lejyonu) diğer esir düşmüş Türklerle görev verilir. Almanlardan Kırım’a dönme müsaadesi alsa da Dağcı yolların kapalı olması sebebiyle dönemez. Başta Varşova olmak üzere Polonya’nın çeşitli şehirlerinde bulunur. Burada sonradan eşi olacak Regina ile tanışır. Regina, Polonya’da işgalci Almanya ordu birliklerine karşı savaşan yeraltı gizli örgütü mensubudur.  Frankfurt/Oder’e yerleşen yazar burada faaliyet yürüten Kırım-Tatar Millî Komitesi ile irtibata geçer. Berlin’e gider, Berlin’de yayımlanan “Yaş Türkistan” gazetesinde çalışmaya başlar.  Berlin’de tekrar Regina ile buluşan Dağcı onunla beraber önce İtalya’ya geçer ve buradan sığınmacı olarak İngiltere’ye yerleşir.  2011 yılında Londra’da gözlerini dünyaya yuman Dağcı, Almanların işgali altında iken Kırım’a bir hafta uğrayabilmiştir (1942) ama bunu saymazsak 72 yıl boyunca sürgün hayatı yaşamıştır. Londra’da Türk Konsolosluğuna gitse de Türkiye’ye yerleşme imkânı bulamamıştır. Londra hayatı da çok zor geçer, önce aşçı yardımcısı olarak karın tokluğuna bir iş bulur ve böylece lokantacılığa kadar giden bir iş hayatı söz konusu olur.
Pek bilinmese de Cengiz Dağcı şiirle edebiyata başlamış ve daha sonra roman yazmaya başlamıştır. Ortaokulda iken Türk yazar ve şairlerinin kitaplarını okumuştur. Abdullah Tukay, Bekir Çobanzade ve Ali Şir Nevai bunlar arasındadır. Rus şairlerini de okuyan Dağcı, Dostoyevski’den etkilenir. “Korkunç Yıllar”, “Yurdunu Kaybeden İnsan”, “O Topraklar Bizimdi”, “Onlar da İnsandı” gibi romanlarıyla Kırım Türklüğünün yaşadıklarını dile getirmiştir. Ortaokulda şiirleri çeşitli dergilerde yayımlanır. İlk şiiri “Kış”,  “Gençlik Mecmuası’nda” (1936) yer bulur. Romanları gerçek olanları okuyucuya aktarmakta ve zaman zaman Cengiz Dağcı’nın bizzat yaşadıkları da yansıtılmaktadır. “Her romanımda ana kahramanı yaratmak istediğim zaman, kendi anam gelip durdu gözlerimin önüne. Annemin dramı dramların en büyüğü oldu benim için.”  diyerek romanlarında ne kadar gerçekçi konuların işlendiğini âdeta vurgulamaktadır.
Dağcı, yaşanan zulüm, sürgün ve soykırım gibi konuların dışında Türk milletine mensup olmayı da romanlarında işlemektedir. Dil konusu gibi, insanın varlığı için önemli olan konuları da işlemektedir. İnsanlık dışı anlayış olan her türlü emperyalizme karşı gelmektedir. Hem Rus emperyalizminin zulümlerini hem de Alman emperyalizmini işleyip ikisinin de kendi milletine zarar verdiğini anlatmaktadır. Türk ve Türkistan’dan söz edilmekte ve millet şuuru aşılanmaktadır. Korkunç Yıllar’dan: “Türk şiirleri antolojisi alarak yatağa uzandım. Kitabı açtım. Sayfaları çevirirken bir şiirin son mısraına gözlerim takıldı: Türk’üm ve düşmanım sana kalsam da bir kişi.” Yine aynı romandan: “Aranızda Tatar yok mu canım? Ayakta duran Kırgız: Tatar yok, diye söze başlamıştı. Deminki adam, başını gene oyundan kaldırmadan: Hep Türkistanlı, birader, dedi, bundan sonra Tatar, Kırgız yok, hep Türkistanlı... Geçen gün Berlin’den gelen Tokay Bey söylemedi mi bunu? Sen neredeydin? Hepimiz Türkistanlıyız, kan kardeşiyiz diye ne güzel sözler söyledi. Baba adam ha!”
Şiirlerinde de Türk ve Türkistan’dan bahseden yazar “Veriniz Atamın Kılcını Bana” (1942) adlı şiirinde şöyle der: “Veriniz! Kudretli deryadır gönlüm, / Türkistan yok diye bağıran o kim? / Kanını seven kureşçi bir Türk’üm. / Veriniz atamın kılıcını mana!” “Ant” (1943) şiirinde ise ilk dörtlük şöyledir: “Adımız şanımız Türkistan olduktan sonra / Türklük yolu nam ve şan ile dolduktan sonra niçin bu ulu yolda yürümeyecek / güreşip, savaşıp türküler söylemeyecektir.” 
Yirminci yüzyılın en büyük facialarından biri olan Kırım Türklerinin faciası Cengiz Dağcı sayesinde edebiyatla haykırılmıştır. Eserlerinde Türkiye sevdasını da dile getiren Cengiz Dağcı Türkiye’ye de gidip yerleşmek istemiş fakat mümkün olmamıştır. Anamın dili diyerek eserlerini Türkiye Türkçesi ile yazmış ve Türk olan her şeye hassasiyet ile yaklaşmıştır. 1982’de İngiltere`de evinin bahçesine iki çiçek alır, ismini bilmediği çiçekler Türkiye’den gelmişlerdir. “Türkçe isimlerini bilmediğim iki çiçek ektim üç yıl öncesi karşıki çitin dibine. Çiçekçinin verdiği malumata göre Türk çiçekleriymiş; Türkiye'den getiriliyormuş. Yerden yarım metre kadar yüksek, eğreltileri hatırlatan koyu yeşil yaprakları arasındaki dalların ucunda zurna biçiminde çiçekleri pembemsi kızıl. Bahçemin en güzel yerine ektim. Geçen yılın yazı ilk kez çiçeklendiler. Çiçeğin ismini öğrenirim diye tanıdıklara sordum soruşturdum; bilen bir kimse çıkmadı. Nihayet kütüphanede çiçek kitapları arasında Latin ismini buldum: incarvillea delavayi- burada gloxinia denen çiçeğin benzeri. Ama ismi önemsiz. Çiçekler Türk çiçeği; bu yetiyor bana. Yaz boyu her akşam suladım, üzerlerine eğilerek okşadım; okşarken akrabayız, kardeşiz diye fısıldadım bile çiçeklere.”
1987 Aralık ayının soğuk bir sabahı o yine Türk çiçeklerini düşünür: “Geceleyin ayaz bastı; sıfırın altında altı derece. Sabahleyin bahçeye çıktığımda çimlik, gümüşsü kırağı örtüsüyle örtülüydü güneş ışınlarında. Dosdoğru Türk çiçeklerine yöneldim. Soğuğa dayanıklı olduklarını bilmeme rağmen, üzerlerini saman çöpleriyle örttüm. Kimbilir, geceleyin ayaz basar belki gene. Ya da kar yağar. Üşümesinler benim Türk çiçeklerim.”
Cengiz Dağcı Kırım Türk’ünün faciasını dile getirmiş, bu eserlerle bütün insanlık ve özellikle Türklük onca facialarından birini daha da yakından öğrenme fırsatı bulabilmiştir. Şiirle başlamış, romanlarıyla ün kazanmış ve bunların yanında hikâye ve hatıralar da yazmıştır. Her Türk’ün okuduğunda içi kan ağlar, ne de olsa söz konusu olan Türk çiçekleri…
Aslında tek roman olup yayıncının isteği üzerine “Korkunç Yıllar” ve “Yurdunu Kaybeden Adam” diye yayımlanan romanlar beyaz perdeye “Kırımlı” adı ile film olarak aktarılmıştır.
Geç de olsa 1993 – 2009 yılları arasında Cengiz Dağcı ödüllere layık görülmüş ve Türkiye’ye davet edilmiştir. Türkiye’yi bu davetlere rağmen hiç görememiştir.