BAŞKANLIK VE DESPOTLUK

28 Mayıs 2015 18:05 Mehmet Özgedik
Okunma
1069
BAŞKANLIK VE DESPOTLUK


  BAŞKANLIK REJİMİ
  Başkanlık rejimi, şu hukuki temeller üzerinde oturur:
  1.Devletin yürütme gücünün başında “devlet başkanı” bulunur.
  2.Başkan, seçimle belirlenir.
  3.Başkanlık rejiminde yürütme, yargı ve yasama güçleri keskin çizgilerle ayrılır.
  4.Yürütme organı, yasama ve yargı güçlerinin denetimindedir.
  Bunların yanında başkan, yürütme yetkisini kullanırken mutlak bağımsız değildir; yasama ile iş birliği yapmak, yasama gücünün tasvibini almak mecburiyetindedir. Mesela; Genelkurmay Başkanını tayin etme yetkisine sahiptir. Ancak bu yetkisini doğrudan doğruya kullanamaz; yasamaya teklif eder, oradan tasvip görürse tayin gerçekleşir. Demek oluyor ki başkanlık sisteminde başkan, yetkilerini doğrudan doğruya kullanamamaktadır. Ayrıca bütün işlemleri yargı denetiminin dışında değildir. Başkanlık sisteminin beşiği olan ABD’de sistem böyle çalışmaktadır.
 
  TÜRK GELENEĞİ
  Türkiye,1876 yılına kadar mutlakiyetle yönetilmiştir. 1876-1922 yılları arasında -kesintiler olsa dahi- meşruti demokrasi vardı. 1923 yılında itibaren cumhuriyetle yönetilmektedir. Cumhuriyet’le beraber rejim tartışmaları da başlamıştır. Son günlerde Türk usulü başkanlıktan söz edilir olmuştur. Bu bakımdan Türk devlet yönetim anlayışını, kısaca, gözden geçirmek gerekir.
  Cumhuriyet’ten önceki Türk devletlerinin başında kağan, hakan, han, padişah, sultan, şah vb. unvanları taşıyan kişiler bulunurdu. Devlet başkanı olmak hakkı belli bir sülaleye veya aileye aitti. Devrine göre bu durum meşruydu. Devlet başkanları yürütme, yasama ve yargı güçlerini elinde bulundururlardı. Ancak bu yetkilerini “layüsel” kullanamazlardı. Eski Türklerde Tanrı’nın kut verdiği ailenin mensubu kağan olabilirdi. Danışma meclisleri vardı. Ülkeyi gereği gibi yönetemeyen kağanlar için “Kut’u elinden alındı.” denerek tahttan indirilmesi hak olurdu. Hiçbir kağan töreye aykırı davranamaz, kural koyamazdı. Bu gelenek, İslamiyet’ten sonra İslami kurallar da eklenerek devam etmiştir. Cihana hükmeden Osmanlı padişahları da bu geleneğin dışına çıkamamıştır.
  Demokrasiye geçilene kadar Türk devletlerinde devlet teşkilatını kurallara bağlayan anayasalar yoktu.  Ancak töre ve dinî kurallar yönetenleri bağlamaktaydı. Türk devletlerinde teamüller son derece bağlayıcıydı. Kanuni, donanmanın başına getirmek istediği Barbaros Hayreddin Paşa’ya paşalık unvanı vermemiş, sadrazamının yanına göndermiştir. Çünkü paşalık unvanını vermek yetkisi, teamül olarak sadrazamın yetkisindeydi. Padişah, isterse bu teamüle uymayabilirdi fakat nizam bozulurdu. Bunun yanında padişahlar; yargıya ve eğitim kurumlarına müdahale edememişler, hatta ettirilmemişlerdir.
  Şüphesiz eski Türk devlet geleneğinden istifade edeceğimiz çok hususlar bulunmaktadır. Fakat şeklinin değil, ruhunun dikkate alınması gerekmektedir. Bunlar da yönetimde adaleti sağlamak, hukukun üstünlüğünü gözetmek olmalıdır. Artık tek adamlık yönetim devri bitmiştir. Bu bakımdan Cumhuriyet’in kuruluş yıllarındaki karizmatik liderlik de örnek alınamaz. Günümüzde esas olan, devletin kurumları ve bu kurumların hukuka uygun işletilmesidir.
 
 
  TÜRK USULÜ BAŞKANLIK
  Rejimler ve hukuk evrenseldir. Uygulamalarda nüansların bulunması bu kuralı değiştirmez. Ne demokrasi ne de başkanlık sistemi bizim icat edip uyguladığımız rejimlerdir. Batı dünyasında uygulanmış, orada geliştirilmiştir. Biz de onlardan öğrendik. Bu ayıp bir şey değildir. Milletler,başka milletlerin tecrübelerinden istifade ederler. Bunun için “bize göre demokrasi” olmadığı gibi, ”bize göre başkanlık” da olamaz. Kaldı ki sistem değişiklikleri, olağanüstü hâllerin sonunda oluşan ihtiyaçtan doğar. Parlamenter rejimin aksayan tarafları vardır diye başkanlık sistemine geçilemez. Yarın o başkanlık rejiminin de iyi çalışmadığı görülünce yeni bir rejim tartışması ortaya çıkar. Bir sistemde aksayan taraflar varsa giderilir, topyekûn rejim değiştirilmesi, yeni bir tartışmayı doğurur ve ülke yazboz tahtasına döner.
   Ülkemizde rejim değişikliğini gerektirecek bir durum olmadığı gibi, başkanlık sistemi devlet yapımıza uygun düşmemektedir. Başkanlık sisteminin uygulandığı ülkeler eyaletlerden oluşmaktadır. Başkanlık sistemini başarı ile uygulayan devlet, ABD’dir. ABD, çeşitli devletçiklerin birleşmesinden meydana gelmiştir. Kuruluşunda federalizm vardır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti ise kuvvetli Osmanlı merkeziyetçiği geleneğine dayalı olarak üniter yapı üzerinde kurulmuştur. Türkiye’nin eyalet sistemine dayalı bir yapıya dönüşmesi parçalanması için ilk adımdır. Nitekim bazı Batılı devletler bunu arzulamaktadır. Dün “Amerikan dayatmasıdır.” denen sisteme, bugün “Güçlü ülke olmamız için başkanlık sistemi şarttır.” Demek, hem inandırıcı olmaz hem de şahsi ikbal niyetlerini çağrıştırır.
  Başkanlık rejimini getirmek için Anayasa’yı değiştirmek gerekir. Zor iştir ancak başkanlık sisteminin olmazsa olmaz şartlarını -ki parlamenter sistem için de gereklidir- altyapısını oluşturmak mümkündü:
  1. Son derece antidemokratik ve darbe ürünü Siyasî Partiler Kanunu ile Seçim Kanunu değiştirilebilirdi.
  2.Fırsat doğmuşken yargı bağımsızlığı Anayasa teminatına alınırdı. Adalet Bakanı ve memuru yargının dışına çıkarılabilir, yargıç teminatı getirilebilirdi.
  Bunları yapmak varken yapılmadığına göre Türk usulü başkanlığı savunmak; daha ileri demokrasiye geçmek için değil, ülkeyi tek adam yönetimine teslim etmek için olabilir.
 
  BAŞKANLIK VE ZİHNİYET MESELESİ
  Başkanlık sistemini AKP, daha doğrusu Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan istemektedir. Sayın Erdoğan’ın Osmanlı eyalet sistemine benzer bir idari bölünme istediği de bilinmektedir. Rejim değişikliği için meydan meydan dolaşmakta, ettiği yeminini hiçe sayarak muhalefete çatmakta, mahiyetini kendisinden başka kimsenin bilmediği Anayasa değişikliği için 400 milletvekili talep etmektedir. Dün Amerikan dayatması dediği sistem için oy istemekte, parlamenter sistemi devrinin kapandığını –Anayasa’ya rağmen- söyleyebilmektedir. Getirmek istediği sisteme de Türk usulü başkanlık adını vermektedir. Sistemlerin yemek çeşidi olmadığını “Trabzon usulü yağlı” yapmaya benzemediğini anlatmanın mümkün olmadığı bilinmektedir. Aslında nasıl bir başkanlık modelini arzuladığı, Anayasa’nın hangi maddelerinin değiştirilip hangi maddelerin ilave edileceği söylenmemekte, dibi doruğu belli olmayan bir başkanlık sistemi savunulmaktadır. Ancak bir mülakatta verdiği cevaplar, getirilmek istenen sistem hakkında ipuçları vermektedir:
  Soru: Başkanlık sisteminin çözülebileceği en önemli sorun nedir?
“Şu anda inanın bir patinaj yapıyoruz.(…)Niye? Çünkü birileri âdeta böyle gelip bileklerimize zincirli kulp takıyor, orada sizi olduğunuz yerde patinaja mahkûm ediyor. E şimdi(…)karar alma süreci hızlanırsa(…) 2023 hedeflerini yakalama yolunda çok daha süratlı gideriz.
(…Adam yatırım yapacak ama kuvvetler ayrılığındaki kargaşadan(?) dolayı yargı tarafından önü kesilmiş.(…) Somut olarak Galataport meselesi.”(Parantez için soru işareti tarafımızdan konmuştur.)
  Soru: Başkanlık sistemi olursa kontrol mekanizmaları nasıl çalışacak? Kafanızdaki başkanlık modelinde nasıl bir meclis düşünülüyor?
“Parlamento elbet denetler. Şu anda Amerika’da iki kamaralı yapı var. Orada 2 yılda bir değişen sistem olmamış olsa Sayın Obama çok daha rahat sürecini devam ettirebilirdi. Değişince(…) Cumhuriyetçiler çoğunluğu elde edip Obama’yı karar çıkaramaz duruma getiriyor. Bu da istikrar ve güveni zaafa uğratır. Parlamentoda çoğunluk sizin yanınızda değilse her zaman önünüze engeller gelebilir.(…) Bizim 330’u aşan milletvekiline sahip olduğumuz dönemler oldu. Peki rahat çalışabildik mi? Çalışamadık.”(Soru ve cevaplar Haber Türk gazetesinden alınmıştır.)
  Bu çelişkilerle dolu cevapları uzun uzun tahlil etmeye gerek yoktur. Ancak nasıl bir sistem istediğinin şifrelerini görebilmekteyiz:
  1. Devlet, kurumlarıyla vardır. Kurumlar arasında uyumu sağlayamayan “devletin ağır işlemesi”nden şikâyet eder. “Karar alma sürecinin hızlandırılması”ndan amaç “Ben karar veririm, kurumlar da uygular.” demektir.
  2. Yargının yürütmeyi denetlemesinden hoşlanmamaktadır. Getirilecek yeni düzenlemeyle yargı denetimi kaldırılmamakla beraber, geniş ölçüde kısıtlanacağı anlaşılmaktadır.
  3. Meclis denetimi laftan ibarettir. Kendisine mutlak bağlı grubun çoğunlukta olduğu bir Meclis amaçlanmaktadır.
  Bu düşüncelerde demokrasiyi arayamayız; çünkü hukukun üstünlüğüne yer yoktur.
 
   SONUÇ
  Önümüzdeki seçim, Türk milleti için varlık yokluk seçimidir. Ne olduğu açıkça belli olmayan başkanlık sistemi hakkında satır aralarını okuyarak çıkarılabilecek sonuç, tek adam yönetimidir. “Benim memurum benim vücut dilimi anlayacak, hukukun üstünlüğü diye bir şey çıkardılar. Bana takoz oluyorlar…” gibi sözleri sarf eden, hâkimi, savcıyı meydan nutukları ile tehdit eden, “Geç kaldılar.” diye yargıya talimat veren, teamülleri değil, Anayasa’yı bile kaale almayan biri, başkanlık sisteminde, devlet başkanı olmaz, despot olur. Bütün tiranlar, diktatörler, despotlar dini istismar ederler. Sıkıştığı zaman Stalin bile etmiştir. Muaviye, Kur’an sayfalarını mızraklara astırmıştır. Amaç, kendini meşrulaştırıp halkın mutlak itaatini sağlamaktır. Mutlak itaatin olduğu yerde hür iradeye yer yoktur. Hür iradenin olmadığı yerde ise demokrasiden söz edilemez.
  Dünya tarihi bize göstermiştir ki tek adam yönetiminin sonu hüsrandır, yıkımdır, gözyaşıdır. Türk milletinin despotluğa ve despotlara imkân ve fırsat vermeyeceğini ümit etmekteyiz.