OSMANLI, MİLLÎ DEVLET, FEDERALİZM VE ERDOĞAN

09 Haziran 2014 13:12 Mehmet Özgedik
Okunma
3245
OSMANLI, MİLLÎ DEVLET, FEDERALİZM VE ERDOĞAN

 
 
  OSMANLI DEVLET YAPISI
  Osmanlılara gelinceye kadar, eski Türklerde devlet yapısı bir çeşit konfederalizme dayanıyordu. Böyle bir devlet yapısının ülkenin parçalanmasına ve dağılmasına yol açtığı Türkiye Selçuklularının son döneminde anlaşılmış fakat hayata geçirilememişti. Osmanlılar, başından beri konfederal veya federal yapıya izin vermemişler, ülkenin hanedan ailesinin mülkü olduğunu kabul etmişlerdir.
  Osmanlı Devleti, Fatih döneminde klasik yapısına kavuşmuş ve bu yapı devletin yıkılışına kadar muhafaza edilmiştir. Buna göre  ülke hanedan ailesinin değil, padişahın mülküdür. Yönetim mutlak olarak merkezde toplanmış olup tek elden(padişah) tarafından tayin ve tespit edilmektedir. Taşradaki yöneticileri merkez tayin etmekte olup saraya mutlak olarak bağlı isimlerden seçilmektedir.
  Bazı vilayetlerin özel statülerinin bulunması bu kuralı bozmamaktadır. Kırım Hanlığı ve Hicaz Emirliği gibi birimlerin yönetimi bu özel statü içinde bulunmaktadır. Ancak bu birimlere tayin edilecek şahıslar bizzat saray tarafından seçiliyor, gerektiği zaman da azlediliyordu. Hatta bazen siyaseten katl ile cezalandırılıyordu.
  Bütün Türk devletlerinde olduğu gibi Osmanlılar da hâkimiyetleri altına aldıkları etnik unsurların diline, dinine, kültürüne karışmamışlardır. İmparatorluk çok milletli çok etnik unsurlu bir toplum yapısına sahip olduğu için bu durum tabii idi. Fakat devletin iletişim ve kayıt dili, Selçuklular hariç, Türkçe olup yönetim anlayışı mutlak merkeziyetçi idi.
  Osmanlı eyalet sisteminin(büyük vilayet, beylerbeylik) muhtariyet(özerklik)le bir ilgisi bulunmamaktadır. Nitekim özerk vilayetler meselesi, II. Meşritiyet’te gündeme gelmiştir. Anglo-Saksonlar(İngiltere, ABD)’ın belirgin olarak etkisi altında kalan Prens Sabahattin tarafından ademimerkeziyetçilik(desantralizasyon) adı altında işlenmiştir.*  Zamanında taraftar bulamamış, devletin dağılmasına yol açacağı düşüncesi ile karşı çıkılmıştır. İttihat ve Terakki merkezin güçlendirilmesi için gayret etmiştir. Burada dikkat çekici olan şudur: Osmanlı Devleti’nin parçalanması için gayret gösteren büyük güçlerin hepsi ademimerkeziyetçiliğe dayalı eyalet sistemini Osmanlı Devleti’ne kabul ettirmeye çalışmışlardır.
  Millî Mücadele’den sonra Cumhuriyet ilan edilmiştir. Cumhuriyet’le devletin yapısı millî devlete, üniter yapıya dayandırılmıştır. Bir imparatorluk olan Osmanlı Devleti’nde halkın adı yoktu. Bu coğrafyayı vatan yapan ve devleti kuran Türk milleti, unsurlardan biri olarak kabul ediliyordu. Müslim, gayrimüslim herkes Osmanlı olarak isimlendiriliyordu. Millî devlet kurulduktan sonra Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına –tabii olarak-  Türk milleti denmiştir.
 
  “ZEHİRİ ALTIN TAS İLE SUNARLAR”
  Yeni kurulan millî devleti zaafa uğratarak parçalanması için bazı gayretler görülmüş ise de başarıya ulaşamamıştır. Fakat tehlike her zaman mevcut olmuştur. Soğuk savaş döneminde Türkiye’ye ihtiyaç duyan Batılı büyük güçler, Türkiye’nin ayrışması konusundaki gayretlerini dondurmuşlardır. Bu bakımdan özerklik tartışmaları yapılmamış, ülkenin toprak bütünlüğü –sözüm ona- NATO şemsiyesi altında korunmaya çalışılmıştır. Uzun süre millî devlet yapısını tehdit eden ciddi hareketler ortaya çıkamamıştır.
  Bu durum, ANAP iktidarına kadar devam etmiştir. Sovyetler Birliği’nin dağılması ile Soğuk Savaş dönemi sona ermiş, herkes esas pozisyonuna dönmüştür. Bu dönemde PKK’nın silahlı bölücü faaliyetleri de ortaya çıkmıştır. Özerklik tartışmaları, Turgut Özal’ın mahallî idareleri güçlendirmekle ilgili çıkışından sonra yavaş yavaş başlamıştır. Türkiye’nin Avrupa Birliği(AB)’ne tam üyelik başvuruşundan sonra hız kazanmıştır.
  Batılı büyük güçler  -başta ABD olmak üzere- kendilerinin dışında güçlü merkezî yönetimleri istememekte, küçük birimlere ayrılmış gevşek bağlarla merkezî yönetime bağlı devletler arzulamaktadırlar. İhraç malları da demokrasi, insan hakları, mahallî idarelerin güçlendirilmesi, piyasa ekonomisinin uygulanarak devletin sanayiden çıkarılması gerektiği gibi düşünceler olmuştur. İçeride de önemli taraftar bulmuştur. Batı’nın meccani ajanları, ütopik demokratlar, bölücüler, siyasi ümmetçiler gibi güçlü merkezî hükûmete, millî devlete, üniter yapıya karşı olanlar tarafından hararetle karşılanmış ve bu düşünceler desteklenmiştir.
  Adalet ve Kalkınma Partisi(AKP)’nin iktidara gelişine kadar, bu düşüncelerin devlet katında pek itibar gördüğü iddia edilemez. Gerçi Turgut Özal, federal sisteme yatkın olup sık sık gündeme getirmekte, fakat genel kabul görmemekteydi. AKP, kuruluşundan itibaren Batı ile sıkı dayanışma içinde olmuş, iç ve dış politikasına Batı’ya endekslemişti. Batı kendi çıkarlarına engel gördüğü birimleri pasifize etmek, AKP de Türkiye’ye yeni şekil vermekte zorluk çıkaracak kurumları devre dışı bırakmak istiyordu. Amaçların kesişmesinden doğan bir iş birliği ortamı oluşmuştu.
  AKP bir siyasi parti olmakla beraber, sosyolojik cemaat niteliği taşıdığından, genel başkan olan Recep Tayyip Erdoğan’ın düşüncelerinin temel alınmasını normal görmek gerekir. Esas itibarıyla düşünceleri de parti programına yansımıştır. Bu bakımdan Erdoğan’ın devlet yapısı, rejim ve Cumhuriyet’le ilgili düşüncelerini gözler önüne sermek gerekir.
 
   ERDOĞAN VE DEVLET YAPISI
  Recep Tayyip Erdoğan’ın nasıl bir Türkiye düşündüğünü “Yeni Arayışlar 2. Cumhuriyet Tartışmaları”1 adlı kitaptaki mülakatında görmekteyiz. Erdoğan’ın idari yapı anlayışının temelini oluşturan yönetim anlayışına da kısaca göz atmak durumundayız.2
  Yönetim Anlayışı
1.  Demokrasi kavramını nasıl değerlendiriyorsunuz?
“Demokrasi bugüne kadar bazen amaç bazen ise araç olarak görülmüştür. Hem amaç hem de araç olarak yorumlayanlar da olmuştur. Bize göre ise de demokrasi ancak bir araçtır. Hangi sisteme gitmek istiyorsanız, bu düzenlerin seçiminde bir araçtır.(…) Bugün ülkemizde demokrasi bir amaç olarak yorumlanıyor. Ve bu amaç olarak görülen demokrasi, ne yazık ki bugün Türkiye’de totaliter bir yapıyı gündemde tutuyor.”3
2.  Demokrasi araç olarak görülürse iktidara seçimle gelen bir totaliterliği nasıl önleyebiliriz?
“Halka rağmen iktidar olunamaz.(…) Eğer halk totaliter bir rejimi istiyorsa buna saygı duymalıyız. Ama rejim geldi ve halk bundan memnun değil, bunu değiştirecek olan yine halktır.”4
3.  Kemalizm kendini yenileyebilir mi?
“…Türkiye Cumhuriyeti katı bir üniter anlayışa sahip olmuştur. Her konuda “tekçi” olmuştur.(…) Türkiye din konusunda da aynı anlayışı seçmiş; kendisine din olarak “Kemalizm”i almış ve başka hiçbir dine hayat hakkı tanımayarak kitlelere zorla dikte etmiştir.”5
“…Ne yazık ki Türkiye’nin 70 yıllık tarihi boşa harcanmış bir zamandır. Bu süre içinde halkın refah seviyesi, diğer dünya devletleri ile eşit oranda artmamıştır. Temel hak ve özgürlükler konusunda Türkiye hâlâ üçüncü dünya ülkesidir. Her sene ilgili dünya örgütlerince azarlanmaktadır.”
“Türkiye Cumhuriyeti 1923’ten bu yana sürekli olarak bir gerileyişin içindedir.”6
“…Millî bütünlüğümüz tehlikede”dir. (…) Resmî ideoloji ırkçı bir kişilik taşıyor, bu yapısıyla da millî bütünlüğü koruması mümkün değildir. Şu anda Türkiye Cumhuriyeti’nde 27 etnik grup yaşamakta. Bu 27 etnik grubun da varlıklarının tanınması gerekmektedir. ”Türkiye Türklerindir.” gibi tezler de yanlıştır. Türkiye, Türkiye’de yaşayan herkesindir. Bir inanç birlikteliği bu insanların birlikteliğini sağlayabilir.”7
4.  Başkanlık sistemi için neler söyleyeceksiniz?
“Türkiye şimdilik buna hazır değil. Başkanlık sisteminin ortaya çıkışı bir özentinin sonucu ya da Amerikan emperyalizminin bize bir tavsiyesi… Bunun oluşması için siyasette serbest piyasanın oluşması lâzım.”8
  Erdoğan’ın düşünceleri böyledir. Tartışılması gerekmektedir. Fakat esas konumuz bu olmadığından okuyucunun günümüzdeki uygulamaları ile kıyaslayıp değerlendirmesine bırakıyoruz. Erdoğan’ın devlet yapısı anlayışının bu temeller üzerinde yükselttiğini belirtmekle yetinmek durumundayız. Ancak Cumhuriyet’in kaydettiği başarıları ve temel ilkelerini toptan reddettiğini de görmekteyiz. Erdoğan’ın Kemalizm ile kastettiği Cumhuriyet’in temel ilkeleri olup bu ilkelere halka rağmen benimsenmiş ve halka zorla kabul ettirilmiştir.
 
  Nasıl Bir Devlet Yapısı?
  Recep Tayyip Erdoğan, bahse konu mülakatında, devletin yapısı hakkında bir isimlendirme yapmamakta, fakat cevaplarından nasıl bir devlet yapısını hedeflediği anlaşılmaktadır:
1.  Ülke içindeki bazı gruplar millî yapı içinde kalmak istemezlerse ne olacak?
“Onun kararını yine halk verecek.”9
  2. Kürtler “Biz ayrı yaşamak istiyoruz.” derlerse ne düşünürsünüz?
“Bu durumda belki Osmanlı eyaletler sistemi benzeri bir şey yapılabilir.”10
2.  Bağımsızlık isterlerse…
“Bu toprak üzerinde böyle bir bağımsız yapıyı kurma kudreti varsa kurar. Ama kudreti yoksa…”11
  4. Buna hakkı var mıdır? Kudreti olmayabilir…
“Bu hakkı kimden isteyeceği önemlidir.”12
  5. Hak istenmez. O hak meşru mudur?
“Coğrafi bütünlük içinde evet, ama coğrafi ayrılık içerisinde hayır.”13
  6. Coğrafi bütünlükten amaç Misak-ı Millî sınırları mıdır?
“Ona orda hudut tayin edemem.”14
  7. Bağımsızlık hakkının meşru olmadığını mı söylüyorsunuz?
“Eyaletler tarzı bir sistem içinde olabilir diyorum.”15
  8. Yani bağımsız bir devlet olarak tasarlayamam, diyorsunuz.
“Tasarlayamam. Çünkü bu coğrafyanın mücadelesini veren sadece Kürtler olmamıştır ki…”16
  9. Bu ülkede yaşayan bazı grupların bağımsızlık taleplerini meşru buluyor musunuz?
“Onu meşru olarak görmüyorum.”17
  10. Millî tanımı ümmet kavramı ile çelişmiyor mu? Ülkedeki çeşitli etnik ve dinî grupları hem ümmet çerçevesinde hem de millî devlet içinde nasıl düşünebiliyorsunuz?
“Ümmet kavramı içinde düşünmüyorum ki, İslam’ın devlet planı içinde düşünüyorum.” Adil düzen” diye tanımladığım bir devlet çerçevesinde ele alıyoruz. Ümmetin içinde zaten Hristiyan’ın, Yahudi’nin olması söz konusu değil. Ama bu ümmet, Hristiyan’la da Yahudi’yle de kendi hukuklarını belirleyerek yaşayabilir.”18
  11. Değişim ve II. Cumhuriyet tartışmalarının dayanaklarının değerlendirilmesi konusunda sorulan soruya verdiği cevabın bir bölümü şöyledir:
“Kavram(değişim) bizim üretimimiz olmayıp dışımızdan bir oluşumun bize dayatmasıdır.”
“Batı her ne kadar dün ‘Demokrasi insanlığın ulaşabileceği en faziletli sistemdir.’ demişse de bugün, demokrasi de dâhil bütün sistemlerde bir tıkanma vardır. Batı kendini yenileyebilmek için yeni kavramlar üretmektedir. En son üretimleri ise budur.”
“Bu özellikleri ile ve radikal değişimcilerin söyleyiş biçimleri ile ‘değişim’ yeni bir din söylemidir. Çünkü insanları kalın çizgilerle en üst belirleyici olarak ‘değişimden yana olmak’ ve ‘değişime karşı çıkmak-statükoculuk’ biçiminde ikiye ayırmaktadır. Oysa biz Müslümanlar için din ‘İslam’dır. En üst belirleyici İslam’ın ilkeleridir. Her şey ona göre belirlenir.”19
  12. İnsanların benimsemiş oldukları hukuk anlayışından(pozitif hukuktan) ayrılıp başka bir hukuk sistemini(İslâm hukukunu) benimsemeleri çok kolay ve mümkün müdür?
“İnsanların benimsedikleri bir şeyi terk etme şansı niçin olmasın?(…)Eğer bugünün Türkiye’sinde yaşayan sözüm ona Laikliği benimsemiş insanların, bu anlayışı terk edip İslami bir anlayışa ve hukuka geçmeleri mümkün müdür diye sormak istiyorsanız(…) 200 yıl önce hangi hukuk sistemi içinde yaşıyorlardı? Bugünkü hukuk sistemini kabullenmeleri ve adapte olmaları nelerin pahasına, hangi yöntemlerle gerçekleştirildi?(…) Türkiye’deki insanların hemen hemen tamamı(…) zaten Müslüman’dırlar. Ancak bu özelliklerini ortaya koymaları engellenmiştir. Cebrî yollarla bastırılmıştır. Eğer insanların beyinlerindeki ipoteklerini kaldırırsak onlar kendiliğinden İslam’ı seçeceklerdir.”
“Bir fazilet rejimi olarak takdim edilen demokrasinin ana özelliği çoğunluğu elde etmektir. Yani %51, %49’a tahakküm eder. Oysa bize göre %99’un %1 üzerinde dahi tahakküm kurma hakkı yoktur.”20
 
Mülakattaki cevaplar arasındaki tezatların, tutarsızlıkların belirtilmesinin önemli olduğu düşünülebilir. Bunlara ek olarak iktidardaki uygulamaları ve beyanatını bu mülakat çerçevesinde değerlendirmek de gerekebilir. Ancak bu hususlar yazının konusu değildir.
Gelecek sayıda, bahse konu mülâkattan hareketle Erdoğan’ın millet, devlet ve yönetim anlayışları kategorik olarak belirtilmeye çalışılacaktır.
 
Dipnotlar:
*Prens Sabahaddin, Türkiye Nasıl Kurtarılabilir? Ve İzahlar, Ankara, 1999. (Sabahaddin’in prensliği Batılılarca uydurulmuştur. Osmanlı hanedan kurallarına göre hanım sultanların çocuklarının hanedanla ilgisi olmayıp prenslik vs. gibi unvanları bulunmamaktadır.)
1. Yeni Arayışlar, Yeni Yönelimler, 2. Cumhuriyet tartışmaları; Sever, Metin-Dizdar, Cem; Ankara, 1993.
2. Soruların önemli bir kısmı tarafımızdan özetlenmiştir.
3.  age.    s. 419
4.     “    s. 420
5     “    s. 420-421
6.     “    s. 421
7.     “    s. 422
8.     “    s. 431
9, 10.     “    s. 422
11, 12, 13, 14, 15, 16.  “    s. 423
17, 18.     “    s. 424.
19.     “    s. 427
20.     “    s. 431-432