DİNLEMEK VE ANLAMAK ARASINDA KUŞBAKIŞI SEYİR

09 Haziran 2014 16:37 Prof. Dr.Ayşe İLKER
Okunma
1495
DİNLEMEK VE ANLAMAK ARASINDA KUŞBAKIŞI SEYİR


Yabancı dil eğitimi verenler, Türkçeyi bir yabancı dil olarak öğretmek isteyenler ve de herhangi bir  Türk lehçesini  konuşanlara  Türkiye Türkçesi öğretmek isteyenler, modern çağların benimsenmiş şu yöntemini uyguluyorlar: Dinlemek-anlamak-konuşmak. Bazen “okumak-yazmak” bazen de  “okumak-anlamak-konuşmak-yazmak”  biçiminde değişse de bu fiillerin sırası, dinlemek ve anlamak, bir yabancı dili öğrenmede temel zihinsel fiiller olarak vazgeçilmez olarak kabul ediliyor. Öyle ya, önce dinlemelisiniz, sonra da anlamalı!
Hayf ki, ülke gemisinin yüzdüğü bütün sularda ve son yıllarda neredeyse her şey  “dinleme”ye takılmış hâlde; hem de bir yabancı dil eğitimi gündemde değilken! Bu takılmak fiilini hiç de argo olarak kullanmış değilim, hakikaten beynimizin hücrelerinde bu fiil çengellenmiş durumda. Nasıl çengellenmesin ki en sıradan, gündelik işlerden başka bir hayatı olmayan ve kimsenin etlisine sütlüsüne karışmayan adamlar bile, zihinlerinde böyle bir çengel taşıyorlar: Dinleniyor muyum? Aslına bakarsanız, Türkçenin “kulak kabartmak”, “kulağı kesik”, “kulak vermek” gibi deyimleri, dinlemenin önemini gösteriyor; ama “Bir söyle iki sus.” ikazı da anlamanın önemine mi atıf yapmaktadır acaba?
 Gerçek ve olumlu anlamından uzaklaşmış bir fiildir artık dinlemek. Öğrencilerinize, çocuklarınıza anlatacağınız ne çok şey vardır; onların dinlemesini ve öğrenmesini istersiniz; dinleyip anlayıp zihinlerinde bir sonuca, yoruma veya tahlile ulaşmalarını beklersiniz! Ama artık bu dinleme, o dinlemek fiili değil!
İnsanlar neyi dinler? Dinlenilecek nitelikteki konuşma nedir? Dinleyerek ortaya çıkan veriler kimin işine yarar?  Bunları elbette dinleyenler düşünmüştür, en azından bu fiili çok ileri teknolojik aygıtlarla yapanlar ve yaptıranlar, bu soruların cevabını vererek dinlemişlerdir. Ancak, şu soruyu sormamız gerekiyor: Birilerini dinlemek, gözetlemek, kişilerin mahrem alanlarına girmek için harcanan zaman ve para, anlamak için harcansa daha iyi olmaz mı? Daha dün, dinlendiği ve gözetlendiği için toplumun gözünde itibarsızlaştırılanlara karşı ”dinleme” eylemini kınayamayanlar,  meseleyi ne kadar anlamışlardır; itibarsızlaştırma sürecinde toplum içine çıkamayan/çıkarılamayan insanların karşı karşıya kaldığı derin ruhsal travmayı ne kadar kavrayabilmişlerdir? Bugün bana, yarın sana misali karşımıza durmadan “dinleme” kayıtları çıkıp duracak ve nereye kadar dinle(n)yeceğiz!
Dinlemenin günümüzdeki işlevi, anlamak için çaba sarf edilmediği müddetçe hep birilerini en zayıf noktalarından vurmak çabasıdır! Anlamadan dinlemeye devam edersek korkarım Türkiye bir körler-sağırlar ülkesi olmaya mahkûm olacaktır!
“Güvercin ürkekliğinde olmasın insanlar.”  diyen birine, ”Senin kasetin var!” mı diyeceğiz!
“Doğu Anadolu’dan koparılmak istenen bir vatan parçasıdır.” diyene “Takip ettiğin işlerin ses kayıtları elimizde.” mi denecek!
“Hür irademle doğruları söylemeye devam edeceğim.” diyen bir yazara, “Senin nerende hürriyet, şu kişilere yaltaklandığın günleri biliriz biz!” diye ahkâm mı kesilecek!
Hep galip gelme içgüdüsüyle etrafımızdaki bütün ağaçları budadığımızı, anlamaya ve anlatmaya çalışanları susturduğumuzu, karşımızda sadece başını eğerek dinleyenleri ve itaat edenleri istediğimizi fark etmezsek daha çok “dinleme”lere takılır gideriz;  anlayış, kavrayış, fehim ve feraset gibi insanlığın en yüce fiilleri ve erdemleri ise uzaktan seyreder durur memleketin ahvalini!
Buyrun dinleyin beyler! Konuşmayı sevmiyorum ama anlamak, öğrenmek ve yeni ufuklara kanat açmak için dinlemeyi ve okumayı çok seviyorum! Okumak da sessiz bir dinlemedir çünkü! Siz de sessizce okusanız ne güzel olur!