FELSEFESİZ OLMAK YA DA OLMAMAK!

18 Ocak 2021 11:12 Fatih OĞUZ
Okunma
102
FELSEFESİZ OLMAK YA DA OLMAMAK!

FELSEFESİZ OLMAK YA DA OLMAMAK!
Polonyalı Düşünür Leszek Kolakowski “Felsefenin kültürel işlevi, gerçeği ilan etmek değil, ‘hakikatin ruhunu’ ortaya çıkarmaktır. Bu şu anlama geliyor: zihinsel merakınızın asla uykuya dalmasına izin vermeyin. Açık ve kesin görünen mevzuları sorgulamayı asla bırakmayın.” der.
Sıkıntımız galiba “sorgulama” metoduyla ile ilgili edindiğimiz tecrübe şekli. Sorgulama ile korku birbiriyle sanıldığından daha bağlantılı. Little Albert deneyi koşullu korkuyu kanıtlayan bir uygulama. Bu deneye benzer 0-3 yaş döneminde birçok uyarılara maruz kaldık. O dönemdeki çocuklarda bariz açık olan merak dürtüsü aslında sorgulamanın çıkış noktası. Çocukların merak dürtüsünü uyarılarla denetim altına alarak koşullu reflekslere maruz bırakıyoruz. İnsanın psikolojisine yerleşen bu refleksler zinciri bizi son nefesimize kadar bir mekanizmaya bağlı tutacaktır.
Little Albert deneyinde kanıtlanan koşullu korku denetimi doğanın kanunu olan disiplin ile ilişkili olmadığını düşünüyorum. Jean Baudrillard simülasyon modellerinden söz eder. Doğaya yönelik her türlü manipülatif girişimler nasıl vahim sonuçlar doğuruyorsa doğanın disiplinine yönelik manipülasyonlar da feci sonuçlara neden oluyor. Örneğin monolog veya dikte tarzında dayatmalar, yaşam ve düşünce alanı daraltmalar, his ve tahayyül yetisini sindirmeler disiplin değil aksine disiplinin fıtratına aykırı işlemlerdir. Doğa kanunu denildiğinde aklımıza genel olarak acımasızlık veya vahşet geliyor: “güçlü olan güçsüzü yer!” Bu yargı zannımca insanların en büyük yanılgısıdır. Doğa kanununu oluşturan imtizaç disiplindir. Bu disiplinde “güçlü olan güçsüzü yer” değil “güç dengeleme” anlayışı belirleyici iradedir. Kuru bir yaprağın toprağa düştüğünde, göllerden göğe buharların uzandığında, bedendeki mikroskobik canlıların davranışlarında, mevsimlere göre bitkilerin hareketliliğinde, suların taşıp geri çekilmesinde ve daha nice doğa örneklerinde görebileceğimiz fenomenlere baktığımızda orada devasa kütleleri harekete geçiren değişimlerinin ilerlemesini ve gelişmesini izleyebiliyoruz. Dolayısıyla tüm canlılar biyolojik açıdan da bu iradenin muhatabıdır. İnsanın ise diğer canlılardan olan farkı bu iradeyi yönetebilmenin ve yönlendirebilmenin zekasını akla dönüştürebilmesidir.
“Hatice’ye değil neticeye bak.”, “Bu devirde işini görmek istiyorsan işini yarayabilecek her kişiyi her şeyi değerlendirmek zorundasın.” tarzında sözler en yakınımızdan tutun en uzağımızda bulunan kişiler tarafından işitmek mümkün. Simülasyonların derin tahakkümü altında olduğumuzdan ötürü de bu sözler kendi ağzımızdan veya kendi beynimizden geçirdiğimiz de oluyor. Bu anlayışın üstünlük kazanması “güç dengeleme”nin altüst olmasının yani imtizacın bozulmasının sonucudur. Felsefeyi yeniden tanımlayacak veya yeniden konumlandıracak değilim lakin kendi izlenimlerimden yola çıkarak diyebilirim ki felsefenin tarihsel görevi altüst olmuş güç dengelemenin tesisidir. İnsanlar koşullu korku denetiminin “gonk sesleriyle” zihnini uyanık tutmaya çalışmaktadır. Koşullu korku denetimine tabi olanlar yıkım ve tahrip gücüne; doğa disiplinine tabi olanlar ise inşa ve ihya gücüne yatkındır. Koşullu korkuyu fark eden kişi sorgulama iştiyakını ihtiyatlı hâle dönüşmesine sağladığında gerçekleri gölgeden çıkarabildiği gibi gerçeklerin üzerine düşen gölgenin var oluşunu gözlemleyebilecektir. Felsefe hakikatin var oluşunu gözlemlemesini bilir ve buradan da teoriler çıkarmasını zorlayan akıl kuvvetini yönetebilir. Toplumsal ilişkilerimizle ilgili karşılaştığımız her olguyla ilgili bağlam kurmak her kişinin zorunluluğunda demek doğru değildir lakin her kişinin sorumluluk alanındadır. Çağımızın akıl yönetimi salt bir zanaatın yeterliliğine yer vermemektedir. Multidisiplin, interdisiplin ve transdisiplin çalışmalara bakıldığında yoğunluk ve çeşitlilik ilkesi bu devirde birbirinden kopuk gelişmelerine fırsat bırakılmamakta. Tek nedene indirgemek yerine farklı nedenleri kategorileştirerek süreci koşut hâlinde tutmaya çalışılmakta. Merakımızın koşullu korku ile denetlendiğini fark ettiğimizde ortaya çıkacak olan sorgulama daha çok sınırsız bir hırsa dönüşebiliyor. Bu hırs gölgelerde kalan gerçekleri ortaya çıkmasını sağladıkça hırsın şiddetini de arttıracaktır. Bu artış gerçekleri gölgelerden çıkarabiliyor ama ne gölgenin varoluşunu gözlemleyebiliyor ne başka gerçeklerin üzerine düşmesini sezebiliyor ne de gölgeden çıkardığı gerçeğin önemini kavrayabiliyor çünkü o gerçek onun için artık önemsizleşiyor. Gerçekler önemsizleşince insanlar karanlıklarda iyi olmayı sadece bir egemenlik aracı olarak kullanıyorlar. Hâlbuki koşullu korkuyu fark eden kişi sorgulama iştiyakını ihtiyatlı hâle dönüşmesine sağladığında gerçekleri gölgeden çıkarabildiği gibi gerçeklerin üzerine düşen gölgenin var oluşunu gözlemleyebilecektir.
Spinoza “Ethica” eserinde “Aşırı derecede kibir ve aşırı derecede kendini aşağılama, aşırı derecede kendini bilmemedir.” der. İnsanın kendisini bildiğinde tüm aşırılığı çıplak gözle görebilme yetisine erişmesini olanak saydığımızda karşılaşabileceğimiz olgu muhtemelen şöyle olacaktır: Hakikatin gözlemlemesini veya sezmesini bilen, buradan da teoriler çıkarmasını zorlayan akıl kuvvetini de yönetebilir ya da yönlendirebilir. Doğa kanunuyla çatışmak yerine ortak çalışmayı sağlayacak imkânın önünü açacaktır. Bu noktaya kadar varlığını metafizik alanda tutmayı başaran felsefe, Kolakowski’nin ifadesinden yola çıkarak diyebilirim ki sinerjisini bu aşamadan sonra fizik kuralları içerisinde göstererek “hakikatin ruhunu” ortaya çıkarmaktan da kendini alıkoymayacaktır. Felsefe her şey demek değildir lakin içinde bulunduğumuz çağın denklem ve eşiğinde adımlarımızı sıklaştırdığımız Yeni Çağ’ı da kapsayan “güç dengeleme” sürecinde felsefe ile muhkem münasebeti olan cemiyetler birçok şeyin karşılığında katma değeri belirleyecektir.