ABD HEGEMONYASI

30 Aralık 2019 14:33 Mehmet DEMİRKAN
Okunma
111
ABD HEGEMONYASI

ABD HEGEMONYASI


Mehmet DEMİRKIRAN

Amerika Birleşik Devletleri ile diğer ülkelerin kurduğu ilişkilere baktığımızda büyük bölümünün entrikalarla dolu, sonu hüsranla sonuçlanan maceralar olduğunu görürüz. Bunun en yalın örnekleri de Orta Doğu’da yaşanmıştır. Büyük gücü elinde tutan ABD’nin emperyalist yaklaşımı, birçok Orta Doğu ülkesini felakete sürüklemiştir. Yakın tarihteki en çarpıcı örnekler, senaryoları birbirine benzemese de Irak ve Suriye’de sahnelenen tiyatrodur. Bu oyunun sonunda iki ülke paramparça olurken, halkları da tam bir sefaletin içine düşmüştür. 

EMPERYALİST SARMALDA IRAK

I. Dünya Savaşı’nın ardından 1920’de yapılan son Roma Konferansı’nda Irak’ın İngiliz mandası altına girmesi kararlaştırıldı. 1930’da İngiltere Irak’a sözde bağımsızlık tanıdı. 1933’te de Faysal’ın oğlu Gazi, kral oldu. Irak, II. Dünya Savaşı’na girmedi. Ancak bütün İngiliz sömürgeleri gibi savaştan etkilendi. Soğuk Savaş yıllarında sahnede artık ABD vardı. En büyük tehlike komünizmdi. ABD Irak’ın siyasi ve askerî liderlerine silah ve para sağlıyor, karşılığında komünizm karşıtı bir cephe oluşturmaya çalışıyordu. 14 Temmuz 1958’de Irak ordusu, 22 yaşındaki Kral İkinci Faysal’ın da öldürüldüğü kanlı bir darbe ile yönetime el koyarak cumhuriyeti ilan etti. Ancak darbeci Abdülkerim Kasım tam bir diktatördü ve kapıları Sovyet yönetimine açtı. ABD’nin Irak’ı kaybetmek gibi bir lüksü yoktu. General Kasım’a iki suikast düzenlendi, bunlar başarısızlıkla sonuçlandı. Sosyalist Arap Baas Partisi aynı senenin 8 Şubatında yönetimi ele geçirdi. CIA, zaman kaybetmeden Baas Partisi’ne sızmayı başardı.
18 Kasım 1963’te CIA destekli bir darbe yapıldı, Arif Kardeşler başa geçti. ABD güç kazanıyordu artık. Hatta dönemin Irak’ın İçişleri Bakanı Ali Salih Sadi: “Biz işbaşına CIA treniyle geldik” bile diyordu. Beş sene sonra 30 Temmuz 1968’de Baas Partisi yeni bir darbe yaparak ikinci defa yönetimi ele geçirdi. Tarih sahnesinde artık CIA’nın desteklediği Saddam Hüseyin vardı. 1980-1988 yılları arasında, sekiz yıl süren İran-Irak Savaşı sırasında, ABD Saddam’ın yanında yer aldı. CIA, Saddam hakkında olumlu raporlar hazırlamıştı. Bu savaşın ardından Saddam Hüseyin bir anda Kuveyt’e döndü ve bu ülkeyi işgal etti. Daha sonra ortaya çıktı ki, bu işi tezgâhlayan ve Saddam’ı cesaretlendiren CIA’di. Kumpas kuruldu. Dönemin ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney, 26 Ağustos 2002 tarihinde, “Saddam Hüseyin’in kitle imha silahlarına sahip olduğuna ilişkin herhangi bir şüphemiz kalmamıştır.” açıklamasını yaptı. ABD 2003 yılında Irak’ı işgal etti. ABD’nin Irak’ı işgalini bütün dünya televizyonlarının başında CNN’den izledi. Sonunda istenilen olmuş, petrol bölgelerinin hâkimiyet sağlanmıştı. Bu hiçbir sakınca görmeden Amerikan yönetimi tarafından dillendirildi, tıpkı Trump’ın önce Suriye’den çıkıyoruz, ardından petrol için ABD askerleri burada kalacak demesi gibi. Dünyanın sayılı zengin petrol havzalarından birine sahip Irak, artık ABD'nin Orta Doğu'daki merkez üssü hâline gelmişti. Şimdi Orta Doğu’da sürekli iç karışıklığın yaşandığı, paramparça, içinden bir Kürt devleti çıkarılma hazırlığı yapılan bir Irak var.

ABD KÂBUSU SURİYE’DE

Suriye’nin öyküsü de farklı değil. I. Dünya Savaşı’nın ardından Suriye topraklarında işgalci güç olarak Fransa’yı görüyoruz. Fransa’nın hamleleri de Irak’ta İngiltere’nin yaptığının bir benzeri. Fransa önce Lübnan'ı Suriye’den ayırdı ve başkenti Beyrut olan Lübnan devletini kurdu. Lübnan’ın dışında kalan Suriye topraklarında ise Şam ve Halep merkezli iki devlet kuran Fransızlar ayrıca birer Nusayri ve Dürzi devleti kurdu. Daha sonra da bu devletler Suriye Federasyonu olarak tek devlet hâline getirildi. 1925 yılında ise devletin ismi Suriye Devleti olarak belirlendi. Fransa bölgede din ve mezhep dengeleri üzerine kurduğu Suriye devletini 1946 yılına kadar fiilen yönetti. 1946 yılında Suriye Fransa’dan bağımsızlığını kazandı. Ancak bu yeni dönem istikrar dönemi değil tersine siyasi çalkantıların ve askerî darbelerin yaşandığı bir dönem oldu. Devreye ABD girdi. CIA, 1949 yılında Suriye’nin başına Amerikan yanlısı bir albay olan Adib Sishaklı getirdi. Ancak, albayın iktidarı dört yıl sonra Baasçılar tarafından devrildi. ABD’den bunun üzerine yeni bir hamle geldi. Irak, Lübnan ve Ürdün’de sabotajlar gerçekleştirildi. Suçlunun Suriye yönetimi olduğu iddia edildi. Şam’daki Müslüman Kardeşler örgütü de rejim aleyhine ayaklandırıyordu. CIA, Suriye’nin en güçlü adamlarından biri olan istihbaratın başındaki Abdülhamit Seraj ile Genelkurmay Başkanı ve Komünist Partisinin liderini kurban olarak seçti. Bunların yok edilmeleri görevi, ABD’nin Şam Büyükelçiliğinde memur olan ajan Rocky Stone’a verildi. Stone, para ve siyasi gelecek vaadiyle Suriye ordusu içinden kendine bir yandaş takımı kurdu. Suriye İstihbarat Başkanı Abdülhamit Seraj bu komployu sezdi ve Amerikalılara bir tuzak hazırladı. Subaylar televizyona çıkarak itirafta bulundular. ABD’li ajan Stone gözaltına alındı, sorgulandı ve sınır dışı edildi. Yaşananlardan sonra Suriye, Sovyet Rusya’ya yaklaştı. Ancak ABD’nin Suriye’ye yönelik hamleleri hep sürdü. ABD, ilk fırsatta da Suriye’ye askeri varlığı ile çöktü. Amaç Doğu Akdeniz’e uzanacak enerji koridoru ve İsrail’in güvenliğiydi. Bunun için de en derhâl Suriye parçalanmalıydı. Öyle de oldu. Oyunun bir diğer parçasında da Kürt devleti hazırlığı var. 2011’den bugüne ABD, PYD/PKK ve benzeri terör örgütleriyle ortak bir çalışma içerisinde üstelik bunu hiç gizlemiyor.

TÜRKİYE İÇİN SURİYE AÇMAZI

Arap Baharı saçmalamasının son ayağı Suriye’de yaşandı. Rejimi devirmeye yönelik başlayan hareketlenme, ülkeye Amerikan ve Rus askerlerinin girmesi ve parçalanma ile noktalandı.
Yaşananlar Türkiye için büyük bir tehlike oluştururken, izlenen yanlış politikalarla kriz iyice derinleşti. Türkiye, büyük bir hazırlığın sonunda, PYD/PKK terör örgütünü etkisiz hâle getirmek, terör koridorunu önlemek, Suriyeli sığınmacıların dönüşlerini emniyetle sağlamak ve Suriye’nin toprak bütünlüğünü korumak için ¨Barış Pınarı Harekâtı¨nı başlattı.
Hedef 444 kilometre genişlikte, 30 kilometre derinlikte bir alanın kontrolü idi. Önce ABD’yle 13 Ekim 2019’da Ankara; ardından Rusya’yla 22 Ekim 2019’da Soçi Mutabakatı imzalandı ve ¨Güvenli Bölge¨ sınırları tespit edildi. Türkiye’nin hedeflediği 444 kilometre genişliğindeki bölge, 120 kilometreye indi. PYD/PKK terör örgütünün 30 kilometre derinlikten çıkartılması anlaşmanın bir maddesiydi. Askerini Suriye’den çekeceğini söyleyen ABD, tersine askerî varlığını artırdı. Kamışlı bölgesi ve civarındaki petrol alanlarını kontrol için geri döndü. Rusya da Kamışlı’da havaalanı yakınında bir üs kurdu. PYD/PKK’nın bir bölümü ABD’nin ve Rusya’nın taahhüt ettiği 30 kilometre dışına çekilmedi. Ancak ABD çok daha büyük bir hamle yaptı. PYD/PKK terör örgütünü meşrulaştırdı, sempati ve itibar kazandırdı.
Buna karşın Türiye ¨Barış Pınarı Harekâtı’nı gerçekleştirdi. Ayrıca Rusya’dan S-400’ler aldı. Ancak bu olanlar ABD’nin fena hâlde asabını bozdu. Öyle ki, bu konularla ilişkilendirilerek, ABD Kongresinde Türkiye aleyhinde çoklu yaptırım dinamiklerini gündeme taşındı.
Kriz çok büyüdü. Washington Post yönetimden üst düzey kaynaklara dayandırdığı haberinde, Trump’ın Erdoğan’la 6 Ekim’de yaptığı telefon görüşmesinde, Suriye’ye harekâttan vazgeçmesi karşılığında S-400 krizi için geçici bir çözümün yanı sıra Beyaz Saray daveti ilettiğini yazdı. Ancak bu gezinin öncesinde bir mektup skandalı patladı. Trump’ın, Erdoğan’a yazdığı aşağılayıcı ifadelerle dolu mektup, Türkiye-ABD ilişkilerini kırılma noktasına kadar taşıdı. Erdoğan büyük tartışmaya rağmen Washington’a gitti. Erdoğan, S-400 meselesi, CAATSA yaptırımları, Temsilciler Meclisinden geçen ve Senato gündemine giren kendisi ve ailesinin servetinin Amerikan Hazine, Dışişleri Bakanlığı ve istihbarat servisleri tarafından soruşturulması.
Gündemin çok sert bir içeriği vardı. ABD tarafından bir yumuşama hamlesi Cumhuriyetçi Senatör Lindsey Graham’dan geldi. 29 Ekim’de Temsilciler Meclisinde 11’e karşılık 405 oyla kabul edilerek Senatoya havale edilen “Ermeni Soykırımı karar tasarısı”nı, Trump ve Erdoğan’la Beyaz Saray’da bir araya geldikten sonra bloke etti. Türkiye’yle ABD arasında aslında üç büyük kriz var. FETÖ krizi, S-400 krizi ve YPG-PKK krizi. Bu konular görüşmede gündeme taşındı. Ancak somut sonuçlar elde edilmedi. Her iki liderin de zaman kazanmak için hamleler yaptığı daha sonra yapılan açıklamalarla anlaşıldı. Ama bu gezinin utanç tablosu görüşme sonrasındaki basın toplantısıydı. Trump’ın şova dönüştürdüğü basın toplantısında sorulara geçmeden önce yaptığı ‘Friendly Reporter’ yorumu ile perde açıldı. Daha sonra da kendisine soru soracak gazeteciyi seçmesi için Cumhurbaşkanı Erdoğan’a işaret etti.
Gazetecilik adına yaşanan felaketler zincirlemesi, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Sabah Gazetesi için çalışan Hilal Kaplan’ı soru sorması için işaret ettiğinde daha da korkunç bir hal aldı.
Hilal Kaplan sorusundan önce bir girizgâh yaptı. Kaplan, “Obama’dan kusurlu bir dış politika devraldınız. Bu kusurlardan birisi ABD’nin terörist gruplarla ortaklık kurmasıydı. PKK ve Suriye’de YPG. Siz bunun ABD-Türkiye ilişkilerine verdiği hasarı düzeltmeye çalışıyorsunuz.” diye devam ederken, Trump araya girdi ve “Gazeteci olduğunuza emin misiniz?”, “Türk hükûmeti için mi çalışıyorsunuz.” dedi.
Bir gazeteci için hayatının en kötü anı olsa gerekti bu çıkış. Oysa Kaplan, acemi yeni yetme gazeteciler gibi soru sormak yerine önce bildiri vererek kendi soracağı soruyu değersizleştirmeyip, “Bugünkü görüşmeden sonra, Türkiye’de 18 terörist saldırıdan sorumlu tutulan Mazlum Kobani’yi hâlâ Beyaz Saray’a çağırmayı düşünüyor musunuz?” deseydi, Trump şov yapamayacaktı. ABD Başkanı eline geçirdiği fırsatı kullandı. Türk tarafı ise ne yazık ki, Trump’ın bir başka aşağılamasını izlemekle yetindi. Hatta gülüşmeler bile oldu.
Gerçekten gazetecilik adına hazin bir tabloydu. Türkiye çok uzak olmayan bir zamanda bir yol ayrımına gelip ABD hegemonyasına karşı sert bir duruş sergileyebilir. Çünkü Türkiye’nin hiçbir biçimde tehdit edilmesi ya da aşağılanması, asla kabul edilemez. Bedel neyse de o ödenir.