19 MAYIS 1919-KUTLU YÜRÜYÜŞ (100. YIL)

21 Haziran 2019 19:11 Dr.Selim YILDIZ
Okunma
66

19 MAYIS 1919-KUTLU YÜRÜYÜŞ (100. YIL)
                                               Selim YILDIZ
Tıpkı insanların hayatında olduğu gibi milletlerin tarihinde de önemli günler ve kırılma noktaları vardır. Türk tarihinde 19 Mayıs, ilk olarak Göktürkler Dönemi’nde Kürşad İsyanı ile (19 Mayıs 639)  hür ve bağımsız yaşama adına Çin sarayının basılmasında anlam bulmuş ve destanlaşmış, 20. yüzyılda ise 19 Mayıs, Mustafa Kemal’in “Biz Anadolu’ya akıl, ülkü ve iman götürüyoruz.” sözü üzerinde yükselen kutlu yürüyüşünde ifadesini bulmuş, tarihe imzasını atmıştır.    
Birinci Dünya Savaşı’na Almanya’nın başını çektiği İttifak Devletleri içinde giren Osmanlı Devleti, dokuz cephede aynı anda savaşmış ve savaşı kaybetmişti. Büyük ümitlerle girilen ancak kaybedilen savaşın sonunda Osmanlı Devleti ile Limni Adası’nın Mondros Limanı’nda Agememnon zırhlısı içinde Mondros Mütarekesi imzalanmıştır. Bir tarafta içine düştüğü ruhsal çöküntü ile padişah “Ah Talat ile el ele verseydik devleti kurtarırdık.” derken diğer tarafta antlaşmayı imzalayan Ahmet İzzet Paşa kabinesi, “şerefli şartlar elde edeceğini” ümit etmişti. 25 maddeden meydana gelen Mondros Mütarekesi, Anadolu’nun işgalini öngörüyor, bu yönde Osmanlı Devleti’ni ve Türk milletini tamamen savunmasız bırakıyordu. Esasında bu antlaşma Anadolu’nun sömürgeleştirilmesi amacının bir öncüsüydü. Zira 10 Ağustos 1920’de Osmanlı Saltanat Şûrası tarafından kabul edilen ve padişah tarafından onaylanan Sevr Antlaşması’nın maddeleri düşünüldüğünde tablo daha iyi görülmektedir. 13 bölüm 433 madde olan Sevr Antlaşması, Mustafa Kemal’e göre Türk milletini yok etmek için hazırlanmış bir suikast idi. Bu antlaşma bu yüzden Nutuk’ta taslak ve proje olarak yer bulmuştur. Kâzım Karabekir’in ifadesiyle “vatansız, milliyetsiz, vicdansız üç serserinin imzaladığı” Sevr Antlaşması’nı Türk milleti kabul etmeyecektir.
30  Ekim 1918’de imzalanan Mondros Mütarekesi, Türk milleti adına kara günlerin başlangıcı olmuştur. Anadolu’da ve Musul-Kerkük’te başlayan işgalleri müteakip başkent İstanbul 13 Kasım 1918’de ve takip eden günlerde 160’a yakın işgal gemisi tarafından zapt olunmuştu. Ayasofya’ya dev bir Bizans bayrağı çekilmiş, azınlıklar ise işgali “Zito” çığlıklarıyla büyük bir sevinçle karşılamışlardı. Osmanlı padişahı saraydan çıkarılmak istenmiş, Türk kadına sarkıntılıklar, Osmanlı askerlerini kamçılama ve daha birçok izzet-i nefisi yaralayıcı hareketler vuku bulmuştur. Bu ortamda bir avuç Türk aydını ve vatansever subay millî vicdanın sesi olmuş, şeref ve haysiyetin sembolü olmuşlardır. İşte bunlardan biri 13 Kasım 1918 işgal gününü “Kara Bir Gün” diye yazan Süleyman Nazif’tir. Nazif, kurşuna dizilmek istenmiş ancak Türk dostu Fransızların araya girmesi ile ölümden kurtulmuştu. Ziya Gökalp ve daha birçok milliyetçi aydın ve subayla birlikte Süleyman Nazif de Malta Adası’na sürülenler arasında yer alacaktır.
İstanbul’un işgal edildiği gün İstanbul’a gelen Mustafa Kemal’in yaverine “Geldikleri gibi gidecekler.” sözü vatanın kurtarılması adına bir şeyler yapılacağının habercisi gibidir. Bu noktada Mustafa Kemal’in birtakım politik teşebbüsleri olmuş, hatta Harbiye Nazırlığı makamına bile gelmek istediğini İstanbul’daki faaliyetlerinden anlamaktayız.  İstanbul’da bulunduğu süre zarfında Mustafa Kemal, arkadaşı Fethi Beyle “Minber” isimli bir gazete çıkarmış, Vakit ve Zaman gazetelerine yazılar yazmış, ordunun maneviyatını artırmak amacıyla Sofya’da ataşemiliterken yazdığı “Zabit ve Kumandanla Hasbihal” adlı kitabını yayınlamıştır. Bu kitap daha sonra Damat Ferit Paşa tarafından toplatılıp yakılmıştır. Mustafa Kemal, Padişah Vahdettin’le görüşmüş, arkadaşları ile Şişli’de toplantılar yapmıştır. Mustafa Kemal’in kafasında var olan fikir Millî Mukavemet fikri idi. Bu düşünce esasında Suriye-Filistin Cephesinden geri çekiliş sırasında Mustafa Kemal’de belirmişti. 1900’lü yılların başında da söylediği üzere Osmanlı Devleti’nin devamına imkân yoktu bu yüzden Anadolu’da Türklük temelinde bir devlet kurmak zaruri idi. Çöl gibi görünen Anadolu toprakları doluydu ve çölden bir hayat çıkarmak mümkündü.
Tarihin, kaderin ve yarının adamı Mustafa Kemal’e göre Mondros Mütarekesi’nden sonra birtakım kurtuluş çareleri ortaya çıkmıştı. Amerikan mandasını isteyenler, İngiliz mandasını isteyenler, bölgesel kurtuluşu savunanlar. Mustafa Kemal’e göre ise tam bağımsızlığı sağlamak gerekiyordu.
      Mustafa Kemal’in Samsun’a hareketinden önce tertip edilen balo çıkışında 18 Mart Kahramanı Cevat Paşa “Kemal bir şey mi yapacaksın?” diye sorduğunda Mustafa Kemal’in, “Evet paşam bir şey yapacağım, siz celadet gösteriniz.” şeklindeki sözleri Millî Mücadele yolundaki kararlılığının daha en baştaki göstergesidir. Mustafa Kemal’in Samsun’daki ilk resmî faaliyeti Samsun raporunu yayımlamak olmuştur. Türk’ün haklı davasını savunan Mustafa Kemal, raporun son kısmında “Millet Türk hâkimiyetini ve Türk milliyetçiliğini seçmiştir.” diyordu. 28 Mayıs 1919’da Mustafa Kemal, Havza’da halkla buluşmuştur. 30 Mayıs’ta yapılan ilk mitingin ardından 6 Haziran’da yapılan ikinci mitingde Sıtkı Hoca,  “Yangın saçaklığı sardı. Yanıyoruz! Tek çaremiz, silaha sarılmaktır. Derhâl silahlarınızı temizleyiniz! Silahı olmayan baltasını, baltası olmayan sağlam bir odunu eline alsın, derhal saldıracağız! Önce içimizdeki ekmek bilmez hainleri, sonrada yurdumuzu işgal eden düşmanları temizleyeceğiz!” sözleriyle haykırmıştır. 22 Haziran 1919’da ise Amasya Genelgesi’nin “Milletin istiklalini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır.” kararı ile ihtilal ateşi yakılmıştır.   
Üzerindeki baskılara karşı, “İstanbul’a çağrıldığım taktirde, istifa edeceğim.” diyen Mustafa Kemal’in resmî görevi, 8-9 Temmuz 1919 günü sonlandırılmıştır. O, “Bundan sonra görevime milletin sinesinde bir ferd-imücahit olarak devam edeceğim. Halkın üniforması bana yeter.” diyerek bir halk kahramanı olarak tarihteki yerini almaya başladı.  “Anafartalar Kahramanı”, “İstanbul’u Kurtaran Adam” şimdi bir kurtuluş ümidi idi. Oğuz Kağan, Bozkurt ve Ergenekon Destanlarında olduğu gibi Türk’ün önünde bir bozkurttu.
Erzurum Beyannamesi ile “millî sınırlar içinde vatanın bir bütün olduğu, parçalanamayacağı” kabul edilmiştir. Sivas Kongresi ise bir millî hükûmet gibi çalışarak önemli kararlar almış ve atamalar yapmıştır. 20-22 Ekim 1919’da İstanbul hükûmeti temsilcileri ile Amasya’da yapılan Amasya Mülakatı ile Anadolu ve Rumeli Müdafai Hukuk Cemiyeti ve Anadolu Hareketi resmen İstanbul tarafından tanınmıştır.  İstanbul Anadolu’ya hâkim değil tabi olmalıydı.
Dikkat edilirse Mustafa Kemal zamanı gelmeden bir şey yapmamıştır. Liderlik özelliği olarak da yaptığı faaliyetlere meşruiyet kazandırmak ve halk temelli süreci yönetmek ilkesi ile hareket etmiş. O, Cumhuriyet düşüncesine daha kongreler sürecinde  taban oluşturmaya çalışmıştır. Vatanın ve milletin selameti açısından Mustafa Kemal, nerede ne yapacağını, niçin yaptığını, nereye kadar gideceğini ve nerede duracağını bilen bir liderdi. Onu var eden bu özelliği idi.
Sivas’ta Mebusan Meclisinin nerede açılması gerektiği konusu “Komutanlar Toplantısı”nda tartışılmış ve nihayat 18 Aralık 1919’da Temsil Heyetnin üyeleri ile 19 kişi olarak Ankara’ya hareket edilmiştir.  Mustafa Kemal arkadaşlarıyla beraber 27 Aralık 1919 Cumartesi günü Sivas, Kırşehir, Kaman üzerinden Ankara’ya gelmiştir. Keçiören’deki Ziraat Mektebine yerleşmiş ve yaklaşık dört ay burada çalışmalarını sürdürmüştür. Mustafa Kemal’in “Şimdilik Temsil Heyetinin merkezi Ankara’dır... Vatandaşlarım ne şu ne bu kuvvet bizi kurtarabilir. Bizi sizin gibi fedakâr ve cesur halkımız kurtarır...” sözleri Türk milletinin kurtuluş ümidini perçinliyordu. Dönemin Ankara gazetelerinin birinde onun gelişi şöyle ifade edilmiştir:
“Bugünümüzü yaratan güneşin fecri, Erzurum'da doğdu. Sivas'ta yükselerek bütün milleti aydınlattı. Her yer, her nokta, hakiki güneşine kalbini, ruhunu açtı. Türk askeri baştan başa tek parça bir nur kesildi. Biz Türkler ve İslamlar bu birliği malımızla, canımızla, din ve namusumuzla kuvvetlendirmeye azmettik. Bu azmimiz asla sarsılmayacaktır. Hakkımız teslim edilmedikçe durmayacağız, harp ve darp zulüm ve kahrı iman dolu göğsümüzle karşılayacağız. Tuttuğumuz yol, hak yolu, millet yoludur. Ey halk yaşa, ey sevimli millet yaşa varol, bu azim ve imanla Ankara kurtuluşa erecektir. Heyet-i Temsiliye üyelerine en içten samimiyetimizle hoş geldiniz derim."
Millî Mücadele Dönemi’nde Erzurum Kongresi öncesinde Mustafa Kemal’in Dokuzuncu Ordu Müfettişliği görevinden alınması ile birlikte yukarıda ifade ettiğimiz üzere zorlu bir süreç başlamıştı. Bu süreçte gerek Mustafa Kemal gerekse Kuvayımilliye ve millî mukavemet aleyhine birçok faaliyet söz konusu olmuştur. Millî Mücadele’yi yürüten kadrolar once İttihatçılıkla sonra Bolşevik olmakla suçlanmış, halk da bu noktada kışkırtılmıştır. Bu durum TBMM’nin açılışından sonra daha da hız kazanmıştır. İstanbul hükûmeti tarafından Mustafa Sabri Efendi ve Dürrizade Abdullah’tan Millî Mücadele karşıtı fetvalar alınmıştır. Kuvayımilliye İttihatçıların bir oyunu, eşkıya hareketi olarak tanımlanmış, padişah ve saray etrafında halkın toplanması telkin edilmiş, sadakatnameler hazırlanmıştır. Saray yanlısı İstanbul basını Millî Mücadele aleyhine yazılarını sıklaştırmışlardır. Refik Halit Karay, bilhassa İttihatçılar üzerinden kara propaganda yürütürken Ali Kemal doğrudan Mustafa Kemal’i hedef almıştır. Cemal Kutay’ın verdiği bilgilere göre, Ali Kemal, eski büyükelçilerimizden Zeki Konuralp’in de babasıdır. Ali Kemal’in asıl adı Ali Rıza’dır, Paris Üniversitesi Siyasi İlimler Akademisi mezunu olup şiirle de uğraşmış, Halep’te iken Bedevi kızları için Ahmet Haşim’i kıskandıracak derecede içli mısralar ortaya koymuştur. İttihatçıların baskısı üzerine Avrupa’ya kaçmıştır. Mondros Mütarekesi’nden sonra yurda dönmüştür. 1919 yılı içerisinde Damat Ferit kabinelerinde Dâhiliye ve Maarif Nazırlığı yapmıştır. 
Ali Kemal’in Peyam-ı Sabah’ta yazdığı yazılarından bazı başlıklar ise şöyledir: 
* Yalancı Millîyet Davası Şer’i Şerife Aykırıdır (16 Nisan 1920)
* İdam, İdam, İdam!  Mustafa Kemal Cezasını Bulacak. (25 Nisan 1920)
* Mustafa Kemal’in Maskaralıkları (7 Mayıs 1920)
* Lanet, Lanet, Lanet! (15 Mayıs 1920)
* Korktuğumuz Yine Başımıza Geldi, Yunan Taarruzu (26 Haziran 1920)
    Diğer yandan ilk TBMM’nin (Meclis-i Kebir-i Millî) açıldığı 23 Nisan 1920’den Mustafa Kemal Paşa liderliğinde Birinci Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubunun 10 Mayıs 1921’de kurulmasına kadar geçen dönemde yeni kurulan hükûmetin ve devletin temel nitelikleri teşekkül etmiştir. Başta 24 Nisan tarihli Mustafa Kemal Paşa’nın önergesi olmak üzere İcra Vekilleri Heyetinin Seçilmesine dair kanun çalışmaları, Hıyanet-i Vataniye Kanunu, Nisab-ı Müzakere Kanunu, İstiklal Mahkemelerinin kurulduğu Firariler Hakkında Kanun ve Teşkilat-ı Esasiye Kanunu gibi rejimin niteliğini ortaya koyan temel kanunlar çıkarılmıştır.
10 Mayıs 1921’de Meclis ve İcra Vekilleri Heyeti Başkanı Mustafa Kemal Paşa öncülüğünde örgütlü bir siyasi yapı kurulmuştur. Mustafa Kemal Paşa, bu yolla olağanüstü dönemin koşulları altında, hızlı şekilde kararlar alınmasını sağlamaya çalışmıştır. Misakı milliyi gerçekleştirmek ve devlet teşkilatını anayasaya göre oluşturma amacında olan Birinci Gruba tepki, Erzurum mebusu Hüseyin Avni Bey’den gelmiştir. 133 kişilik Birinci Gruba dâhil edilmeyen ve dışta bırakılan 90 kişilik mebus grubunun da bu gayeleri gerçekleştirmek için Mecliste bulunduklarını ve bu durumun düzeltilmesinin lüzumunu soru önergesi ile dile getirmiştir. Birinci Grupla İkinci Grubu oluşturan muhalif kanat arasında; Vekiller Heyetinin Görev ve Sorumlulukları, Meclisin Üstünlüğü İlkesi, Meclis Divanının Tarafsızlığı, Başkumandana Verilen Olağanüstü Yetkiler, İstiklal Mahkemeleri ile Kişi Hak ve Hürriyetleri ayrışma ve çatışma konularıdır. Nihayetinde Temmuz 1922’de Hüseyin Avni Ulaş, Selahattin Köseoğlu ve Vasıf Bey öncülüğünde İkinci Grup kurulmuştur. 1922-1923 döneminde Saltanat kaldırılmış, İkinci Grup üyesi Ali Şükrü Bey Topal Osman tarafından öldürülmüş, Lozan tartışmaları hat safhaya ulaşmış, Meclis 1 Nisan 1923’te seçim kararı almış ve son toplantısını 16 Nisan 1923’te yapmıştır.
Millî Mücadele’nin hazırlık döneminde saray ve çevresinin başlattığı Kuvayımilliye karşıtlığı ve yürütülen Millî Mukavemet, Sait Molla, Rahip Frew, Ali Kemal üçlüsü, Kürt havarisi İngiliz Binbaşı Edward Noel, Ali Galip ikilisi, Çerkez Ethem ve Demirci Mehmet Efe, Çerkez Ethem’in kardeşleri ve Halk İştirakiyyun Fırkası ile Yeşil Ordunun faaliyetleri, Kuvayımilliye’nin kadın ve çocuk kahramanları, birtakım ayrılıkçı ayaklanmalar edebî eserlerimize de konu olmuştur. Birinci TBMM döneminde Erzurum Mebusu Hüseyin Avni Bey’in başını çektiği ikinci grubun muhalefeti, siyasal süreç ve karar alma mekanizmasından kimilerinin dışlanmışlık hissine kapılması yine işlenen konular arasındadır. Nurettin Topçu “Millet Mistikleri” adlı kitabında Hüseyin Avni Bey’e ayrı bir önem verir. Topçu’ya göre “Hüseyin Avni Meclise sığmıyordu. Mustafa Kemal Paşa Meclisin zekâ ve maharet tarafını, o ise aşk ve heyecan tarafını temsil ediyordu… O demişti ki milleti yetiştirmezseniz saltanat yine gelecektir. Saltanatın kaldırılmış olduğunu söyleyenlere ‘Saltanat bir heyuladır, o her taraftan gelebilir.’ demişti.”
Mustafa Kemal, saltanat ortadan kaldırılmadan önce, yakın arkadaşlarıyla konuşmuş ve saltanat konusunda fikirlerini almıştı. Cumhuriyet rejiminin önündeki en büyük engellerden biri olan saltanat sorunu konusunda Mustafa Kemal, yakın arkadaşlarının nasıl bir duruş sergilediğini Refet Paşa’nın Keçiören’deki evinde sohbet ederlerken almıştı. Mustafa Kemal’in Nutuk’ta da anlattığı bu sohbette Rauf Bey, Ali Fuat Paşa ve Refet Paşa bulunmaktaydı. Mustafa Kemal arkadaşlarıyla yaptığı o günkü sohbeti şöyle anlatır: “Rauf Bey’den padişahlık ve hilafet konusundaki düşüncesinin ve kanaatinin ne olduğunu sordum. Verdiği yanıtta şu açıklamalarda bulundu: Ben, padişahlık ve halifelik katına gönül ve duygu bakımından bağlıyım. Çünkü benim babam, Padişahın ekmeğiyle yetişmiş, Osmanlı Devleti’nin ileri gelen adamları arasına geçmiştir. Benim de kanımda bu ekmekten vardır. Ben iyilik bilmez değilim ve olamam. Padişaha bağlı kalmak borcumdur. Halifeliğe bağlılığım ise görgümün gereğidir. Bunlardan başka genel görüşlerim de vardır. Bizde kamunun birliğini korumak güçtür. Bunu ancak, herkesin erişemeyeceği ölçüde yüksek görülmeye alışılmış bir kat sağlayabilir. O da padişahlık ve halifelik katıdır. Bu katı kaldırmak, onun yerine başka nitelikte bir kat koymaya çalışmak, yıkıma yol açar ve büyük acı doğurur; bu da hiç uygun bir iş olmaz. Rauf Bey’den sonra karşımda oturan Refet Paşa’dan düşüncesini sordum. Refet Paşa’nın düşüncesi şu idi: Rauf Bey’in bütün düşünce ve görüşlerine katılırım. Gerçekten bizde padişahlıktan, halifelikten başka bir yönetim biçimi söz konusu olamaz. Ondan sonra Fuat Paşa’nın düşüncesini öğrenmek istedim. Paşa Moskova’dan yeni geldiğinden durumu, kamunun düşünce ve duygularını gereğince incelemeye daha zaman bulamadığından söz ederek görüşülen konu üzerinde kesin bir düşünce ve görüş ileri süremeyeceğini bildirdi”
Yakup Kadri Karaosmanoğlu ve Mustafa Kemal Paşa’nın “Ergenekon’dan Çıkış”a benzettiği Millî Mücadele’nin kutlu bir zaferle sonuçlanmasının ardından Mudanya Mütarekesi (Yunanistan’da yenilgiden sorumlu tutulan altı devlet adamı idam edilmiş, İngiltere’de ise hükûmet değişikliği olmuştur) ve Lozan Barış Antlaşması imzalanarak Türk milleti bağımsızlığına kavuşmuştur. Ancak Millî Mücadele yıllarında başlayan karşıt propaganda ve faaliyetler devam etmiş, Cumhuriyet’in ilanı ve halifeliğin kaldırılması süreçlerinde yaşananlar Türkiye’de muhalefetin derinleşmesine ve bu doğrultuda bugüne kadar uzanan tartışmalara, millî mihver Atatürk ile kavgalı yapı ve yapılanmalara, algılara, suistimallere sebep olmuştur.  
Bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin fertleri olarak hepimize düşen görev akıl, ülkü ve iman üzerinde 19 Mayıs 1919’da başlamış olan kutlu yürüyüşü doğru okumak ve onun tacı, fazilet ve erdem rejimi olan Cumhuriyet’i yaşatmaktır. Bu kutlu yürüyüş sadece Türklüğün umudu ve kurtuluşu değil bütünüyle bir Asya kıtasının kaderinin döndüğü tarihtir. Bu tarihin geleceğe taşınması adına durduğumuz yer her zaman milletin öz sinesi ve milletin öz evlatlarının yanı olmalıdır.
19 Mayıs Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor Bayramını ve Millî Mücadele’nin 100. Yılını kutluyorum. Nice kutlu yürüyüşlere…