Prof. Dr. Selçuk DUMAN: “BAŞKANLIK SİSTEMİ İÇİN TOPLUMSAL DİNAMİKLERİMİZ HAZIR DEĞİLDİR.”

14 Mart 2016 17:11 Tolga AKYIL
Okunma
1670
Prof. Dr. Selçuk DUMAN: “BAŞKANLIK SİSTEMİ İÇİN TOPLUMSAL DİNAMİKLERİMİZ HAZIR DEĞİLDİR.”

 
 

Başkanlık sistemi tartışmaları gündemden düşmüyor.  Özellikle Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın ısrarı sürdüğünden; AKP hükûmeti ve onu destekleyen medyayla akademisyenler, kamuoyu üzerinde başkanlık modeli lehinde algı yerleştirmeye çalışıyor.
Ancak sistem değişikliği için önce Anayasa değişikliği gerekiyor. Türkiye’yi başkanlık sistemine geçirecek Anayasa değişikliği teklifini TBMM’de kabul ettirmek için AKP’li milletvekillerinin sayısı yetmiyor. Referanduma gidebilmek için de en az 13 milletvekilinin daha oyuna ihtiyaç var. Diğer taraftan muhalefet partileri, Tayyip Erdoğan’ı “tek adam” hâline getirecek sistem değişikliğine karşı çıkıyor. Kısacası, bu konudaki tartışma ve mücadele daha epeyce süreceğe benziyor.
Biz de başkanlık sistemi hakkında geçmişte ve bugün yapılan tartışmaları, Giresun Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dekanı Profesör Doktor Selçuk Duman’la konuştuk.
Sayın Duman, Berikan Yayınevinden çıkan Türklerde Devlet Başkanlığı Başkanlık Tartışmaları ve Cumhurbaşkanlarımız isimli çalışmanızın ne kadar değerli olduğu bugünlerde daha iyi anlaşılıyor. Öncelikle başkanlık sistemi nedir, ne gibi versiyonları vardır; biraz bilgi verir misiniz? 
Teşekkür ederim. Elbette benim Berikan Yayınevinden yayımlanan kitabımda, sadece “başkanlık sistemini” değil “Türklerde devlet başkanlığı” olgusu tarihî süreci içerisinde anlatılmıştı.  Başkanlık sisteminin tarihi kökleri, 17. yüzyıl düşüncesinde iktidarı sınırlandırma ve kuvvetler ayrılığı teorilerindendir. Kuvvetler ayrılığı teorisini geliştiren teorisyenler iktidarı elinde bulunduran keyfî güç kullanımının insan hak ve özgürlüklerine zarar verebileceğine inanmışlardır. Kuvvetler ayrılığına dayanan ilk hükûmet sistemi ABD Anayasa’sı ile oluşmuştur. Başkanlık sisteminin doğduğu ve geliştiği ülke Amerika Birleşik Devletleri’dir. Bu sistemi diğer demokratik sistemlerden ayıran temel özelliği, devlet başkanının halk tarafından seçilmesi ve seçilen başkanın yürütme gücünü tek başına elinde bulundurmasıdır. Aynı zamanda “güçler ayırımı ilkesi” de katı bir biçimde uygulanır.
Bu çerçevede;  başkanlık sisteminde yürütme halkın seçtiği başkan, yasama ise Kongre tarafından yerine getirilir. Kuvvetlerin ayrılığı federal devlet ile federe devletlerarasında da görülebilir. Başkan, yürütme görevini tek başına elinde tutar; başkan, hem devlet başkanı hem hükûmet başkanı görevini yürütür. Devlet başkanının yanında, ayrıca bir hükûmet başkanı yoktur. Bakanlık görevini yürütenler, doğrudan doğruya yalnız başkana karşı sorumludurlar. Parlamenter sistemdekinin aksine, bu sistemde yürütmenin yasamayı dağıtması, yasamanın da yürütmeyi düşürmesi olanağı yoktur.  Yasama ile yürütme arasındaki ilişkilerde kopukluğu gidermek üzere, bir “denetim ve denge” sistemi geliştirilmiştir. Yürütmenin bazı işlemleri, örneğin üst düzey yöneticilerinin atanması, senatonun onayını gerektirir. Buna karşılık, Başkanın da yasamadan geçen yasaları veto etme yetkisi vardır. Başkanlık rejimi, sadece ABD’de uygulanan bir yönetim biçimi olmayıp bu ülke haricinde günümüzde Latin Amerika, Afrika gibi coğrafyalarda benzer sistem uygulanmaktadır. Ancak bu coğrafyalardaki uygulamalarda demokrasi ve yönetim anlayışları diktatörlüğe kaymaya elverişlidir. 
Sorunuzun ikinci kısmına gelince, Başkanlık sisteminin bir diğer versiyonu ise “yarı başkanlık” sistemidir. Bu sistemin uygulandığı coğrafya Batı Avrupa’dır. Yarı başkanlık sistemi, başkanlık ve parlamenter sistemin bir karışımı görünümündedir. Yarı başkanlık sistemi kimi devletlerde, İrlanda, İzlanda ve Avusturya’da olduğu gibi, parlamentonun üstünlüğüne; kimi devletlerde ise Fransa’da olduğu gibi, açık bir biçimde devlet başkanının üstünlüğüne dayanır. Yarı başkanlık sisteminin uygulandığı devletlerde dikkati çeken husus, devlet başkanının doğrudan genel oyla seçilmesi ve Bakanlar Kurulu’nun da parlamento önünde sorumlu olmasıdır.
 
Türkiye’de başkanlık tartışmalarında kendine özgü yapıya sahip ABD modeli kadar Güney Amerika ülkelerindeki çeşitli başkanlık sistemleri de değerlendiriliyor. Özellikle Güney Amerika ülkelerinde uygulanan Başkanlık sistemleri sizce modern demokrasinin neresinde?
Öncelikle şunu belirtmem lazım. Türkiye’de yapılan başkanlık sistemi tartışmaları, daha çok tek başına iktidarı yakalayan ve parlamenter sistem tarafından başbakana verilen yetkilerin az bulunması çerçevesinde yapılmaktadır. Bu nedenle bu sistemin siyasal ortamda tartışılması bir çok kesim tarafından kaygıyla izlenmekte ve Güney Amerika modelleri gündeme getirilmektedir. Yetkilerin sadece bir kişide toplanması, bu kişinin zamanla diktatörlüğe varan uygulamalara başvurabileceği düşüncesini akla getirmektedir. Başkanlık sisteminin Latin Amerika ülkelerinde diktatörlüğe dönüşmesi tamamen o ülkenin içinde bulundukları toplumsal yapının özelliklerinden kaynaklamaktadır. Bu ifadelerden hareketle ülkelerde demokrasinin hangi koşullarda yerleşebileceği sorusunu da akla getirmek gerekmektedir.  Yani başkanlık sisteminin demokratik çerçevede ve toplum yararına uygulanabilmesi için öncelikle ilgili ülkede demokratik dönüşümünü sağlamış olması gerekir. Uygulanacak ülkelerde; etnik, dinî, mezhepsel ayrıştırıcı tartışmaların aşılmış olması ve ulusal bütünlüğün gerçekleştirilmiş olması çok önemlidir. Diğer yandan başkanlık sisteminde temel ilke, kuvvetler ayrılığının son derece etkin bir şekilde kullanılması ve bunu ortadan kaldıracak her türlü girişimden mutlaka uzak durulması şartıdır. Türkiye’de özellikle Güney Amerika modelleri üzerinde durulmasının nedeni de sistemin kendisi ile ilgili değil uygulamaları ile alakalı olup Türkiye’nin toplumsal anlamda demokratikleşmesinde yaşanan sorunlar tartışmaların seyrini belirlemektedir.
 
Fransa ve Rusya’daki yönetim modelleri hakkında ne düşünüyorsunuz?
Fransa’daki yönetim modeli, “yarı başkanlık sistem” olup dünyada bunu en iyi uygulayan ülkelerin başında gelmektedir. Yarı başkanlık sistemleri, başkanlık sistemi ile parlamenter yönetimin mevcut bazı unsurları arasında ortaklık kurmak suretiyle ortaya konulmuş bir sistem olarak tanımlanabilir. 1958 Fransız Anayasa’sının 1962 yılında geçirdiği değişim ile cumhurbaşkanının genel oyla doğrudan, halk tarafından seçilmesi kabul edilmiştir. İlk kez Weimar Cumhuriyeti’nin uyguladığı bu model, literatürde “iki kutuplu yürütme”, “bölünmüş yürütme”, “parlamenter başkanlık cumhuriyeti”, “yarı başkanlık hükûmeti”, “yarı parlamenter sistem” gibi isimlerle ifade edilmektedir. Sistemin genel karakter yapısı içinde şu esaslar dikkati çekmektedir: Genel oyla Cumhurbaşkanı’nın seçilmesi, cumhurbaşkanının geniş haklara sahip olması ve yürütme görevine haiz ve meclisin güvenine tabi olan bir başbakan ve kabinenin bulunması. Sisteme göre; cumhurbaşkanının halk tarafından doğrudan seçiliyor olması bakımından, özellikle seçilen kimsenin parlamento içinden olmasına karşılık, parlamentonun seçmediği ve çok önemli sayılabilecek terkileri bu kişiye vermesi bakımından başkanlık sistemine benzediği kabul edilebilir. Buna karşılık başkanlık sistemindeki tek merkezli otorite yapısının ikiye bölünerek ikili bir otorite yapısının öngörülmesi nedeniyle yarıdır. Bu yönüyle de parlamenter sisteme yakın benzer özellikler taşıdığı düşünülebilir. Fransa’daki yarı başkanlık sistemi, ABD’deki başkanlık sisteminden çok farklı özelliklere sahiptir. Fransa’da yürütme iki başlıdır. Bakanlar Kurulunun Millet Meclisi önünde siyasi sorumluluğu vardır. Öte yandan Fransa’da cumhurbaşkanı, ortak imza koşuluna bağlı olmaksızın Millet Meclisini dağıtma yetkisine de sahiptir. Fransa’da yarı başkanlık sistemi, açık bir biçimde devlet başkanının üstünlüğü ilkesine dayanmaktadır. Yürütme, güçlü bir cumhurbaşkanı ile parlamentoya karşı, güçlü bir başbakan arasında bölünmüştür. Fransız sisteminde cumhurbaşkanı, yürütmenin itici gücüdür; hükûmetin gerçek başıdır. Yarı başkanlık sistemini ayırt eden karakteristik, yürütme yetkilerinin başkan ve başbakan arasında paylaşılmasıdır. Başkan ve başbakanın aynı partiden olması durumunda, bu iki görev özdeş görülebilir ve bu sistem, başkanın veya başbakanın halk tarafından seçildiği bir parlamentarizm olur.
Rusya’ya gelince; Rusya’da temel sorun, demokratikleşmeyen bir toplum ve kuvvetler ayrılığının hiçbir şekilde uygulanamadığı bir yönetim şeklidir. Rusya’da seçimlerle ilgili bile ciddi tartışmalar bulunmaktadır. Bu nedenle Rusya, demokratik ülkeler ve demokratik rejimler için bir örnek teşkil etmekten oldukça uzaktır.
 
Başkanlık modeli tartışmaları sadece bugünün konusu değil… Yıllar önce de Türkiye’de bu konuda derin tartışmalar oldu. Özal ve Demirel dönemleri hâlâ hatırlarda… Bu konuda neler söylemek istersiniz?
Gerçekten öyle. Başkanlık sistemi tartışmaları güçlü başbakanlar tarafından daha çok tartışılmıştır. 1961 Anayasa sürecinde de yaşanan sistem tartışmaları, 1982 Anayasa’sının yapım sürecinde başkanlık ve yarı başkanlık tartışmaları şeklinde yaşanmıştır. Devlet başkanın seçimi ve yetkilerine dair hükümler, Danışma Meclisinde görüşülürken başkanlık ve yarı başkanlık sistemine yönelik öneriler demokratik olmadığı ve ülkeyi diktatörlüğe götürecek bir sisteme zemin hazırlayacağı gerekçesiyle reddedilmemiştir. 1980’lerin ikinci yarısında hükûmet sistemi tartışmaları yeniden ülke gündemine sokulmuştur. Tartışmaların merkezinde başbakan Turgut Özal’ın cumhurbaşkanı seçilmesine ve görev süresine ilişkin yaptığı açıklamalar bulunmaktadır. Özal, bu dönemde cumhurbaşkanını halkın seçmesi gerektiği tezini savunmuştur. Özal’a göre, 1982 Anayasa’sı cumhurbaşkanına oldukça yetki vermiştir ve halkın seçtiği cumhurbaşkanı yetkilerini kullanmakta kendini daha güçlü hissedecektir. Özal, isminin cumhurbaşkanlığı için geçmeye başladığı dönemde yine cumhurbaşkanını halkın seçmesi gerektiğini belirterek cumhurbaşkanlığının süresin yedi yıl yerine beşer yıldan iki dönem olması gerektiği fikrini savunmuştur. Özal, istikrarlı hükûmetlerin ekonomik gelişmelere öncülük ettiğini ifade ederek, Atatürk’ten itibaren tek partinin iktidarda bulunduğu dönemlerde önemli hamleler yapıldığını, bu dönemlerde bir nevi başkanlık sistemi uygulandığını ifade etmektedir. Başkanlık sisteminin ülke çıkarlarına daha uygun olduğu görüşünü savunan Özal, kendisine gücünün zirvesinde olduğu dönemde neden başkanlık sistemine geçmediğinin sorulması üzerine “Hazırlığımız yoktu.” cevabını vermiştir. Özal’dan sonra cumhurbaşkanı seçilen Demirel, daha önce şiddetle karşı çıktığı sistem tartışmalarını 1997 yılına gelindiğinde yeniden başlatmıştır. Mısır gezisi esnasında gazetecilerle yaptığı söyleşide, 65 milyonluk Türkiye’nin daha iyi yönetilmesi gerektiğini belirten Demirel; sorunun sistem meselesi olduğunu ifade etmiş, 4 yıl 3 ayda tam altı hükûmet onayladığından yakınarak bu durumun ister istemez parlamenter sistemi tartışılır hâle getirdiğini ifade etmiştir. Demirel yine aynı söyleşide, “Siz başkanlık sisteminden yana mısınız?” sorusunu, “Şu veya bu tartışmasına girmek istemiyorum ama cumhurbaşkanın halkın seçmesinden yana mısınız diye sorarsanız evet cevabını veririm.” şeklinde cevaplamıştır. Demirel, Kurtul Altuğ’a verdiği mülakatta ise başkanlık sistemi tartışılsın demek yerine artık daha net bir ifadeyle başkanlık sitemi getirilmesi gerektiğini belirtmiştir.  Demirel’in yukarıda değindiğimiz açıklamaları derhal sistem değişikliği tartışmalarının yaşanmasına neden olmuş; başkanlık ve yarı başkanlık sisteminin Türkiye’ye uygunluğu, gerek siyasiler gerekse kamuoyu tarafından yoğun bir şekilde tartışılmıştır. Yapılan tartışmalarda çoğu kez başkanlık sistemini kendisi için istemekle eleştirilen Demirel, yapılan eleştirilere “Devletin baştan sona reforma ihtiyacı var. Ben bunları tartışalım diyorum ama tartışmıyorlar; sadece bana ‘Sen başkan mı olmak istiyorsun?’ diyorlar… Bana bunu kendin için istiyorsun diyorlar. Öyleyse koy ver gitsin. Türkiye’de devletin daha iyi olması bana lazımda başkasına lazım değil mi?” cevabını vererek amacının ülkenin daha iyi yönetilmesi olduğunu açıklamıştır. Demirel’in 1997’de gündeme taşıdığı başkanlık sistemi tartışmaları siyasi kulislerde farklı yankılar uyandırmış, siyasi partilerden farklı tepkiler gelmiştir. Olumsuz eleştirilerin merkezin de Türkiye’nin henüz böyle bir sisteme hazır olmadığı, sistemin ülkeyi diktatörlüğe götürebileceği ve Demirel’in sistem değişikliğini kendisi için istediği iddiaları vardır.
 
Türk tipi başkanlık sistemi var mı? İslamiyet’ten önce ve sonra uygulanan devlet başkanlığı modelleri bugünkü başkanlık sistemine ne kadar yakın?
İslam öncesi kurulan Türk devletlerinde, benim yayımlamış olduğum bir makale ile de ortaya koyduğum “aristokrat cumhuriyet yönetimi” bulunmaktadır. Türklerde devletin başında “hakan”, “kağan”, “han” gibi unvanları olan kişiler bulunurdu. Bu kişiler, beyler ve diğer üst düzey devlet memurları, hatta halkın katıldığı kurultaylarda seçilirdi. Burada önemli olan iki nokta vardır. Birincisi; kut verilen aileye mensup olmak, ikincisi; gerekli özellikleri taşımak. Yani sadece kut verilmesi yeterli değildi. Örneğin, MÖ 60 yılında Hun tahtına kurultayda Sağ Bilge Tigin çıkarıldı. Yine Uygurlarda Kutluk Bilge Kağan(795-805) kurultay tarafından tahta çıkarıldı. Zaten Kut’un sahibi olan hükümdar; kurt ile kuzunun birlikte yaşayacağı şekilde adil ve yöneten, Tanrıdan aldığı güç ile idare eden, adaletli, asayişi sağlayan, milletini eşit gören ve refahını sağlayandı.  Aynı zamanda halkını doyuran, kanun yapan ve yasaya önce kendi uyan kişi idi. Bu nedenle hükümdarın mutlaklığı söz konusu değildi.
Burada temel belirleyici olan nitelikler ve töredir. Yani meşruiyeti töreye uyduğu sürece devam eder. Yoksa kut dahi çekilir. Türk hükümdarlarının niteliğine gelince; kişi bilge olmak, erdemli olmak, cesaret sahibi olmak ve alp olmak zorundadır. Kutadgu Bilig’de; bilginin nam ile büyüyeceği, bilgisizlikle devletin yönetilemeyeceği, doğrulukla devletin ayakta kalabileceği belirtilmiştir. Divanu Lügati’t-Türk’te ise Türk hükümdarının en önemli özelliği olarak erdem gösterilir. Türk hükümdarlarının görevleri de şu şekilde belirtilmiştir: Tanrı varlık verdiği için özünde kutu var olduğu için hükümdar olan kişi; milletin birliğini sağlamak, fakir milleti zengin kılmak ve nüfusunu çoğaltmakla görevliydi. Türk hükümdarları, “Tanhu” unvanını kullanırlar ve Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcisi olarak algılanırlardı. Ancak ne Tanrı iddiasında olmuşlardı ne de gökten inmişlerdi. Kesinlikle halka mutlak doğruları dayatmazlar, aksine halka uygulamakla yükümlü olduğu töreleri bile halka sorarak oluştururlardı. Töreler, kurultaylarda devlet ileri gelenleri ve halkın katılımı ve özgürce fikrini söylemesiyle ortaya çıkardı. Bu da hükümdarın monarklığını engellerdi. Eski Türk Devletlerinde hükümdarlara insanüstü bir varlık değeri bu nedenle atfedilmez, hâkimiyetleri sınırlı olup töreye göre hareket etmeleri gerekirdi. Diğer yandan hükümdarların keyfî davranması mümkün değildi. Çünkü “İl gider, töre kalır.” sözüyle devlet yönetiminde törenin ne kadar önemli olduğu ve her şeyin üstünde olduğu ifade edilmiştir. Türk tarihi incelendiği zaman başarılı Türk hükümdarları; Mete ve Atilla ile Bilge ve Kül Tigin kardeşlerin töreyi en iyi uygulayan hükümdarlar olduğu görülmektedir. Türk sosyal yapısı nedeniyle baskıcı, antidemokratik uygulamalar devletin devamında sakınca yarattığı gibi, dağılmasına da neden olmuştur. Bu nedenle Türk millî hukuku olan törenin uygulanması devletin başarısında etkin olmuştur. Töre, Türk sosyal hayatını düzenleyen mecburi kurallardır. Hükümdarın, bireylerin ve toplumun hak ve hukukunu belirler ve cezai hükümleri vardır. Töre, Türk devlet telakkisinin temel taşıdır. Diğer yandan yukarıda da ifade ettiğimiz gibi töre hükümdar adlarıyla anılsa da beylerin, devlet büyüklerinin ve halkın katılımı sonucu kurultaylarda belirlenir.
Kutadgu Bilig’de Yusuf Has Hacip, töreyi uygulayabilecek devlet başkanının niteliklerini; bilgili, Türk soylu, dürüst, ulusta seçilmiş alp, cesur, doğru söyleyen, halkla uyumlu, akıllı, cömert ve iyiliksever olarak tanımlamıştır. Kaşgarlı Mahmut Divanu Lügati’t-Türk’te ise hâkim, bilgili ve akıllı olması üzerinde durmuştur. Bahaeddin Ögel de kahramanlık ve cesareti öne çıkarmıştır. Ötüken Türk Kitabeleri’nde bu durum; töreyi uygulayan hükümdarın bilge ve alp olması, doğru düşünmesi, düşündüğünü uygulaması, cesur, realist ve halkın düşüncesine önem veren kişi olması şeklinde ifade edilmiştir. Türk hükümdarlarının karizmatik bir yapıya sahip olması da üzerinde durulan konudur. Bu açıklamalardan anlaşılacağı üzere, iktidar sahiplerinin Türk devlet yönetiminde milleti temsil etmesi ve millete göre hareket etmesi önemli olmuş, emredici gücünü kamu yararına kullanması, adil olması ve erdemli olması ön plana çıkmıştır. Bunun aksi yani töreye uymayan, Türk milleti tarafından kabul görmeyen hükümdarlar; iktidardan düşebilirler ve “kut”u yok sayılırdı. Bu nedenle İslam öncesi Türk devletlerinde uygulanan yönetim şekilleri çağının çok ilerisindedir.  Ancak Türklerde İslamiyet’in kabul edilmesi ile birlikte mutlakıyet rejiminin ağırlıklı olarak uygulanmaya başlandığını görebiliriz. Zannediyorum bugün tartışılan “Türk tipi yönetim biçimi” de İslamlaşma sonrası Türklerin uyguladığı yönetim şeklidir.
 
Atatürk ve İnönü dönemlerini başkanlık tartışmaları açısından nasıl değerlendirmeliyiz?
Atatürk; “Türk milleti, en eski tarihlerinde, meşhur kurultaylarıyla, bu kurultaylarda devlet reislerini seçmesi ile demokrasi fikrine ne kadar bağlı olduğunu göstermiştir.” demektedir. Cumhuriyet’in temel niteliğini de Atatürk,  8 Mart 1928 tarihinde Le Matin gazetesine verdiği demeçte açıklamıştır. Bu demeç, Hakimiyet-i Milliye gazetesinde yayımlanmıştır. Atatürk bu demecinde, “Fransa ihtilali bütün cihana hürriyet fikrini nefheylemiştir ve bu fikrin hâlen esas ve menbaı bulunmaktadır. Fakat o tarihten beri beşeriyet terakki etmiştir. Türk demokrasisi Fransa ihtilalinin açtığı yolu takip etmiş, lakin kendisine has özellikleri ile ortaya çıkmıştır. Zira her millet inkılabını içtimai muhitinin tazyikat ve ihtiyacına tabi olan ve hâl ve vaziyetine ve bu ihtilal ve inkılabın zaman-ı vukuuna göre yapar. Her zaman ve mekânda aynı hadisenin tekerrürüne şahit değil miyiz? Her ne kadar milletlerin ve demokrasilerin işbirliği etmeleri lazım ve mümkünse de bu durumu onaylamak ancak bir tek gayeye, yani sulha müteveccih ise mümkün ve faydalı olur. Bu noktayı, idrak ve tefehhüm etmeyenler vücuda getirdiğimiz eser hakkında bir fikir ve hüküm hâsıl edemezler.” Diyerek Türk Cumhuriyeti’nin kendine has ve millî bir yönü olduğunu ifade etmiştir. Diğer yandan Atatürk Cumhuriyet’in demokrasi ile birlikte düşünülmesi üzerinde durmuş ve daha Cumhuriyet ilan edilmeden Mecliste Halkçılık Programı kabul edilmiştir. Atatürk döneminde çok partili hayata geçilememesi ise tamamen toplumsal yapı ile alakalıdır.
İnönü ise konjoktüre göre hareket eden bir liderdir. 1939’dan itibaren dünyaya paralel olarak otoriterleşen İnönü, 1945’den sonra Batı ile birlikte hareket etmeye başlamış, Truman Doktrini’ni ve Marshall Planı’nı kabul etmiş, çok partili hayata geçişte de önemli katkıları olmuştur.
 
Seçilmiş cumhurbaşkanı ve partili cumhurbaşkanı kavramları hakkında ne düşünüyorsunuz?  
Burada sorun cumhurbaşkanının seçim şeklinin ötesindeki yetkileridir. Bugün Cumhurbaşkanı son derece geniş yetkilere sahip ancak sorumsuzdur. Esasında üzerinde durulması gereken budur.
 
Türkiye’de şartlar başkanlık modeline geçilmesine uygun mu veya böyle bir gereklilik var mı?
Türkiye’de uygulanan yönetim şeklinin ciddi eksikleri olduğu bir gerçek... Her şeyden önce ihtilaller marifetiyle sistemde denge unsuru kaybolmuştur. Sivil ve demokratik bir anlayışla sistemin yeniden dizayn edilmesi şarttır. Bu yapılırken de kişiler ve partiler üzerinden bir tartışmadan da sakınılmalıdır. Ancak başkanlık sistemi için toplumsal dinamiklerimiz hazır değildir. Yukarıda da ifade ettiğim gibi sorun başkanlık sistemi ile alakalı olmayıp uygulayan ülkelerin kendi dinamikleri ile ilgilidir.  Bu itibarla bir ülkede son derece başarılı bir sistem olarak karşımıza çıkarken bir başka ülkeye felaket getirebilmektedir.