KUR ATAĞI VE MADEN OCAĞINDAKİ KANARYA

10 Eylül 2018 12:33 Cesurhan Taş
Okunma
180
KUR ATAĞI VE MADEN OCAĞINDAKİ KANARYA

KUR ATAĞI VE MADEN OCAĞINDAKİ KANARYA

Mali egemenliğimizin sembolü olan ulusal paramız Türk lirasının (TL), ABD doları (USD) karşısındaki olağan dışı değer kaybı, Kurban Bayramı öncesinde ve sırasında, ülkemizin başlıca gündem maddesiydi. İzmir’de yaşayan Amerikalı bir papazın hapis cezasına çarptırılması üzerine Ankara ile Washington arasında yaşanan gerilimin yanı sıra karşılıklı olarak iki ülkenin İçişleri ve Adalet Bakanlarına yaptırım uygulaması, ayrıca ithal ürünlere karşılıklı ek vergilerin uygulanması Türk sermaye ve para piyasalarında ciddi endişelerin doğmasına sebep oldu. Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemine geçiş sürecinde yaşadığımız bu ani sarsıntı, Türk milleti olarak bizleri düşünmeye ve bu sarsıntının etkilerini bertaraf etmeye yönelik önlemleri almaya sevk etti.
Var olan Türkiye ile ilgili bütün veriler, Türkiye’nin uluslararası arenada etkin bir güç olarak ortaya çıktığını gösteriyor. Bu durum, Batılılar için yoğun bir baş ağrısına yol açıyor. Somali’ye kadar ulaşabilecek bir etki ekseninde Türkiye’nin bir bölgesel güç olarak belirmesi, bölgenin jeopolitik satranç tahtasında Türkiye’nin ABD ile Rusya arasında üçüncü bir kutup olarak yükselmesi, doğal olarak Batılıların baş ağrısını daha da arttırıyor.
Kur Atağı
TL’nin USD karşısındaki değerini gösteren kur, geniş kitleler tarafından bilinmese de ABD tarafından zaman zaman hedef ülkeler üzerinde kullanılan bir sopa konumundadır. Ulusal paramızın, USD karşısındaki olağan dışı ve izahı zor bir şekilde düşüşü, ABD’nin ulusal ekonomimize bir kur atağı yaptığı şeklinde yorumlamak mümkündür.
Türkiye, TL’deki düşme eğilimini tersine çevirmek, para kurunda istikrarı korumak üzere yapısal sorunlarına el atarak çözmek zorundadır. Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemini tam anlamıyla yerleştirebilmek ise ancak iktisadi istikrar ile mümkündür. Bu amaca yönelik olarak Türk hükûmeti Ağustos/2018 başında Türkiye’nin gelecekteki ekonomik eğilimini gösterecek bir pencere açmak üzere “100 Günlük Eylem Planı”nı kamuoyu ile paylaştı.
Bu plana göre, ekonomik yapının revizyonu hızlandırılacak, kamu proje harcamaları iyileştirilecek, insanların yaşam koşulları geliştirilecek, Türkiye'nin ekonomik kırılganlığı azaltılacak. Bu kapsamda bankacılık, enerji, dış ticaret, altyapı, millî savunma, turizm sektörü gibi alanlarda 400 önemli proje hayata geçirilecek. Ancak uzunca süredir yüksek olan enflasyon, büyük ölçekli dış finansman talebi ve kısa vadeli sermaye girişine aşırı bağımlılık gibi etmenler, Türkiye’nin tüketime bağımlı ekonomik gelişim karakterinin oluşmasına yol açıyor. Ülke ekonomisi, kolayca uluslararası sıcak para saldırısına uğrayabiliyor.
 “100 Günlük Eylem Planı”na göre Türk hükûmeti; Çin, Meksika, Rusya, Hindistan gibi ülkeleri gelecekteki öncelikli ihracat pazarı olarak belirlemiştir.2017 yılında Türkiye’nin ithalatı 354 milyar 100 milyon USD, ihracatı ise 157 milyar USD olarak gerçekleşmiştir. Türkiye’nin ilk beş büyük ihracat ülkesi sırayla Almanya, İngiltere, BAE, Irak ve ABD’dir. Beş en büyük ithalat ülkesi ise Çin, Almanya, Rusya, ABD ve İtalya’dır. Türkiye’nin son birkaç yılda Çin, Meksika, Rusya ve Hindistan gibi ülkelerle ticaret bağlantıları da hızlı bir artış sürecine girmiştir. Aynı zamanda Türkiye, BRICS’e üye olma isteğinin arttığını da gösteriyor. Son yıllarda Türkiye, adım adım ABD ve Avrupa’ya aşırı bağımlı olan tutumunu değiştirmeye, gelişmekte olan pazar ülkelerine yakınlaşmaya başlamıştır. Öncelikli dört ihracat pazarı arasında Çin, Hindistan ve Rusya gibi BRICS ülkeleri bulunuyor.
Türkiye ile Çin arasındaki ticaret hacmi son yıllarda gözle görülür bir artış kaydetmiştir. İki ülke arasındaki ticaret hacmi 2000 yılında 1 milyar USD iken şimdi yaklaşık 30 milyar USD’ye yükselmiştir. Türkiye ile Çin, 2018 yılında ABD’nin ekonomik hamlelerine karşılık vermek, iç piyasadaki döviz dalgalanmaları ve ABD yaptırımları ile mücadele etmek için kendi aralarında kendi ulusal paralarını kullanma niyetinde olduklarını açıklamışlardır. Bu bağlamda, geçen yıl Türkiye pazarına giren Çin Endüstri ve Ticaret Bankası (ICBC) çalışmalarına hız vermiştir.
Hâlihazırda, dünyanın 17. büyük ekonomisi olan Türkiye’nin ekonomik yapısında son yıllarda önemli değişimler yaşanmıştır. Otomobil, petrokimya ürünleri ve elektronik sektörünün önemi günden güne artmış, bu alanların ihracat hacmi, geleneksel tekstil ve konfeksiyon sektörünü aşarak Türkiye’nin en önemli ihracat ürünlerini oluşturmuştur. Şimdilerde Türkiye, dünyanın en büyük 8. çelik ve alüminyum ürünleri imal ülkesi aynı zamanda da Avrupa’nın en büyük televizyon ve hafif ticari araç üretici ülkesi konumundadır. Geleneksel tekstil ve konfeksiyon sektöründe de Türkiye, bazı Güneydoğu Asya ülkelerini geçmiş ve yüksek kaliteli mal tedarikçisi olmuş durumdadır.
Maden Ocağındaki Kanarya ve Domino Etkisi
Küresel ölçekten değerlendirildiğinde merak edilen hususlardan birisi, Türkiye’deki ekonomik krizin gelişmekte olan diğer ülkelere bulaşıp bulaşmayacağıdır. Başka bir deyişle, Türk lirasının aşırı değer kaybı, Rusya dâhil diğer gelişmekte olan ekonomilere domino etkisi yapabilir mi?
ABD’nin yaptırım uygulamasından sonra yabancı yatırımcıların telaşlanarak Türkiye’den varlıklarını çıkarmaya başladıkları gözlemlendi. Ülkemizde 2014 yılında yabancı varlığı 143 milyar USD’ye ulaşmışken 2018 yılı Ağustos ayında bu rakam 70 milyar dolara düşmüştür. TL’nin USD karşısında sert bir değer kaybına uğraması, büyük bir borç yükü taşıyan şirketler üzerinde ciddi bir baskı yaratmış, ayrıca Türk bankaları açısından risklerin yükselmesine neden olmuştur. Bulaşıcı etkinin Türkiye ile bağlantılı olan komşu veya civar ekonomilere de kaçınılmaz olarak sirayet edeceği beklenmektedir. Uluslararası Ödemeler Bankası (BIS) verilerine göre Türk firmalarının İspanya bankalarına 83,3, Fransız bankalarına 38,4 ve İtalyan bankalarına 17 milyar USD borcu bulunmaktadır. Avrupa’nın en büyük bankları olan İspanyol BBVA, Fransız BNP Paribas ve İtalyan Uni Credit gibi kurumların varlıkları baskı altına girmiş durumdadır. Bu üç banka, Türk ekonomisine hâlihazırda toplamda 60 milyar USD’lik bir yatırım yapmış bulunmaktadır.
Kimi uzmanlar tarafından Türkiye’deki krizin gelişmekte olan piyasalarla ilgili “maden ocağındaki kanarya” rolünü oynayabileceği görüşü dillendirilmeye başlanmıştır. Çağdaş sistemlerin geliştirilmesinden önceki dönemlerde, maden ocaklarına inen madenciler yanlarına güvenlik amacıyla metan gazına duyarlı olan kanaryaları alırlarmış. Eğer kanarya ölürse madenciler hemen orayı terk ederlermiş. Yani Türkiye’deki kriz, USD değer kazandığı esnada ciddi miktarda dolar borcu biriken ve gelişmekte olan piyasalar için kötü bir sinyal olabilir. Türkiye’de göreceli olarak durum istikrara kavuştuktan sonra sıra Rusya’ya gelmiş olabilir mi? Moskova, gelişmekte olan piyasalar sınıfının paniğini sergileyebilir mi? Benzer bir durum 2014 yılında ortaya çıkmıştı. O dönem Rus rublesi, kaydettiği düşüşle Belarus ve Kazakistan para birimlerini de aşağıya çekmişti. Eğer 1997-1998 yıllarını hatırlayacak olursak Tayland’ın sıkıntılı piyasasının Güney Kore, Filipinler, Vietnam, Laos ve hatta Japonya, Hindistan ve Çin gibi ekonomileri etkileyecek Güney Asya krizine yol açabileceğini çok az kişi tahmin edebilmişti.
Sonuç
 Türkiye ve onun, bugün şekillenen yeni jeopolitik dengeler karşısındaki tutumuyla ilgili yoğun gelişmeler, yeni bir boyutu öne çıkarıyor. Türkiye, müttefikleriyle ilgili yoğun değişim işaretleri gösteriyor. Bu durum da onu, Batı için sürekli bir baş ağrısına dönüştürmektedir. Amerika Birleşik Devletleri ile yakın zamanda olan çatışmalar ve Türkiye’nin Rusya ile daha fazla yakınlaşma çabası, bugüne kadar bildiğimiz jeopolitik verileri tamamen değiştirmesi mümkündür. Batı elbette genel olarak Türkiye’ye ihtiyaç duymaya devam ediyor. Türkiye, karşılaştığı mevcut sorunlara rağmen gelişmekte olan büyük bir ekonomidir. Nüfus verileri onu büyük bir pazar olarak öne çıkarıyor. Örneğin, sadece Türkiye’de 6.500’den fazla Alman şirket bulunduğuna değinilmesi bile Alman Şansölye’nin Türkiye’ye açıkça destek vermesini haklı çıkartıyor. Avrupa Birliği için pazar büyüklüğü meselesinin dışında, Türkiye’nin Avrupa Birliği’nden siyasi ve diğer kazançlar elde etmek için müzakere kartı olarak kullandığı daha büyük bir mesele olan mülteci sorunu var. Türkiye’nin avantajlı stratejik coğrafi konumu ve ekonomik gücüne bağlı olarak gelecekte küresel ticaret ve tedarik zincirinin önemli bir parçası olma ihtimali yüksektir.