Yrd. Doç. Dr. Hanefi BOSTAN: “TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ ÇAĞI YAKALAMAK İÇİN YENİDEN YORUMLANMALI.”

09 Aralık 2015 11:31 Ahmet Deniz AĞCA
Okunma
1544
Yrd. Doç. Dr. Hanefi BOSTAN: “TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ ÇAĞI YAKALAMAK İÇİN YENİDEN YORUMLANMALI.”

 

Türk Eğitim-Sen İstanbul İl Başkanı ve Marmara Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Hanefi Bostan, “Türk milliyetçiliğinin yeniden yorumlanması gerektiğine inanıyorum. Özellikle dünyadaki hadiseler gözden geçirilerek nerede eksiğimiz varsa nerede hatalarımız varsa bunların değerlendirilmesi gerekir. Tartışmayı başlatacak aydınlara ihtiyacımız bulunmaktadır.” dedi.
Her alanda yetişmiş çok sayıda Türk milliyetçisi aydın bulunduğuna dikkati çeken Bostan, “Bir Erol Güngör’ü geçecek, bir Seyit Ahmet Arvasi’yi geçecek kadrolar yetiştiremiyoruz. Bunları acil yapmamız lazım. Yeni yetişen neslin; özellikle yeni fikirlerle, çağdaş yorumlarla beslenmesi gerekir.” diye konuştu.
Hanefi Bostan, AKP hükûmetlerinin eğitim politikalarını da eleştirerek kadrolaşma çabaları yüzünden millî eğitimde büyük bir bunalım yaşandığını söyledi.
Bostan, “Bunlar; bırakın 12 Eylül'ü, 28 Şubat’a rahmet okutacak konuma geldiler. 28 Şubat sürecinde ve 12 Eylül'de bu kadar zulüm bu kadar işkence eğitim çalışmalarında, devlet kurumlarında yapılmamıştı. AKP hükûmetleri bu işkenceyi, bu haksızlığı, bu adaletsizliği başta öğretmenler olmak üzere bütün memurlara reva görmektedirler.” ifadelerini kulandı.
Yrd. Doç. Dr. Hanefi Bostan’la Türk millî eğitiminin ve Türk milliyetçiliğinin sorunlarını konuştuk.
 
AKP iktidarı 12 Eylül eleştirileri ve istismarıyla oy topladı. Ancak 12 Eylül cuntasının eğitimde açtığı yaraları tamir etmesi beklenirken Türk eğitim sistemini deneme tahtasına, çocuklarımızı da kobaya çevirdi. Bu konudaki görüşlerinizi alabilir miyiz?
AKP hükûmeti gerçekten 13 yılı aşkın bir süredir iktidarda. Maalesef eğitimi yapboz tahtasına çevirdiler. Bütün eğitimcilerin özlük haklarına kastederek yandaşlara peşkeş çekmeye devam ediyorlar. Millî eğitimde zülüm adaletsizlik had safhaya ulaştı ancak bunu kamuoyundan saklamak için her türlü oyunu, tezgâhı yapıyorlar. Eğitim gerçekten şu anda büyük bir sıkıntı içerisinde, öğretmenler şu anda büyük bir bunalım içerisinde. Motivasyonları kaybolmuş, ne yapacaklarını şaşırmış bir durumdalar. Bu nedenle yeni kurulan hükûmetin özellikle millî eğitim konusuna el atarak ciddi anlamda şimdiye kadar gasbedilen hakların geri verilmesini, adaleti, liyakati ön plana alması esas olmalı. Eğer bu olmazsa öğretmenlerin veya şu anki iradenin yetiştireceği öğretmenlerden fazla ümitvar olmak mümkün değil. Çünkü ahlakın yok edildiği, her türlü hakların gasbedildiği, adaletsizliğin had safhada olduğu bir eğitim sisteminin öğrenci profilini artık siz düşünün. Bu nedenle devletin bütün kurumları bunun üzerine ciddi anlamda eğilmeli. Özellikle bütün siyasi partiler, hatta basın yayın organları üzerine düşen görevi yaparak bu çarpıklığı, bu haksızlığı bu zulmü ortadan kaldırmak için bir an önce harekete geçmeli. Şu an millî eğitimde büyük bir bunalım var. Hiç kimse rahat değil. Rahat olmayan yerde kaliteyi beklemek hayalden başka bir şey değildir. Bunlar; bırakın 12 Eylül'ü, 28 Şubat’a rahmet okutacak konuma geldiler. 28 Şubat sürecinde ve 12 Eylül'de bu kadar zulüm bu kadar işkence eğitim çalışmalarında devlet kurumlarına yapılmamıştı. AKP hükûmetleri bu işkenceyi, bu haksızlığı, bu adaletsizliği başta öğretmenler olmak üzere bütün memurlara reva görmektedirler.
 
Eğitimde uygulanan 4+4+4 sisteminden verim alınabiliyor mu? Bu sistem hakkında ne düşünüyorsunuz?
4+4+4 sistemi, yanlış bir sistemdir. Niye yanlıştır çünkü 5+3+3 sistemi geliştirilmiş olsaydı veya 5+3+4 sistemi  getirilmiş olsaydı herhangi bir sıkıntı yaşanmayacaktı. Şu yapıldı: 4+4+4 sistemi oluşturulduğunda ilkokul öğretmenlerinin birçoğu norm kadro fazlası konumuna geldi. Ne oldu bunlar, ne yapıldı? Bunlar, yan branş olarak değerlendirilen beden eğitimi, matematik, Türkçe vs. branşlara aktarılmaya çalışıldı. Ancak bu uygulama fiyaskoyla sonuçlandı. Çünkü onların bu konuda ne bilgi ve birikimleri vardı ne de ders verebilecek durumdaydılar. Böylece binlerce öğretmen bir şekilde mağdur edildi. Bu da ister istemez o okullara yani eğitimin kalitesine yansımaya başladı. Şu anda birçok öğretmen bundan dolayı sıkıntı içerisinde… Sınıf öğretmeniyken Türkçe veya sosyal bilgiler öğretmeni olmuş ama Türkçeyi anlayacak bilgi birikimine sahip değil. Bilgisi olmadığı için ne öğrencilere faydalı olabiliyor ne de kendisi o dersten verim alabiliyor. Böyle bir sıkıntı var yani. Eğitimin kalitesi giderek AKP hükûmetleri tarafından düşürülmüş, işin olumsuzluklarını düşünmeden böyle bir sisteme geçilmiştir. Bu; yanlış bir sistemdir, yürümesi çok zor bir sistemdir. Yapılması gereken, bir an önce öğretmenlerin asıl branşları olan sınıf öğretmenliğine tekrar geçirilmesidir. Başka türlü başarılı olunması mümkün değildir. Bunun bir an önce yapılması lazım. Eğitimde büyük sonra sıkıntılar oluştu ve biz sendika olarak bunları yaşadık. Birçok öğretmen arkadaşımız matematik öğretmeni olarak atandığını ama matematiği bilmediğini, bu yüzden de verimli olamadığını belirterek tekrar eski branşına dönmek istediğini söyledi. Bu durumdaki öğretmenler eski branşlarına dönmek istiyor ama norm kadro olmadığından dolayı mecburen yan branşta devam ediyor. Tabii bu eğitime gerçek anlamda büyük bir darbe vurmuş oldu. Kaliteyi ciddi anlamda etkiledi.
 
Dolayısıyla öğrencilere de büyük bir mağduriyet var. Tabii öğrenciler de şimdi dersi bilmeyen bir hoca tarafından eğitiliyor; bundan öğrencilerin verim alması mümkün değil. Ülkenin geleceği ve yetiştirilen gençler açısından büyük bir tehlike arz ediyor.
Mutlaka büyük bir tehlike… Şöyle ifade etmek lazım: Boş yetiştirilen bir öğrencinin bu ülkeye bu memlekete nasıl bir katkısı olabilir? Bir de yaptıkları önemli şeylerden birisi şu: Bütün okul müdürlerini ve müdür yardımcılarını değiştirdiler. Herkesin özlük haklarını gasbettiler ve şu anda millî eğitimde otorite boşluğu oluştu. Çünkü getirdikleri adamlar idarecilik yapabilecek durumda olmayan kişiler. Yani iki koyunu verseniz onu gütmekten bile âciz kimseler. Böyle bir sıkıntı yaşanıyor şu anda millî eğitimde. Bunun bir an önce çözülmesi gerekir.

3. AKP 13 yılda birçok alanda olduğu gibi eğitimde de kadrolaştı. Yapılan düzenlemelerle Türk Eğitim-Sen başta olmak üzere iktidar yanlısı olmayan sendikalara üye çok sayıda eğitimcinin, öğretmenin özlük haklarını ellerinden alıp canını yaktılar. Bu haksızlıkların yeni iktidar döneminde de süreceği endişesi hâkim eğitim camiasında… Bu konuda kamuoyundan ve siyasilerden beklentileriniz neler?
Biliyorsunuz, 100 bine yakın idarecimizin görevine son verildi. Bunların önemli bir kısmı da milliyetçi, muhafazakâr kimseler. Bunu bilerek yaptılar. Paralel örgütlenmeyi bahane ederek Ülkücü kadrolara kıyım yaptılar.  Bu kıyım devam ediyor. Tabii bunu siyasi partilerin iyi anlaması gerekiyor. Millî eğitimde ülkenin birlik ve bütünlüğünden yana olan kadroların büyük bir kısmının görevlerine son verildi. Dört yılı doldurur doldurmaz diğer kalanların da görevlerine son verilecek. Büyük bir zulüm var. Büyük bir sıkıntı var. Mahkemelere vermiş olmamıza rağmen, mahkemeleri kazanmamıza rağmen durum böyle... Mahkeme kararları uygulanmıyor. Danıştay kararları uygulanmıyor. İkinci defa mahkemeye vermemize rağmen ikinci mahkeme kararı da uygulanmıyor. Resmen insanların hakkı gasbediliyor. İnsanlara zulüm yapılıyor. 20 yıldan beri idarecilik yapan biri herhangi bir okula öğretmen olarak tayin ediliyor. Onun orada verimli olması mümkün değil. Çünkü onun işi idareciliktir. O konuda deneyim kazanmıştır. Bilgi birikimi onun üzerinedir. Maalesef millî eğitimdeki kadrolarda yetişmiş insanlar farklı alanlarda, hak etmedikleri alanlarda görevlendirilerek önemli bir idari boşluk oluşturulmuştur. Siyasi partilerin ciddi bir şekilde bu konunun üstünde durmaları lazım… Biz sendika olarak bu konunun üstünde duruyoruz. Mahkeme kararlarının uygulanması için kamuoyu oluşturmaya çalışıyoruz. Özellikle kamuoyunun, basının ve siyasi partilerin bu noktada üzerine düşeni fazlasıyla yerine getirmesi gerekir. Çünkü eğer getirmezlerse gerçekten millî eğitim büyük bir çıkmazla karşı karşıya kalacaktır. Şimdiden eğitim camiasında büyük bir bunalım baş gösterdi. Bunun felakete dönüşmemesi için bu bunalımın bir an önce tedbirlerin alınması gerekir. Özellikle yeni kurulan hükûmetin bu konuya acilen müdahale etmesi gerekmektedir. Çünkü millî eğitimde iç barış bozulmuş; hak etmeyenler, hırsızlar, namussuzlar idareci olarak atanmaya başlanmıştır. Hak edenler, başarılı olanlar, becerisi olanlar, bu konuda doktora ve mastır yapanların görevlerine el konulmuştur.
 
Türkiye’yi yönetenlerin çok büyük paralarla oynadığı, devletin olmadık yatırımlara milyarlar harcadığı biliniyor. Ama bugün İstanbul’daki, Ankara’daki, hatta Anadolu’nun birçok yerindeki okullarda araç ve gereç eksiği had safhada… Çoğu okullardaki öğrenciler Türkiye haritası, küre gibi temel araçlardan bile mahrum. Buna rağmen hükûmetin okullara destek için kılını bile kıpırdatmadığını, her şeyi velilere yönlendirdiğini, devlet okullarında üstü örtülü bir paralı okul sisteminin işlediğini görüyoruz. Bu konuda neler söylemek istersiniz?
Okullara malzeme alımı, elektrik parası ve temizliğin sağlanması velilerin katkılarıyla sağlanmaya çalışılıyor. Devletin bu konuda herhangi bir yardımı ve desteği bulunmamaktadır. Şu anda okul müdürleri, idareciler el altından velilerden okul aile birlikleri vasıtasıyla para temin etmektedir. Öğretmenler zor duruma düşmektedir. Başbakan veya millî eğitim bakanı kesinlikle okullarda bağış toplanamayacak diyorlar ama maalesef çocukları ya soğukla ya da hijyenik olmayan bir eğitim ortamı ile karşı karşıya bırakıyorlar. Eğer bunu söylüyorsanız, bunları da gereği gibi yerine getirmek zorundasınız. Bırakın bunları, şu anda İstanbul’da tam 76 okulun hemen yıkılması gerekmektedir. Şu anda depreme dayanıksız okullarda eğitim sürmektedir. Yani böyle bir facia ile karşı karşıyayız. Bunu bile sağlayamıyor hükûmet. 13 yıldan beri AKP hükûmeti iktidardadır. Hâlâ depreme dayanıksız okulları yıkıp yerine yeni okul yapamadılar. Demek ki eğitime gerekli ödenekleri ayırmıyorlar. Şimdi eğer ihtiyaç varsa imam hatipler açılabilir ama tabii her mahalleye imam hatip açmanın bir anlamı bulunmamaktadır. İnsanları zorlamanın zorla imam hatip okullarına çocuklarına yazdırmalarına yol açmak doğru bir hareket değildir. Bu demokrasiye de aykırıdır yani imam hatip liselerinin bir kısmını Anadolu lisesi yaptılar. Efendim Anadolu imam hatip lisesinde kazandığında eğer gitmezsen hakkını kaybediyorsun. Böyle bir şey olamaz. İnsanlar eğer bu ülkede özgürse çocuğunu ister imam hatibe verir ister sağlık meslek lisesine verir isterse sanat okuluna isterse düz liseye verir. Buna hiç kimsenin, özellikle de hükûmetin karışma hakkı bulunmamaktadır. Ama şu anda maalesef insanları istemedikleri hâlde başka okul olmadığı için otomatik olarak çocuklar oraya kaydediliyor. Yani başka bir şansımız yok. Böyle bir şey olamaz. Demokrasi ile idare edilen bir ülkede böyle bir şey görülmüş değildir. İslamiyet sevgi dinidir. Barış dinidir. İnsanları istemedikleri hâlde imam hatiplere zorlamak, onlara nefreti ön plana çıkartır. Bu doğru bir şey değildir. Bilerek ve isteyerek İslamiyet’e zarar vermekten başka bir işe yaramamaktadır. Yani imam hatibe ihtiyaç varsa yaparsınız. Eğer ihtiyaç yoksa talep yoksa insanları zorla mecbur tutarak imam hatiplere yönlendirmenizin bir anlamı yok. Peki imam hatipten mezun olduklarında ne olacak bu çocuklar? Yarın nasıl iş bulacağız bunlara?

Öğretmenler, yarınlarımızı hazırlayan fedakâr aydınlar ordusu. Zor şartlarda görev yapıyorlar. Bırakınız aylıklarıyla kitap filan almayı, evlerinin temel ihtiyaçlarını bile karşılamakta zorlanıyorlar. Onların durumlarının, özlük haklarının iyileştirilmesi noktasında neler yapılmalı?
Şimdi bir defa şunun yapılması lazım: Öğretmenlere gerçekten başka bir iş yapmayacak şekilde bir maaşın ödenmesi lazım. Öğretmenleri ek ders almaya veya dışarıda çalışmaya zorlamanın bir anlamı bulunmamaktadır. Eğer bunu yaparsanız ister istemez eğitimde kalitenin düşmesine yol açarsınız. Kaliteli eğitimin yolu, öğretmenleri daha rahat ders yapacakları ortamlara hazırlamak onları çok fazla dersle yormamaktan geçer. Çünkü 30, 40 saat derse giren bir öğretmenin verimli olması mümkün değil. Bunun belirli bir sınırı vardır. Mesela branş öğretmenliğinde bu süre 15 saattir; sınıf öğretmenliğinde de 21, 22 saattir. Bunu en fazla 25 saat yapabilirsiniz. Bunun üzerine çıktığınızda ister istemez sınırı zorluyorsunuz demektir. O zaman öğretmen hazırlanmadan derse girecektir. Öğretmen hazırlanmadan dersi gidiyorsa yenilikleri, yapılan yeni araştırmaları takip etmesi mümkün değildir. Eğer kendini geçindirecek düzeyde bir maaş almıyorsa kitap okumakta bile zorlanabilir. Son olarak 24 Kasım Öğretmenler Gününde yaptığımız bir anket var. Bu ankette çok çarpıcı sonuçlar ortaya çıktı. Mesela öğretmenlerin önemli bir kısmı hiç kitap okumuyor. Niye okumuyor diye sorulduğunda kitaba verecek parasının olmadığını ifade ediyor. Şimdi siz öğretmeni bununla yüz yüze bırakırsanız nasıl bir verim, nasıl bir kalite bekliyorsunuz? Bunu çözmemiz gerekir. Zaman zaman da öğretmenleri eğitim için kurslara almamız gerekir. Ne zaman yapılması lazım bunların? Hafta içerisinde olabilir veya dersler bittikten hemen sonra yapılabilir. Ciddi anlamda, göstermelik olarak değil. Göstermelik olarak Haziran ayında bir haftalık hizmet içi eğitim adı altında öğretmenler eğitim alıyor ama hiç bir şey yapılamıyor. Böyle bir şey olamaz. Bunu verimli hâle getirmemiz gerekir. Eksiklerimizin görülmesi gerekir. Yapılan araştırmalarımızın neler olduğunu bilmemiz gerekir ve onlara bol bol doküman hazırlamamız gerekir. Eğer yeni öğrenim metotları varsa o öğrenim metotlarını onlara bir şekilde ulaştırmamız gerekir. Bunların hiçbirini yapmadan biz verim bekliyoruz. Kalite bekliyoruz. Hayalî uğraşmadan başka bir şey yapmıyoruz. Demek bunların üzerinde çok ciddi bir şekilde durmamız gerekiyor. Yani sadece laf olsun diye yapmamız gerekiyor. Öğretmenin kendini geliştirebilecek düzeyde bir maaşa, araç ve gerece ihtiyacı vardır. Bunları devlet olarak bizim sağlamamız gerekiyor. Bunları yapmadan bizim kaliteli eğitimden söz etmemiz mümkün değil. Her yıl eğitimin kalitesi hızlı bir şekilde düşüyor. Bu; yapılan sınavlardan, uluslararası sınavlardan açık bir şekilde görülüyor.
 
Milliyetçi-Ülkücü camiada fikir üretme noktasında kısırlık yaşanıyor. Çoğu zaman camianın meseleleri ve fikrî konular retorikle geçiştiriliyor. Türk milliyetçiliği fikir sisteminin 21. yüzyılı okuyan, çağdaş bir yorumla güncelleştirilmesi gerektiği yolunda fikirler var. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Tabii Türk milliyetçiliğinin yeniden yorumlanması gerektiğine inanıyorum. Özellikle dünyadaki hadiseler gözden geçirilerek nerede eksiğimiz varsa nerede hatalarımız varsa bunların değerlendirilmesi gerekir. Tartışmayı başlatacak aydınlara ihtiyacımız bulunmaktadır. Şimdi tartışmayı kapattığımızda, tartışmanın önünü kestiğimizde farklı fikirlerin, güzel fikirlerin veya ileriye dönük fikirlerin ortaya çıkması mümkün değil. Yani fikriyatımızı yeniden yorumlayacak, yeniden dünyayı okuyacak fikir adamlarına ihtiyacımız var. Şu anda kısır döngülerimizden birisi bu… Aydınlarımıza yeterince sahip çıkmıyoruz. Onların çalışmalarını değerlendirme noktasında üzerimize düşen görevi yerine getirmemekte ısrar ediyoruz. Bunlar doğru şeyler değil. Bizim birçok aydınımız var. Yetiştirmiş çok kadromuz var. Bunlar heba edilmektedir. Bunların, dergilerimizde, basın yayın organlarımızda, televizyonda farklı platformlarda değerlendirilmesi gerekmektedir. Belki ilk bakışta istediğimiz verimi alamayabiliriz. Bu arada eleştiriler de uç fikirler de olur ama bu fikir hareketinin yeniden çağa göre yapılanıp büyük hamleler yapabilmesi için buna acilen ihtiyaç bulunmaktadır. Bir Erol Güngör’ü geçecek, bir Seyit Ahmet Arvasi’yi geçecek kadrolar yetiştiremiyoruz. Bunları acil yapmamız lazım. Kitlelerin bize ulaşma imkânı yok. Ancak basın yayın organları sayesinde veya okudukları makalelerle kendilerine yol çiziyorlar. Fikir açlıklarını gidermeye çalışıyorlar. Yeni yetişen neslin; özellikle yeni fikirlerle, çağdaş yorumlarla beslenmesi gerekir. Bunu yapacak düzeyde ilim adamlarımız fikir adamlarımız yok mu, var. Ama kimse ellerinden tutmuyor. Ben bunun var olduğuna inanıyorum çünkü 12 Eylül öncesinden çok daha iyi bir konumdayız. Ama bunların fikirlerini tartışacak bir zeminin, atmosferin henüz oluşturulmadığını söylemem gerekiyor. Eğer söylemezsem vebal altında kalırım. Hepimiz vebal altındayız. Bunun acısını bunun sıkıntısını her gün yaşıyoruz. Yani Türk milliyetçiliğinin dış politikaya dair düşünceleri nedir? İç politikada nasıl bir fikri var? İktisadi görüşü nedir? Eskiden Dokuz Işık vardı, insanlar birçok fikri oradan öğreniyordu. Şu anda bu kitaplarda var ama bunlar topluma ulaşmamış, gençliğe ulaşmamış. Bunların ulaştırılması gerekiyor. İnternet sayfalarında belki bazı şeyler var veya siyasi partinin bildirileri, genel başkanın çok güzel açıklamaları var. Ama bunlar gençlere, topluma, kamuoyuna ulaşmıyor. Bunları ulaştıracak mekanizmaları oluşturmamız gerekiyor. Bunların aydınlar tarafından tartışılacağı bir atmosfer oluşturursak yarın birçok eksiğimizi ortadan kaldırmış oluruz. Buna acilen ihtiyacımız var. Bunu yaptığımızda ben durumun çok daha farklı olacağına inanıyorum. Elbette bazı şeyler tartışılmaz, bazı şeylerin çok fazla tartışılmasında da fayda olmayabilir. Ama tartışacak çok şeyimiz var. Yani eksikleri görmemiz lazım. Eksikleri tespit etmeden, hatalarımızı tespit etmeden, yarınlarda daha sağlıklı yürümemize yol açacak veya önümüzü açacak hamleleri yapamayabiliriz. Bunları yapmamız gerekir. Bunları yapacak olan kadroların bizde olduğuna inanıyorum. Ben bunları görüyorum yeter ki imkân verilsin, zemin hazırlansın. Biz istifade etmediğimiz için birçok siyasi kuruluş camiamızdan yetişenlerden istifade etmeye çalışıyor. Bizim eksiklerimiz ve hatalarımızdan birisi de bu. Yani o beyinleri başkalarına değil, kendi fikirlerimiz için onların daha çağdaş bir şekilde yorumlanmasını sağlayacak herkesin anlayacağı, özellikle yeni gençlerin anlayabileceği ve şu anda sahada çalışan kadrolarımızın eksiklerini giderecek konuları fikrî manada doyuracak yeni yorumlara ihtiyacımız vardır.