GELENEĞİN İPOTEĞİ KARŞISINDA BİR DİN ÂLİMİ: PROF. DR. HASAN ONAT

18 Ocak 2021 11:00 Dr.Selim YILDIZ
Okunma
142
GELENEĞİN İPOTEĞİ KARŞISINDA BİR DİN ÂLİMİ: PROF. DR. HASAN ONAT

GELENEĞİN İPOTEĞİ KARŞISINDA BİR DİN ÂLİMİ: PROF. DR. HASAN ONAT
Tanrı Taala rahmet eylesin. Aziz ruhu şad olsun…

Türklük için bir değer, millî bir sembol olan Mustafa Kemal Atatürk, Anadolu topraklarında ölü milletler kategorisine sokulmak istenen Türk milletinin kurtarıcısı, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu, büyük komutan, devlet adamı, olayları olduğu gibi değil olması gerektiği gibi düşünen bir kurmay ve gelecek adamıdır. Türkiye’de Türklük ve Türk milleti dışında hiçbir kaygı ve menfaat düşünmemiş olan Atatürk’ün zihninde millî kimliğiyle, çağa uygun devlet yapıları, her alanda refah ve mutluluğu hak eden ancak horlanmış, ezilmiş, yüzyıllar boyunca saltanat ve hilafeti ayakta tutmak için kanı sebil olup akıtılmış olan Türk milletini öz güveni yüksek bireylerin meydana getirdiği çağdaş bir toplum hâline getirmek vardı. Bunun için sezgiye tapmadığı gibi akla da tapmayan aklın da kölesi olmayan Atatürk millî kimlikten taviz vermeyerek rasyonel düşünce üzerinde Türk milletine ait bir dünya kurmak istemiş, Anadolu’da bunu gerçekleştirmiştir. İlkeler temelinde duran ve ülküler omzunda yükselen Türkiye ve Türk milletini Atatürk’ten koparmak ve millî dinamikleri dinamitlemek isteyen çevreler o yıllardan beri var olagelmiştir. Bu çerçevede bugün de bilgiden, bilimden ve analitik düşünceden yoksun kof, muhafazakârlığın daha çok yoz ve soysuzlaşmış, dinî istismarı meslek edinmiş, iç ve dış siyasetin birer maşası olmuş kesimler ilk olarak işe Atatürk ilkelerinden başlamışlar, Atatürk ve dini karşı karşıya getirmeye çalışmışlardır. Başta Türk Ocakları olmak üzere Atatürk’ün çeşitli yerlerde yapmış olduğu konuşmalarda din müessesesinin lüzumuna işaret ettiğini, İslam’ın akla dayandığı için son din olduğunu söylemesi, menfaatçi din adamı ve âlimlerin verdiği zararlardan bahsettiğini, Türk milletinin kendi dilinde Kur’an-ı Kerim’i okuyarak anlaması için çalışmalar başlattığını, mezhepçilik yoluyla parçalanmaların önüne geçme düşüncesine sahip olduğunu biliyoruz.
Ben yürüyeyim millet arkamdan yürüsünden ziyade milletle birlikte yürümesini bilen ancak böylelikle her alanda başarı sağlanacağının pekâlâ farkında olan Atatürk, milletin değerlerini çiğneyecek ve milleti karşısına alacak bir kafaya sahip değildir. “Yaratılışımdaki en büyük fevkaladelilik Türk olarak doğuşumdur.” diyen Atatürk, Orhun’un kaynağından ve Yesevi pınarından feyz alan Türklüğün öz dinî algısına taraf, Emevi zihniyetine ve “şeyhin görüntüsü hakkın zikrinden daha faydalıdır.” diyen zihniyete ise karşıdır. Atatürk’ün karşı olduğu zihniyet yüzyıllardır devletle vatandaş arasına girmiştir. Dinî cemaat ve yapılar ne yazık ki günümüze kadar devlete ulaşmanın aracı olagelmiştir.  Görünüşte Atatürk ilkelerine hakikatte ise Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna ve kuruluş felsefesine karşı olan bu kesimler, Atatürk’le başlayan sürecin Türk milletini köklerinden kopardığı iddiasıyla milliyetçiliği de bulandırmışlar, Türk milletinin varlığının teminatı olan bir düşünceyi yozlaştırma yoluna gitmişlerdir. “Millî benliğini bulamayan milletler, başka milletlerin avıdır. Biz bunu azınlıkların içinden sopayla kovulunca anladık.” diyen Atatürk’te millî his millî heyecan ve millî benlik ile dolu bir aidiyet duygusu yükselmiş, Anadolu’da vücut bulmuş, Anadolu Türkiye olmuştur. Atatürk’ün sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış bir toplum idealini, kadına, çocuğa, gence, yaşlıya, öksüze, yetime, işçiye, işsizse yaklaşımı ve bu doğrultudaki kurumsal çalışmalarının düşünce kaynaklarını Türk kültüründe görmeniz mümkündür. Türk milliyetçiliği anlayışı tarihî tecrübelerle ve çağın dinamiklerine uygun hâle getirilmiş şekliyle Türk milletinin ta kendisidir. Cumhuriyet, Türk milletine karşı sorumlu temsilciler ve yöneticileri tayin etmesi yönüyle Türk milletini tahta oturtmuş, egemenliği Türk milletinin başına tac yapmış, şahıs hâkimiyetine son verirken şahsiyet yetişmesine imkân tanıdığı için de ahlak, fazilet ve erdem rejimi olmuştur.  Laiklik, meşruiyetin kaynağı olarak maddi ve manevi tüm değerleriyle Türk milletini ve iradesini koruyan bir ilke olarak kendini göstermiştir.
Atatürk de insandır, her fâni gibi sevapları, hataları, tamamladıkları, tamamlayamadıkları ile günü gelmiş ve o da toprakla buluşmuştur. Ne kadar din sahasını boş bırakmak istememişse de Atatürk Dönemi’nde ilahiyat alanında çok ciddi girişimlerde bulunulması, bulunulmuş olması gerektiği bir gerçektir. Zira başta tarih olmak üzere sosyoloji, felsefe, edebiyat ve dil sahasında bu dönemde metodolojik anlamda başarılar sağlanmıştı. Bu alanlarda değerli bilim adamları yetişmiş, yurt dışına öğrenci gönderilmiş, yurt dışından yabancı bilim adamları gelebilmişti. Ancak dinî bilimler ve ilahiyat konusunda 1924 yılında bir adım atılmış, başarıya ulaştırılamamış, Türkiye’de bir ilahiyat fakültesinin kurulması ne yazık ki 1949 yılını bulmuştur. 1949 yılında ilahiyat fakültesi kurulmasına yönelik kanun teklifi TBMM’ye geldiğinde bazı isimlerin yaptığı konuşmalar meselenin ehemmiyeti açısından kayda değer gözükmektedir. Bu isimlerden İsmail Hakkı Baltacıoğlu “… Bir ilahiyat fakültesi kurulmasından maksat medreseyi diriltmek değildir. Çünkü fakülte ile medreseyi ayıran çok temelli bir karakter vardır. O da şudur: Medresenin çalışması nassi, apriyori, kablettecrübidir. Fakülteler ilim evleri olduğundan, bunlar mukayeseye, müşahedeye ve en sonunda da mümkün olursa, izaha çalışmaktadır. Yani birincisi subjektif olduğu kadar, ikincisi objektiftir. O hâlde hükûmetin şayanıdikkat olan isteği şudur: Bütün manasıyla ilim haysiyeti ve ilim karakteri taşıyan bir fakülte meydana getirmek. Öylesine bir fakülte ki, diğer fakültelerden hiçbir surette ayrılığı olmayacaktır. Bizim istediğimiz İslam İlahiyatı Fakültesidir. Ama medrese değil, ilmî karakter taşıyan İslam İlâhiyat Fakültesi. İslam dinini; İslam mezheplerini ilmî surette tetkik edecek bir ilmî fakülte.” diyerek ilim haysiyeti ve ilim karakterini bünyesinde barındıran, Orta Çağ kafasından arınmış ilahiyat fakültelerinin gerekliliğini dile getirmiştir.
Yine Tahsin Banguoğlu ve Emin Soysal da bu fakültelerin din-ilim mücadelesinden ziyade toplumun ihtiyaçlarına cevap verecek türde kurumsallaşması, hurafecilere fırsat vermeyen aydın, yüksek din adamlarının yetişmesi yönünde temenni ve görüşlerini açıklamışlardır. ilahiyat fakültelerinin modern anlamda kurulup kurumsallaşmasının gecikmiş olması bugün de esasında ilahiyat alanında istenilen zihin yapısında ve kalitede olamayışımızın temel nedenlerinden biridir. Kaldı ki o dönemlerde sahip olduğumuz Rıfat Börekçi, Kâmil Miras, Şerafettin Yaltkaya ve Şemsettin Günaltay gibi isimleri bugün layıkıyla bilmeyenimiz dahi çoktur. Orta Çağ skolastik düşüncesine yahut medrese kafasına sahip yüzlerce sözde din âlimi gün oluyor, günler oluyor Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş ilkelerinden başka uğraşacak ve sataşacak bir konu bulamıyor. Böyle bir ortamda Türkiye’de sayıları az da olsa fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür, devletin temel ilkeleri ile kavgalı olmayan aksine onları geliştirmenin çabasında, milletin aklı ile uyanışını ve okurken, otururken, yürürken, koşarken hayatın her sahasında düşünen bireyler olarak varlığını sürdürmesini dine en büyük hizmet sayan gerçek âlimler ve bilim insanları da var olmuştur. İşte bunlardan biri Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Mezhepler Tarihi Öğretim Üyesi olan, 26 Eylül 2020’de koronavirüsten kaybettiğimiz Prof. Dr. Hasan Onat Hoca’dır.
 “Emeviler Devri Şii Hareketleri” (1986/Ankara Üniversitesi, SBE)  üzerine hazırladığı doktora tezi ile bilim dünyasında adından söz ettirmeye başlamış olan Hasan Onat Hoca, 1987’de yardımcı doçent, 1989’da doçent, 1995’te profesör olmuştur. Londra ve Manchester’da araştırmalarda bulunmuş, Roma Gregoriana Üniversitesi Misiology Fakültesinde misafir öğretim üyesi olarak dersler ve seminerler vermiştir. Çeşitli idari görevlerinin yanı sıra 1998-2003 yılları arasında Din Öğretimi Genel Müdürlüğünün gerçekleştirdiği, İmam Hatip Liselerinin ve İlköğretim Din Kültürü Ahlak Bilgisi müfredatının yenilenmesi çalışmalarında da görev almıştır.

 
Prof. Dr. Hasan Onat’ın Şiilik ve mezheplerle ilgili telif, çeviri ve editörlüğünü yaptığı kitaplar olduğu gibi çok sayıda da makalesi vardır. Ayrıca günümüzde din anlayışı ve değişimi, dinî meseleler ve dinî bilgilere dair çalışmaları ile hazırlamış olduğu ders kitapları da vardır. İslam’ın hiçbir mezhebin tekelinde olmadığını ısrarla vurgulayan Prof. Dr. Hasan Onat’a göre mezhepçilik, cemaat, tarikat vb. dinî oluşumların siyasetle iç içeliği gerçek manada din anlayışı ve algısına darbe indirdiği gibi millî birlik ve beraberliği de çoğu zaman tehdit eder hâle gelmiştir. Onat’ın ifadeleriyle; siyaset doğası gereği ayrıştırır. Din dili, siyasetin ayrıştırıcı dili ile bütünleşince, Müslümanlar İslam ortak paydasından iyice uzaklaşmaya başlamışlardır. Böylece özünde birleştirici olan din, ayrıştırmaya ve ayrılıkçı duruşlara meşruiyet kazandırır hâle gelmiştir. Bu süreçte, belki de Müslümanların tarihinde ilk defa, yaşanan olumsuzluklar Şiilik ya da Sünnilik üzerinden okunmaya ve akan kan, Sünnilik ya da Şiilik adına kutsanmaya, meşrulaştırılmaya başlanmıştır. İşin en kötü yanı, sorunun en temelde özgürlük sorunu olduğu, cehaletin ve hamasetin özeleştiriyi engellediği: çözümün öncelikle din konusunda özgürce düşünebilecek kadar doğru bilgi ve birey bilincinde yattığı maalesef pek görülmek istenmemektedir. Müslümanların İslam’a bakışları, büyük ölçüde görme özürlülerin fil tanımına benzemektedir. Mezhep, cemaat, tarikat vb. dinî oluşumlar dinin yerine ikame edilmektedir. İslam dünyasının içine sürüklendiği mezhep çatışmasını doğru anlayabilmek ve sağlıklı çözüm önerileri üretebilmek için, Prof. Dr. Hasan Onat’ın stratejik açıdan önemli gördüğü bazı hususlar şöyle sıralanmıştır:
•    Mezhepler, adı ne olursa olsun, din anlayışındaki farklılaşmaların kurumsallaşması sonucu ortaya çıkan beşerî oluşumlardır. Hz. Muhammed’in sağlığında ne mezhep ne cemaat ne de tarikat vardır. Bu tür beşerî oluşumlar hiçbir şekilde dinle özdeşleştirilemez. Kısaca mezhep beşerîdir, din ise ilahidir.
•    Din bütünleştirirken, mezhepler ayrıştırır. Aynı dine mensup insanlar, mezhep söz konusu olduğunda, dinin kuşatıcılığını mezhebe transfer ederek, dine mensubiyeti mezhep üzerinden okumaya ve değerlendirmeye başlarlar.
•    Mezheplerin teşekkül sürecinde ve varlıklarını idame ettirmesinde siyasi egemenlik meselesi birinci derecede belirleyici olmuştur. Egemen güçler, etkinliklerini sürdürebilmek için yapıp ettiklerini meşrulaştırmak isterler. Bu süreçte dinin meşrulaştırıcı boyutu, mezhepler üzerinden daha etkin kullanılabilir. Aynı şekilde, egemen olmak için fırsat kollayan muhalif güçler de seslerini duyurabilmek, otoriteyi yıpratabilmek ve iktidara giden yolu açabilmek için mezheplerin desteğini yanlarından bulmak isterler. Dinin vermek istemediği destek, mezhepler üzerinden daha kolay elde edilebilir. Bireysel çıkar çatışmalarında meşruiyetle ilgili sağduyuya aykırı duruşlar, herhangi bir mezheple ilgili düşünce kalıpları içinde kolayca görünmez hâle getirilebilir.
•    Mezhep, cemaat ve tarikat yapılanması, İslam’ın geçit vermediği bazı bireysel ve toplumsal taleplerin, geleneğin içine yerleşerek bir tür sahte de olsa meşruiyet kazanmasına imkân sağlayabilir. Mesela, İslam, amaç ne kadar yüksek olursa olsun, haram yollarla o amaca ulaşılmasına izin vermez.
Laikliği Türk milleti için çok önemli bir değer olarak gören Hasan Onat’a göre, din ve laikliği karşı karşıya getirmek Türk devletine zaman kaybettirmiş, Türk milletinin de dinamiklerini derinden sarsmıştır. O, Atatürk’ün hedefinin Batı’ya eklemlenme değil, yeni bir uygarlık olduğu gerçeğini yazılarında ifade etmiş,  Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bekasını ise, dinden kaynaklanan sorunlara zaman kaybetmeden sağlıklı çözümler üretilmesine bağlı görmüştür. Ona göre, Türkiye Cumhuriyeti Devleti, aslında Cumhuriyet’in ilk yıllarında atmış olduğu sağlıklı adımlarla dini sorun olmaktan büyük ölçüde çıkartmış ancak bu gerçek, layıkıyla ne anlaşılabilmiş ne de anlatılabilmiştir.
Prof. Dr. Hasan Onat, Türkiye’de laiklik ile İslam dininin karşı karşıya getirilmiş olmasının sebeplerini de politik yaklaşımların çok ötesinde bir ilim adamı ciddiyeti ile tespit etmiştir. Onun aşağıda sıralanacağı üzere ortaya koyduğu tespitleri ve meseleye bakışı tarih ilmi ve bugünün Türk insanı açısından oldukça mühimdir. Bu konu üzerindeki tespitleri şu şekildedir.
•    İslam’ın medeniyet iddiasının, Osmanlı Devleti’nin gerileme sürecine girmesi ile birlikte anlamını kaybetmeye başlaması ve buna bağlı olarak ortaya çıkan mağlup medeniyet travması
•    Din konusunda bilgi sahibi olmakla, dindar olmanın birbirine karıştırılması
•    Osmanlının çöküş sürecinde toplumun Batı karşısında ciddi bir zihin daralmasının ve zihin yarılmasının içine sürüklenmesi (Ya topyekûn kabul ya da topyekûn ret)
•    Din alanında ortaya çıkan, tahmin edilebilecek olandan daha ileri düzeydeki bilgi boşluğu
•    Batıcıların Cumhuriyet’te öne çıkması ve İslamcıların Osmanlı Devleti’nin yıkılması ile birlikte, kendilerine vücut veren, fikirlerinin eksenlerini kaybederek Cumhuriyet’le kafa kafaya gelmeleri
•    İnkılapların köklerinin, Osmanlının son iki asrında yattığı gerçeğinin göz ardı edilmesi
•    Cumhuriyet’in önemini ve onun kazanımlarını öne çıkartabilmek için öncesini kötüleme, ya da yok farz etme eğiliminin mevcudiyeti
•    Cumhuriyet’in kuruluş aşamasındaki olağanüstü koşulların ve onun gerektirdiği birtakım uygulamaların geçici olması gerektiğinin yeterince kavranılamaması
•    Hilafetin kaldırılması, tekke ve zaviyelerin kapatılması gibi çok önemli uygulamaların teorik ve teolojik temellerinin insanlara yeterince anlatılamaması
•    Tekke ve zaviyelerin kapatılması ile birlikte ortaya çıkan boşluğun doldurulamayışı/önemsenmeyişi sonucu, yasaklanan kurumların faaliyetlerinin yeraltında, kontrol dışı devam etmesi ve din alanında ortaya çıkan boşluğun, bu denetimsiz alanda üretilen fikirlerle doldurulmaya çalışılması
•    Laikliğin ve demokrasinin insanlığın ortak tecrübesinin ürünü olan ortak değerler olduğu hesaba katılmaksızın sadece Batı’dan, Batı istediği için ithal edilen değerler olarak algılanması
•    Laikliğin, Avrupa’nın yaşadığı sekülerlik doğrultusundaki tecrübesi ve farklı anlaşılma biçimleri hesaba katılmadan, ağırlık olarak Fransız tipi bir anlaşılma biçiminin Türkiye’ye taşınması
•    Laiklikle birlikte, onun özellikle Fransa’daki oluşumunda etkin olan çatışmacı zihniyetin de Türkiye’ye taşınması
•    Laikliğin Türkiye’de zaman zaman bireysel din karşıtlığının ifade aracı olarak kullanılmış olması/ istismarı
•    Laikliğin, insanlığın ortak tecrübesini içinde barındıran bir değer olarak Türkiye’de yeniden üretilebilmesinde beslenme kaynağı olacak birtakım değer kaynaklarının olup olmadığının pek düşünülmemesi. Bir başka ifadeyle, Türk tarihinde, laikliğin Batı standartlarından daha ileri bir düzeyde yeniden filizlenebilmesi ve evrensel ölçekte yeniden üretilebilmesi için yararlanılabilecek kesitlerin, düşüncelerin ve ortamların olup olmadığının yeterince araştırılmamış olması (Burada akla ilk gelebilecek isim ünlü Türk bilgini İmam Maturidi olmaktadır).
•    Türkiye’de din alanında ortaya çıkan bilgi boşluğunun, özellikle 1970’li yıllarda, Mısır, Pakistan gibi uzun yıllar Batılıların sömürgesi olmuş Müslüman bölgelerde üretilen, İslam’ın bir din olmanın yanında kurtuluş ideolojisine indirgendiği, şartlar gereği siyasallaşan bir din anlayışının egemen olduğu kitapların pek de sağlıklı olmayan tercümeleriyle doldurulmaya çalışılması
 
Türkiye’de neredeyse kronik hâle gelmiş olan din-siyaset, din-hukuk, din-bilim, din-kadın, din-hayat vs. birçok sorunun çözülebilmesi için doğru bilgiye ulaşmanın şart olduğunu belirten Prof. Dr. Hasan Onat, bu sayede insanların özgür ve eleştirel düşünebileceğini, kendini aşacağını ve meseleleri kavrayabileceği üzerinde de durmaktadır. O, dinî bilgiye sahip olmakla dindarlığın aynı şey olmadığını söylerken dinin egemenlik iddiasının olamayacağı gerçeğini de cesur bir şekilde haykırmıştır. Günümüzde müracaat edilen ve üretilen söylemlerin, siyaset ve toplum mühendisliğinin aksine Kur’an’ın bir hukuk kitabı olmadığını ifade eden Hoca, Kur’an’daki hukukla irtibatlandırılan ayetlerin esas itibarıyla ahlaki bir boyutu olduğunu, ahlaklı ve adaletin egemen olduğu bir toplumu hedeflediğini, bunun gerçekleştirilmesi konusunda insana yardımcı olduğunu, herhangi bir rejimden, sistemden söz etmediğini, toplumda adaletin sağlanabilmesi için gerekli olan her şeyin, insan onurunu zedeleyen araçlara başvurulmaksızın insan tarafından gerçekleştirilmesi gerektiğini söyler.  Aklı da Allah’ın bir ayeti olarak yorumlayan Onat’a göre, bilim ise temelde, insanın tanrısal aklın ve insan aklının işleyişini ve yaratılanlar üzerindeki izlerini anlama ve açıklama çabasıdır. Türk Ocakları şubelerinden Yesevi-Maturidi Kurultaylarına; radyo programlarından, TV programlarına; Türkiye ve dünyada ilim meclislerinde doğru bildiği yerde durarak konuşmalar yapmış olan Prof Dr. Hasan Onat, laikliğin meşruiyetini dinde arayan muhafazakâr kesimlerin zorlama çıkış yolları aramasını da doğru bulmaz. O, Türkiye’de bir değer olarak laikliğin evrensel ölçülerde kendi kaynaklarımızdan faydalanılarak kendi modernitemizle dış dayatmalardan ve iç kavgalardan soyutlanmış şekilde yeniden üretilmesi gerektiğini düşünür ve önerir. Tarihi kutsallaştırmak yahut yok sayıp küfretmeyi hüner sayan zihniyetlere ve İslam’ı, geleneğin ve geçmişin ipoteği hâline getiren yapılara karşı ilmî mücadelenin öncüsü olan Prof. Dr. Hasan Onat, bugünün insanlığının kadına şiddet vb. gibi güncel sorunları üzerine de kafa yormuş bir insandır. Onun bir ilahiyatçı olarak ilahiyat fakültelerine bakışı ise bu fakültelerin ve insanımızın geleceği açısından göz ardı edilmemesi gereken bakışlardır. Nitekim ona göre,  Türkiye’de ilahiyat fakültelerinde belli bir bilim paradigması ve üzerinde görüş birliğine varılmış bir yöntem anlayışı mevcut değildir. Bugün üniversiteler içinde yer alan ilahiyat fakültelerinin yeri, konumu, amacı, niteliği ve görevleri konusunda da ilahiyat fakültesi hocalarının kafaları yeterince berrak değildir. Yine bilim olarak sadece tabiat bilimlerinin görülmesi, insan gerçeğini en doğru idrak edecek ve ettirebilecek olan sosyal bilimlere gereken önemin verilmemesi ve yatırımın yapılmaması ilahiyat fakültelerinin de geri kalmasının sebeplerinden biridir. Prof. Dr. Hasan Onat’ın belirttiği sorunların hangisine neresinden bakılırsa bakılsın sorunun zihniyetle alakalı olduğu da görülmektedir.  Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün Kur’an’ın Türkçe meali üzerine eğilmesi ve bu yöndeki gayretleri ile Alparslan Türkeş’in ortaokullara Türkçe Kur’an dersi önerisi ve Prof. Dr. Hasan Onat’ın bakış açısı ve tespitleri birlikte düşünüldüğünde zihniyet sorunu olan dinle alakalı gibi görünen birçok sorunun üstesinden gelinebileceği düşünülmelidir. Bu noktada geleceğin büyük Türkiye’si için doğru veya yanlış, sen ben, o, bu, şu şeklinde hiçbir dışlayıcı amaca kapılmadan zihniyet temelli gerekli zemin bulunmalı ve Türkiye ve Türk milleti için konuşulması gerekenler konuşulmalıdır.