MODERN TOPLUM VE ŞİİRSİZLİĞİN FATURASI

11 Temmuz 2020 13:37 Semih DİRİ
Okunma
975
MODERN TOPLUM VE ŞİİRSİZLİĞİN FATURASI

MODERN TOPLUM VE ŞİİRSİZLİĞİN FATURASI
Semih DİRİ

Radyometrik tarihleme ve diğer kanıtlara göre 4,5 milyar yıldan fazla süre önce oluştuğu düşünülen dünyamız son üç yıldır büyük bir değişim yaşadı. Dünyanın ömrü bir güne indirgenirse insan 23.59’da sahneye çıkmış oldurdu. Yaşlı dünyamız için insan ve onun ortaya koyduğu gelişmeler oldukça yeni. Kısa zaman önce ortaya çıkmasına karşın insanın ortaya koydukları dünyadaki maddi manevi her hususu derinden etkilemiştir. Sanayileşme,  teknolojik gelişimler insanlık tarihinde yeni bir atılımın mimarı olmuştur. Bu gelişmelerin yol açtığı dönüşümlerin yansıması olarak modernite yepyeni bir toplum biçimi olarak ortaya çıkmıştır. “Bu yüzden modern toplum, öncelikle, aklın egemenliğiyle karakterize olan, akla dayalı bir toplum biçimi olarak öne çıkmıştır. Özellikle modernliğin peygamberleri olarak nitelendirilen aydınlanma düşünürleri, modernliğin salt akla dayalı özsel bir gerçeklik olduğu inancındaydılar. Oysaki akıl, sürekli bir gelişimi ve değişimi de özünde barındırdığı için, modernlik özü bakımından devrimcidir de. Bu anlamda Aydınlanma ve Fransız Devrimi’yle modernlik, akla dayalı biçimini kazandıysa, on sekizinci yüzyılın sonlarına doğru İngiliz Sanayi Devrimi’yle maddi biçimine ulaşmıştır.” (Kumar,1999:102-104). 1900’lü yıllarda meydana gelen iki dünya savaşı, insanlığın ortaya koyduğu atılımları sorgulamasına ve bir nevi iman ettiği bilimin, yanlış ellerde ne büyük yıkımlara yol açtığını göstermiştir.
Günümüzde bilim ve teknolojideki olağan dışı yeniliklere, her alanda yapılan pek çok atılıma karşın dünya genelinde her an artan açlık, adaletsizlik, belirsizlik, şiddet, terör, alkol ve uyuşturucu bağımlılığı, boşanma, kişisel ve kitlesel cinnet gibi “anomik” tutum ve davranışlar hızla artmaktadır.  Şüphesiz ki ilk insandan bu güne insanın olduğu her yerde suç ve hata kavramları varlığını sürdürecektir.  Bizim dikkat çekmek istediğimiz nokta ise insanın salt sayısal verilerden azade olduğu gerçeğidir. İnsan yalnızca aklıyla değil aynı zamanda hisleriyle de insandır.  Batı medeniyetiyle Doğu medeniyeti mukayese edildiğinde Doğu toplumlarının hissi yaklaşımlarının, toplumsal dayanışmalarının Batı’ya kıyasla üst düzeyde olduğu yadsınamaz bir gerçektir. Ne var ki modernleşme sonrasında Türk toplumu bütünüyle olmasa da büyük ölçüde bu değerler bütününden kayıplar yaşamıştır. Çoğumuz bu sonucu kabul etmekle beraber sebeplerine pek kafa yormayız. Şahsi fikrim bu meselenin sosyolojik ve psikolojik onlarca sebebinden birinin de yüzyıllardır şiir sanatıyla yoğrulmuş bir milletin şiirden kopuşudur.  
Modernleşmenin, sanayileşmenin ve küreselleşmenin ivme kazandırdığı değişim, dönüşüm, süreksizlik, yabancılaşma, bireyselleşme ve sosyal izolasyon elli yıl içinde kendini farklı şekillerde hissettirmiştir. “On sekizinci yüzyıl aydınlanması sadece orta çağın antik ve modern ayrımına katkıda bulunmakla kalmadı, bundan sonra da geçerli olacak kritik bir tespitini de yaptı. Bu andan itibaren modern toplum bizim toplumumuzdu, yaşadığımız türden toplumlar, ister on sekizinci yüzyıldaki olsun isterse yirminci yüzyıldaki. Kelimenin ilk ve son anlamları arasında fark olsa bile, bu iki kelime (modernizm ve toplum) birbirleriyle eş anlamlıydı, Batı toplumu modernitenin amblemi oldu. Modernleşme demek, Batılılaşma demekti. Bu nedenle modern toplumlar ons ekizinci yüzyıldan beri Batı toplumlarının damgasını taşımaktadırlar.”  (bk. Kumar:1999) Özetlemek gerekirse “modern” kavramının ilk anlamı Hristiyan olmak, günümüzde ulaştığı son anlamı ise Batı’lı olmaktır. Daha özel bir anlamı olan modernizm kavramı ise, on dokuzuncu yüzyıl ortalarında kültür tarihinde, daha ziyade sanat ve bilimle ilgili olan değişmeleri ifade etmektedir. Ancak giderek yayılan ve güçlenen modernizm nihayet kendi tepkisini de üretti. 1950’lerin sonlarında ve 1960’ların başlarında ilk olarak postmodernizm kavramı kullanılmaya başlandı. Önce mimaride kullanılmış, daha sonra genelleşerek kültürün diğer alanlarına yayılmıştır. Pinkney’e göre, modernizmden postmodernizme iki noktadan geçilmiştir. (bk. Birkök:1998) Bu açıdan toplumsal değişimleri bir alanda değil bütünüyle ele aldığımızdan yazıda modernizm ya da postmodernizm kavramlarını kullanmak yerine teknolojinin merkeze konulduğu bu dönemi yazımızda modern toplum olarak adlandırıyoruz.
1950 sonrasında roman başta olmak üzere edebî türlerde kendini hissettiren modernizm ve devamında karşımıza çıkan postmodernizm aslında dünyada meydana gelen değişimlerin edebiyata bir yansımasıdır. Örneğin Tanpınar, romanlarında işlediği Doğu-Batı medeniyetlerini başka yazarlardan ayrı biçimde ne gelenekçiliği tam savunmuştur ne de modernizmi o her iki medeniyetin de gerekli kısımları almamız gerektiğini savunmuştur. Hem “Huzur” hem de “Saatleri Ayarlama Enstitüsü” romanlarında yazarın hem deneme hem de makalelerinde ele aldığı gelenek-modernizm ikilikleri arasında kalmış toplumun yanlış modernleşme süreci anlatılmaktadır. Oğuz Atay da romanlarında, ait olduğu toplumla uzlaşamayan insan tiplerinin yalnızlaşması ve yabancılaşması göze çarpar. Tüm bu roman karakterlerinin ortak yönü bir sığınak olarak şiire uzanmalarıdır. Uyumsuz, yalnız bireylerin kaçış yerlerinin en mühimi belki de şiirdir. Romanlardaki aydın yabancılaşması uzunca bir süre önemli bir konu olarak varlığını hissettirdi. Bugünün Türkiye’sinde ise modern kavramının düşünsel süreçlerden bağımsız düşünüldüğü şekilsel algılandığı acı bir gerçektir. Sosyal medyanın ve görselin kuşattığı çağımız toplumu görüntü olarak modern ve hatta modern ötesi bir yapıya kavuşmasına karşın belki de 15.yüzyılın gerisinde bir hissi yoksunluk içindedir.
Yüzyıllardır modernizme rağmen düşünüş ve büyük ölçüde yaşayışıyla geleneği sürdüren ülkemizde toplumsal aidiyetlerin çözülüşüne şahit olmaktayız. Şiir bizim toplumumuzda önemli bir kültür yayıcıydı. Ne zaman ki bu vasfını sosyal medyaya ve iletişim teknolojilerine bıraktı bu andan itibaren toplumsal yapımızdaki çözünme son derece hızlandı. Aile bağlarındaki zayıflamanın, kadın cinayetlerinin, hırsızlığın, toplumsal yıkımın artışındaki sebepler incelenirken toplumumuzun şiirsizleşmesi mutlaka dikkate alınmalı, şiirsizleşmemiz üzerinde derin incelemeler yapılmalıdır. Sultanından çobanına şair yetiştiren bu necip millet farkına varmadan zaman içinde şiirden uzaklaşmış yukarıda bahsini ettiğimiz değişimlerin rüzgârına kapılarak duygu ikliminden kopmuştur. Bu bilimin ve aydınlanmanın önemsiz, teknolojinin topyekûn zararlı olduğu anlamına gelmez. Asıl sorun hızlı dönüşüme ayak uyduramayan toplumumuzdaki eksen kaymasıdır.  Değişen sadece toplumun şiire bakış açısı değildir. Modern toplumun bir parçası olan günümüz şairi de bu eksen kaymasının müsebbibidir. Şiir çağımızda çok da matah bir unsur değildir. Kapitalist düzende para ya da şöhret getiren bir araç da değildir.
“Ambalajdaki Ürün Mü Şiir?” başlıklı yazısında şair Hayriye Ünal konuya farklı açıdan bakış sunuyor:  “Gerçeklik ile kurgu arasında, icat edilmiş dünyayla gündelik dünya arasında, hem çizgi hem de çizginin ihlali arasında, o kadim ikili olan güzellikle hakikat arasında var olan parabatik kapasite tam da konumuz olan şiirin metalaşması ve ürün-şiir ikilemini aydınlatıyor” (Ünal, 2016: 214-215). Rating, satış, güncel gibi hayattan alınacakların uğruna sanatın dönüştürüldüğü bir ortamda eserin topluma verilen bir rüşvet olduğu hissine kapılıyoruz. Şairin kibri şiiri boğuyor, böylelikle ilgisi görsele kayan toplum da anlamadığı vasat şiirden iyice uzaklaşıyor. Elbette bu hisse kapılan okuyucu için artık şiirin bir önemi yoktur. Nazmın çağlardır yaşamın bir parçası olduğu toplumuzda bugün geldiğimiz noktada anlayışsız, kaba, merhametsiz bir insanla karşılaşırsanız aslında kabuğu kırılmamış katı kalplerle karşı karşıyasınızdır. Unutulamayalım ki günümüz modern insanı elindeki kutularla sosyal görünen özünde çekirdeğine hapsolarak çürüyen hissiz bir canlıdır. Reçete uzun, reçete uçsuz bucaksız, sayfamız yettiği ölçüde birkaç damla can suyu:

“Yusuf’ u kaybettim Kenan ilinde
Yusuf bulunur, Kenan bulunmaz
Bu aklı fikr ile Leyla bulunmaz
Bu ne yaredir ki çare bulunmaz” (Yunus Emre)
“Cihân-ârâ cihân içredür ârâyı bilmezler
O mâhiler ki deryâ içredür deryâyı bilmezler.” (Hayalî)
 “Hakîr olduysa millet, şânına noksân gelir sanma                                                                                 Yere düşmekle cevher, sâkıt olmaz kadr-ü kıymetden” (Namık Kemal)
“Cehennem olsa gelen, göğsümüzde söndürürüz.
Bu yol ki Hak yoludur, dönme bilmeyiz, yürürüz” (Mehmet Akif)
“Seversin dünyayı doludizgin
ama o bunun farkında değildir
ayrılmak istemezsin dünyadan
ama o senden ayrılacak
yani sen elmayı seviyorsun diye
elmanın da seni sevmesi şart mı?
Yani Tahiri Zühre sevmeseydi artık
yahut hiç sevmeseydi
Tahir ne kaybederdi Tahirliğinden? (Nazım Hikmet)
 “Gün, senden ışık alsa da bir renge bürünse;
Ay, secde edip çehrene, yerlerde sürünse;
Her şey silinip kayboluyorken nazarımdan,
Yalnız o yeşil gözlerinin nuru görünse...” (Hüseyin Nihal Atsız)
“Hâlbuki korkulacak hiçbir şey yoktu ortalıkta
Her şey naylondandı o kadar
Ve ölünce beş on bin birden ölüyorduk güneşe karşı.
Ama geyikli geceyi bulmadan önce
Hepimiz çocuklar gibi korkuyorduk.” (Turgut Uyar)

Kaynakça
Birkök, Cüneyt. Modernizmden Postmodernizme: Yeni Problemler, İstanbul:1998, (Erişim: 25.06.2020, 15.22, https://www.academia.edu/18282313/Modernizmden_Postmodernizme_Yeni_Problemler).
Kumar, Krishan. Sanayi Sonrası Toplumdan Post-modern Topluma Çağdaş Dünyanın Yeni Kuramları, Çev.: Mehmet Küçük, Ankara :Dost Kitabevi Yayınları, 1999.
Ünal, Hayriye. Başkasının Sınırlarında Şair, Ankara: Hece Yayınları, 2016.