PAZARIN / PİYASANIN /TÜKETİMİN ADAMI OLMAK

09 Haziran 2014 13:33 Prof. Dr.Nadim MACİT
Okunma
2283
PAZARIN / PİYASANIN /TÜKETİMİN ADAMI OLMAK

   
“Ne kadar göz varsa o kadar hakikat vardır.” der F. Nietzsche. Bu ifadeden “gözler” kadar hakikat vardır, sonucu çıkmaz. Anılan ifade “Hakikat yoktur.” demenin bir başka yoludur. “Fayda ve çıkarın / iktidarın diline uygun düşen her sözün” meşru ve makbul görülmesi böyle bir anlayışın sonucudur.
 Düzen yaratan kültüre karşı çıkmanın ardından üretilen “karmaşık, biçimsiz ve çoğulcu” kültürü “Kültür yoktur / kültür öldü.” buyruğuyla yâd edebiliriz. Düzen yaratan kültür “Bilgileri, inançları, sanatı, ahlakı, hukuk ve âdetleri, toplumun üyesi olarak insan tarafından kazanılmış diğer kapasite ve alışkanlıkları içine alan karmaşık bir bütündür.”[1] Bu tanım “düzen yaratma” ve toplumu “belli esaslar ve kurallar etrafında biçimlendirme” amacı taşımaktadır.
Günümüz dünyasında farklı kültürlerin yaygın biçimi olan uluslararası / “kitle kültürü” herkesin kültürü olduğu için “düzen yaratma” amacından uzak tutma iddiası gerçeği yansıtmıyor. İletişim araçlarının / geçişimlerin oluşturduğu ağ toplumunda küresel boyut kazanan kültür; uluslararası, “zamansız” ve her yerde yaşayan, sayısız insanın ürettiği biçimsiz bir durum olarak görünmesine karşın dünyayı biçimlendirme arzusunda olan güçlerin siyasi ve iktisadi seslerini yansıttığı bir gerçektir. Milletlerüstü kültürel söylemin nehir yatağına akan faaliyetleri, düşünceleri, amaçları öngörülemez, karmaşık, belirsiz durum üretirken “tüketim kalıplarının” en ilgi çekici sloganlar, ambalajlar ve görüntüler aracılığıyla sunumu iddia edilen durumun tersine işaret etmektedir.
Tüketim kültürünü yaygınlaştıran dil ve araçlar “dünya ölçeğinde etkin olan siyasi ve iktisadi güçlerin” rengini yansıtmaktadır. Tüketim coşkusunu canlı tutan bu kalıplar, sermayeyi küresel nehrin yatağına akıtmaktadır. Hem ulusal hem de uluslararası ölçekte “borçlandırılan, ruhu ve bedeniyle esir edilen,” benlikleri parçalanan insanlara değerler karmaşasından oluşan bir içecek sunuyorlar.
İnsanları yoksul ve sefil bırakan siyasi anlayışın / toplumsal düzenin siyasi çıkar hesabına yardıma alıştırılması “insanı siyasi pazarın metası yapmaktan” başka bir anlama gelmez. Siyasi pazarın metası hâline gelen insan, piyasanın adamıdır. Böyle bir durumu bir yere kadar anlamak mümkün. Fakat konjöktüre uygun söz üreterek geçimini sağlayan adam -ki günümüzde buna aydın deniyor- işte bu kelimenin tam anlamıyla piyasa adamıdır. Piyasa adamı olmanın en somut göstergesi dün dediğini bu gün, bugün dediğini yarın reddetme, bugün reddettiğini yarın kutsama kabiliyetine sahip olmaktır. Din üzerinden dünyasını temin etme adına dini siyasi tatbikata uydurma girişimine gelince -ki günümüzde bunun adı ulemadır- işte kelimenin tam anlamıyla facirdir.  Hz. Peygamber’in hadisinde şöyle tanımlanır: “Facir, Kur’an’ı vasıta yaparak dünya malı yer.” Siyasi iktidara yaranma adına İslâm’ın reddettiği fiilleri meşrulaştırma Kur’ân’ı vasıta yaparak dünya malı yemenin en somut örneğidir.
Büyülenen her insan, yaşantısını biçimlendiren ve yıkan duruma karşı körleşir.  Bütün yaşantı alanlarını dağıtarak tüketim coşkusunu artıran melez dilin, her şeyi tüketim faaliyetine indirgemesi “modern akılcılığın, nesnelliğin” ürettiği baskıdan ve bu işlevi yerine getiren kurumlardan uzaklaşmak isteyen insanlığı daha kuşatıcı bir bağımlılığa sürüklemektedir. Bu noktada F. Nietzche’nin “İnsan daima kendine uzaktır.” M. Heidegger’in düşüş ve endişe kavramları etrafında “İnsan daima hata içindedir.” deyişlerini yeniden hatırlamak gerekiyor. Eğer felsefe kesmiyor, hatta şeytanın işi ise insan “Her zaman ümit (reca) ve korku (havf) arasında olmalıdır.” şeklinde dile getirilen İslami ilkeyi hatırlamak gerekir. Aksi takdirde ve böyle giderse bu toplum: “İslam’dan bahseden kişilerle konuşmayı” şeytanla konuşmak olarak değerlendirir.
Köklerinden kopan ve dağılan, tüketim kültürünün sloganları / kalıpları ve ambalajları arasına sıkışan insanların iş garantisi, güvenliği, dolayısıyla özgürlüğü tehlikededir. Ne üretirsen müşterisi bulunur, yeter ki sen pazara çık. Çünkü hayatımızı biçimlendiren kültür, tüketim coşkusunu üreten ve insanı banka kartlarıyla baş başa bırakan kültürdür.  Yeter ki sen pazara çık, kuşkusuz bir alıcın bulunur. Her iktidar değiştiğin de birilerin muteber birilerinin de mağdur olduğu bir toplumsal düzende tehdidin imgesel düzlemi her türlü doğallığı yıkar. Dolayısıyla düzen yaratan kültürün kurumsal yapısına” karşı geliştirilen felsefi ve siyasi saldırı” bir başka “düzen stratejisini” beraberinde getiriyor.
Tüketicilerin günlük pratiklerince çerçevelenen bilişsel ufuk içinde ortaya çıkan düşünceler, tüketici piyasasındaki katı çıkar kavramını yüceltiyor ve bunun ayartıcı güçlerini genişletiyor. Ayartıcı güçler genişledikçe bireyleri, birbirinin gırtlağına sarılacak derecede rekabet hâline sokuyor. [2] Toplumsal gerilim hatlarının yangın çıkarmaması için alınan tedbirler “düzen yaratma” faaliyetine eşlik eder. Bununla da yetinmez, yaratılan düzenin muntazam işlemesi ve idamesi için bir metoda ihtiyaç duyar. Ülkemizde bu metot “Borçlan ve işleyen düzene kul ol.” kalıbı üzerine oturtulmuştur.
Genişleyen ihtiyaçları karşılamada yaşanan güçlükler sadece rekabeti artırmıyor, aynı zamanda “suçlular ordusu” üretiyor. Piyasa adamı olmanın ivme kazandığı şu günlerde “suç-hapishane / mafya-yolsuzluk-ölüm” “evlenme-boşanma ve kadın öldürme” “günlük ihtiyaç, geri döndürülen / bastırılan arzu, çocuk kaçırma / öldürme” her şeyini tüketen, pazarlayan insanın “daha fazla yağmalama” arzusunun dışa vurumudur. Siyasi değerleri yiyip tüketenler, dinini dünya malına dönüştürerek yiyip tüketenler, aldatma ve çakallık uğruna sözlerini tüketenler sonunda annesini, babasını, dava arkadaşını ve Müslüman kardeşini yer. Ülkemizde giderek yaygınlaşan şiddetin dilini bir de bu açıdan okumaya çalışalım. Bu durum, ne söylersen gider özgürlüğüne tutunan aydınların / ulemanın ve siyasilerin toplumsal alanda açtıkları yaranın ne kadar derin olduğunu gösterir.
İnsanları yoksul bırakarak, her şeyi tüketmelerine kapı açarak piyasaya eklemlemek, denetlemenin yeni bir yöntemi olarak karşımıza çıkmaktadır. Yeni denetleme mekanizmasının tek farkı bunun demokratik olarak yasal kurumlar aracılığıyla yapılmasıdır. Tüketimi artırmak için şifreli kartlar aracılığıyla yasal kurumlara borçlandırılan insanlar, her türlü müdahaleyi kaldırma, düzensizleştirme ve özelleştirme adı altında köleleştirilmektedir. Tüketimi aşırı uçlara taşıyarak çözülmeyi, kayıtsızlığı ve başkaldırı potansiyelini engelleme yeni Türkiye’nin yeni denetleme aracı olarak açığa çıkmaktadır. Eğer böyle değilse “her gün canına kıyılan kadınlar, kaçırılan ve öldürülen çocuklar hakkında” toplumsal vicdanın kabul edeceği bir şey söyleyin…
 
 


[1] Nicolas Journet, “Kültür Nedir?”, Evrenselden Özele Kültür, (Edit: Nicolas Journet) İstanbul: 2009, İz Yayıncılık, s. 17.

[2] Z. Bauman, Postmodernlik ve Hoşnutsuzlukları, s. 59.