Alparslan Türkeş, 3 Mayıs 1944 ve Milliyetçilik

02 Temmuz 2021 11:51 Okan MADEN
Okunma
71
Alparslan Türkeş, 3 Mayıs 1944 ve Milliyetçilik

Alparslan Türkeş, 3 Mayıs 1944 ve Milliyetçilik
Okan MADEN
MİLLİYETÇİLİK
Milliyetçilik 18. yüzyılın sonu itibarıyla hızla değişen dünyanın fikrî merkezi olmuştur. Milliyetçilik, körüklediği bağımsızlık ateşi vesilesiyle siyasi bir hüviyete bürünmüş ve siyasi meselelerde başlıca unsurlarından biri hâline gelmiştir. Çok uluslu imparatorluklara sirayet ederek onları parçalamış, yerine ulus devletlerin egemen olduğu yeni bir dünya düzeni inşa etmiştir.
Fertlerin en kuvvetli sosyolojik bağı millet mensubiyetidir, dolayısıyla milliyetçilik fikrinin hâkim olduğu yerde fert odaklı siyasi yapıdan söz edilebilir. Milliyetçiliğin gelişmesi ve yayılmasıyla hak, hukuk, adalet, eşitlik, hürriyet kavramlarının daha yüksek sesle dillendirilmesindeki doğru orantı ayrıca dikkate değerdir. Bunun yanı sıra, ortaya çıkan diğer fikir sistemlerinin milliyetçiliğin tetiklediği kavramların farklı izahatı ve farklı tasnifini referans kabul ettiğinden bahsetmek mümkündür. Aynı vakitte bu kavramların yarattığı özgür ortam fikir çeşitliliğin habitatıdır. Fikir sistemleri esasen karmaşık yapılardır. Bir aydının yahut bir zümrenin ileri sürdükleriyle şekillenirler. Hitap ettiği kitleden gördüğü karşılık oranında fiilî bir güce sahiptir. Elbette fikir sistemlerinin fiilî güce talip olduğunu söylemek gerekir. Zira bu fikirler sıklıkla mevcuda dair memnuniyetsizliklerden doğmuştur ve en basit tabiriyle mevcudu iyileştirme iddiasına sahiptir. Sistemlerinin icrası için güce ihtiyaç duyarlar. Demokraside bu güç halkın iradesidir. Buradan hareketle, aydınlar aracılığıyla şekillenmeye başlayan fikirler demokratik düzenlerde bireyler üzerinde nihaî hâlini alır, orada vücut bulur. Fikirler halka sirayet etmedikçe yeterince başarıya ulaşmış sayılmazlar. Fikirler siyasi elitten halka yayılarak geniş kitleleri payanda edinmelidir. Ancak bu yöntemle hatırı sayılır bir kuvvete erişirler. Yakın tarihimizdeki Türk milliyetçiliği özelinde de vaziyet böyledir. Aydınlar aracılığıyla hâkim güç hâline gelmiş, siyasi tesirleriyle Cumhuriyet’e istinatgâh olmuştur. Bununla birlikte Cumhuriyet bireyleri layık olduğu değerlerle donatmıştır.
Türk milliyetçiliği Ziya Gökalp, Yusuf Akçura, Namık Kemal, Mehmet Emin Yurdakul gibi isimlerin kaynaklık ettiği Mustafa Kemal Atatürk’ün de bu membadan Türkiye Cumhuriyeti’ni inşa ettiği bir fikirdir. Nihayetinde Türk milliyetçiliğinin bir aydın zümresi olduğu ve siyasi bakımdan mühim bir sonuca ulaştığı doğrudur. Lakin bu fikri ve yeni hâli milletin özümsemesi vakit alır. Bu tekâmülün sekteye uğraması ise henüz yapımı devam eden çok katlı bir binanın ilk katındaki ana kolonları kesmekle yani binayı yıkıma sürüklemekle eş değerdir.
3 Mayıs 1944’te yaşanan hadiseler işte bu açıdan değerlendirilmelidir. 3 Mayıs, Türk milliyetçiliği fikrinin halk tarafından özümsenmesine yapılan tehlikeli bir saldırıdır.
3 MAYIS’TAN EVVEL
İsmet İnönü, Atatürk’ün vefatının ardından Cumhurbaşkanı seçilmiştir. Cumhuriyet Halk Partisinin değişmez genel başkanı ve “Millî Şef” unvanlarını eline almıştır. Kendisinden farklı düşünenlere pek tahammülü olmayan İnönü için bu tahammülsüzlüğün başını ağrıttığı söylenemez zira etrafı kendisini koşulsuz şartsız tasdik eden şahıslarla çevrilidir. Bu unvanların ona teslim edilmesi bundan farklı bir sebepten değildir. Dış politikada ihtiyatı aşan bir çekimserlik sergileyen İnönü’nün İkinci Dünya Savaşı’nın gidişatına göre hizalanması şaşırtıcı bir vaziyet değildir. Hâliyle bu şekillenme iç politikayı da doğrudan etkilemiştir. Hitler’in Almanya’sının savaşta ağır basan taraf olduğu vakitlerde İnönü hükûmetinde Türkçü tavırlar açıkça gözlemlenmektedir. Dönemin Başvekili Şükrü Saraçoğlu’nun Türkiye Büyük Millet Meclisi kürsüsünden beyan ettiği “Ben Türkçü bir Başvekilim!” ve “Türkçülük bizim için bir kültür meselesi olduğu kadar bir kan meselesidir.”  sözleri o vakitlerde hükûmetin fikrî bakış açısını, daha doğru bir tabirle günün hizasını izah eder gibidir.
O vakitler müfredatta okutulan kitaplarda yer alan Türkçü ifadeler dikkat çeker:
“Devlet işlerinin başına devletin kurucusu olan kavimden başkası geçince o devlet inkıraz bulur. Yani millet istiklâlini kaybeder. Misal mi istersiniz? İşte Abbasîler, işte Endülüs, işte Osmanlılar… Yeni Türk Cumhuriyeti’nin devlet işlerinin başında mutlaka Türkler bulunacaktır. Türk’ten başkasına inanmayacağız.”   
“Bir ihtilâl hangi milletin hesabına yapılırsa, mutlaka onun öz evlâtlarının eliyle yapılmalı ve onun elinde kalmalıdır. Meselâ Türk ihtilâli öz Türklerin elinde kalmalıdır. Hem de kayıtsız şartsız.”
Bir yandan Türkçü tavırlar sergileyen İnönü hükûmetinin öbür yanda komünizmle mücadele ettiği söylenemez. Komünizm yayılırken hükûmet sessizliğini korumuştur. Hatta Maarif Vekili Hasan Ali Yücel aracılığıyla komünistler himaye etmiştir. Nitekim Hüseyin Nihal Atsız’ın Orhun dergisinde dönemin Başvekili Şükrü Saraçoğlu’na yazdığı iki açık mektup bu vaziyete dair bir ikazdır. Atsız bu yazılarında aleni bir biçimde komünist propagandası yapan dergilerin Maarif Vekâletince satın alıp okullara dağıtıldığından, Dil Tarih Coğrafya Fakültesinde ve Devlet Konservatuvarında komünistlerin istihdam edildiğinden, cezaevindeki Nazım Hikmet’e yine Maarif Vekâleti tarafından el altından paralar verildiğinden bahseder. Maarif Vekili Hasan Ali Yücel’in ya gaflet ya ihanet içerisinde bulunduğunu söyleyerek her iki vaziyet için de istifaya davet eder.
Reha Oğuz Türkkan da Irkçılık-Turancılık Davası’nda verdiği ilk ifadede açıkça söylemekten korkmadığını belirterek komünistlerin Maarif Vekili’nden himaye gördüklerini yazmıştır. Bu düşüncesinin dayanaklarından biri Suat Derviş’in “Sovyet Rusya’ya Niçin Hayranım?” adlı kitabının satışına tekrar müsaade edilmesidir.  Rusya’nın Stalingrad’da Almanların ilerleyişini durdurmasının ardından savaşın Müttefikler lehine sonuçlanacağı düşüncesi komünist propagandalara hız kazandırmış ve İkinci Dünya Savaşı’ndaki bu denge değişikliği hükûmetin fikrî ekseninde kaymaya yol açmıştır. Dış politikadaki muhteriz tutumuyla nam salmış İnönü zafer kazanacak komünist Rusya’yla ilişkileri sıkılaştırmanın yolunun Türkçü ve Turancılar üzerinde baskı kurmaktan geçeceğine kanidir.
3 MAYIS 1944
Atsız’ın dönemin Başvekili Saraçoğlu’na yazdığı iki açık mektubun yer aldığı Orhun dergisinin 15 ve 16’ncı sayıları  dağıtıma çıktığı ilk gün hızla biter. Bu iki mektup yurdun dört bir yanında yankı bulur, Atsız’a tebrik telgrafları ve mektupları yağar. Dergiler tükendiği için temin edemeyenler tekrar baskı yahut yazıları çoğaltma izni istemektedir. Âdeta bir istibdat, dikta rejiminin uygulandığı o vakitlerde hükûmete ve bir bakana ağır eleştirilerde bulunulması pek rastlanmış bir olay değildir. Nitekim Atsız’ın bu başkaldırı hareketi karşılıksız kalmamıştır. Orhun dergisi ivedilikle kapatılmış ve Atsız Boğaziçi Lisesindeki öğretmenlik vazifesi sona erdirilmiştir. Bu, henüz bir başlangıç adımıdır. Hasan Ali Yücel ve Falih Rıfkı Atay, Sabahattin Ali’yi Atsız’a -Orhun dergisindeki ikinci mektubunda ona vatan haini demesini gerekçe göstererek- hakaret davası açması için kışkırtmışlardır.  
Bu mektupların karşısında itham edilen kişi olarak Hasan Ali Yücel, Başvekillik vazifesi sebebiyle Şükrü Saraçoğlu ve dolayısıyla İsmet İnönü sarsılmıştı. Hasan Ali Yücel, İnönü’nün yanında pek değerliydi, Saraçoğlu’nun kabinesinde yer alıyordu. Lakin en büyük tesir İnönü’de olmuştur. Zira nihai karar makamının İnönü olduğu herkesçe bilinmektedir ve komünist faaliyetlere göz yumulmasının, hatta himaye edilmesinin mümessili olarak İnönü görülmektedir. Bunun yanı sıra İnönü’nün, bu mektubu ve akabinde gelişen hadiseleri otoriter yönetimine karşı bir başkaldırı, tartışmasız iktidarına karşı bir tehdit olarak yorumlaması muhtemeldir. Olayın ilerleyen safhalarında hükûmetin verdiği reaksiyon bu yaklaşımı teyit eder niteliktedir. Ankara’da görülecek davanın ilk duruşması 26 Nisan 1944’tedir. Atsız 25 Nisan’da İstanbul’dan Ankara’ya varır ve bir grup genç tarafından karşılanır. Ertesi günkü duruşmaya kadar yüzlerce kişi tarafından ziyaret edilir. Duruşma esasında da salon tıklım tıklım doludur. Davayı izlemek isteyenler kapıların kilitlerini sökerek salona girmişlerdir. Sabahattin Ali, bu gençlerin salona hızla girmesiyle kendisinin darp edileceğinden korkarak salonun penceresinden kaçmıştır.   3 Mayıs 1944 bu davanın ikinci duruşmasının tarihidir. Ankara’daki adliye binasının içi ve önü yine tıklım tıklımdır. Birçoğu genç yaşlarda binlerce kişi “Kahrolsun komünizm! Yaşasın Türk milleti! Yaşasın milliyetçi Türkiye!” sloganları atmış, kimileri Sabahattin Ali’nin kitaplarını yakmıştır. Bu olaylar esnasında motosikletli ve atlı polisler kalabalığa girmiş, polisle gençler arasında arbedeler yaşanmış ve onlarca genç tutuklanmıştır.  O gün Başvekâlet binasına yürüyen gençler Şükrü Saraçoğlu lehine gösteriler gerçekleştirmiştir. Zira Meclis kürsüsünden sarf ettiği Türkçü sözlerden ötürü Saraçoğlu Türkçü zannedilmiştir.  Bu hadiselerin ardından birçok gazetede gösterileri hedef alan yazılar yer almıştır. Hatta Falih Rıfkı Atay’ın Ulus gazetesindeki yazıları Maarif Vekâleti damgası bulunan Irkçılık-Turancılık adlı resmî eserde bir araya getirilmiştir. Hükûmet ve hükûmetin yanında konumlanmış basın bu olayları darbe girişimi olarak nitelendirmiştir.  Bu davanın ardından Atsız’ın aldığı 4 ay hapis cezası tecil edilmiştir fakat Atsız aynı gün tekrar tutuklanmıştır. Bu kez görülecek davanın adı Irkçılık-Turancılık Davası’dır.
Irkçılık-Turancılık Davası’nın her merhalesiyle taraflı ve hukuka aykırı bir davadır. Öncelikle bu davada isnat edilen suçlamalar hakikatsizdir. İddia makamları sanıkların Anayasa’ya aykırı olarak ırkçılık ve Turancılık gayeleri güttüğünü, bu uğurda sistemli faaliyetler icra ettiğini, gizli örgütlenmeler kurduğunu, gençlerin vatanseverlik duygularını istismar ettiğini, rejime aykırı umdeler güttüğünü öne sürmüştür.  Bu iddialar çerçevesinde onlarca kişi hakkında yakalama kararı çıkarılmış, 23 kişi tutuklanmış ve mahkemeye sevk edilmiştir. Gözaltı kararlarının tatbikine başlanmasından kısa bir süre sonra İnönü 19 Mayıs nutkunda Irkçılık-Turancılık Davası’nda yer alan isimlerin ağır ve asılsız ithamlarda bulunmuş; bu şahısların millete felaket getireceğinden, komşularla onulmaz bir surette düşman yapacağından, vatandaşları aldattığından, gizli cemiyet kurduklarından, Cumhuriyet’in ve Meclisin aleyhinde teşebbüslerde bulunduklarından, yabancılara hizmet ettiklerinden  dem vurmuştur. İnönü’nün halkın bir kesiminin “Bir ihtimal, gençlerin Gençlik Bayramında demir parmaklıklar ardında kalmasını istemez, bir müjde konuşması olur.” niyetiyle dinlediği konuşması bazı devlet görevlilerine âdeta “Irkçılık-Turancılık Davası kapsamında her şey mübahtır!” talimatı olmuştur. Esasen mesnetsiz ve nahoş başlayan dava o gün itibarıyla daha berbat daha tatsız hadiselere; işkencelere, zulümlere, alıkonmalara, adaletsizliklere kaynaklık etmiştir.
IRKÇILIK-TURANCILIK DAVASI VE ALPARSLAN TÜRKEŞ
Irkçılık-Turancılık Davası’nın başladığı vakitte Alparslan Türkeş Balıkesir Erdek’te piyade üsteğmen olarak görev yapmaktadır. Türkeş, İnönü’nün 19 Mayıs nutkunu radyodan dinlerken işin ucunun nereye varacağını anlamış ve aklından şöyle geçirmiştir:
“Eyvah!.. Bakalım bu, bize kadar uzanacak mı?”
19 Mayıs nutkundan kısa bir süre sonra Türkeş’in üstü, bölük odası ve evi aranmıştır. Evindeki 500-600 civarı kitaba el konulmuştur. Türkeş nereye olduğu söylenmeden önce Bandırma’ya götürülmüştür. Buradan İstanbul Sıkıyönetim Kumandanlığına gideceklerini açıklayarak vapurla yola koyulmuşlardır. 13 Haziran 1944’te Merkez Kumandanlığına vardıklarında Türkeş’i yine hiçbir izahatta bulunmaksızın hücreye kapatmışlardır.  Türkeş haftalarca suçunun ne olduğunu bilmemiş fakat Ankara’da meydana gelen hadiseler sebebiyle ilişkili olabileceğinden kuşkulanmıştır. Sebebi ilan edilmeden, yasalara göre icap eden süre içerisinde hâkim karşısına çıkarılmadan, ifadesi dahi alınmadan hukuka aykırı bir biçimde haftalarca alıkonulan Türkeş’in hakkını savunmak üzere yazdığı dilekçelere yine hukuka aykırı olarak cevap dahi verilmemiştir.  Tutuklandığı vakitte Türkeş’in iki çocuğu vardı ve eşiyle üçüncü çocuklarını beklemekteydiler. Eşi ve ailesinin Türkeş’in maaşından başka bir gelirleri yoktur ve tutuklu bulunduğu sıralarda onun da maaşı kesilmiştir. Ailesi bu dönemde ciddi zorluklar çekmiştir. Türkeş, ailesinden bahsederken Irkçılık-Turancılık Davası’nda yargılananlar üzerinde toplum nezdinde oluşturulan tavrı gözler önüne seren şu hadiseyi de yazmıştır:
“O zaman dört yaşında bulunan büyük kızım çocuklarla oynamak üzere kapının önüne çıktığı zaman diğer çocuklar tarafından ‘Bu Turancıdır. Bununla oynamayalım.’ diyerek çocuğumu aralarına almaktan çekiniyorlardı.”
Türkeş, Atsız’ın evinde yapılan arama esnasında mektuplarının ve yazılarının ele geçirilmesi sebebiyle tutuklanmıştır. İlk sorgusu sırasında kendisine gayesi iktidarı devirmek olan yeminli ve gizli bir cemiyete dair bildikleri sorulmuştur. Sorguya çekenler Irkçılık-Turancılık adlı fesadın (!) bütün gizli planlarının ellerinde olduğunu, tabanca üzerinde yemin ettiklerini, Atsız’ın Meclisi ortadan kaldırmak istediğini söylemiştir. Türkeş’in sorguda karşılaştığı bu vaziyet karşısındaki yorumu şudur: “Milli Şef’in 19 Mayıs nutkundaki tekerlemeye uygun ifade almak istiyordu.”  Türkeş hücredeyken ağır bir hastalığa yakalanır.  Epey zayıflamıştır ve ateşi günlerce yüksek kalmıştır fakat sorumlu doktoru askerlerin defalarca bildirmeleri üzerine güç bela getirebilmişlerdir. Doktorun baştan savma yaptığı bir muayeneyle verdiği ilaçların tesir etmemesiyle Türkeş hastaneye sevk edilmiştir. Sevk evraklarının koyulduğu zarfın üzerine kırmızı mürekkeple ve büyük harflerle yazılan şu ifadeler içler acısıdır: “Dikkat… Siyasî suçludur. Irkçı ve Turancıdır. Başkaları ile temas ve konuşma yapması yasaktır.”
Türkeş Haydarpaşa Askerî Hastanesine götürüldüğünde zarfın üzerindeki yazıyı gören inzibat subayının tepkisi, katiyen onun buraya yatırılamayacağı, Çengelköy’deki mahkûmlar hastanesine götürülmesi gerektiği şeklinde olmuştur. Türkeş mahkûm olmadığını, üniforması sırtında, rütbesi omuzlarında olduğunu ve mahkûmlar hastanesine gitmeyeceğini belirterek karşılık vermiştir. Bunun üzerine, Merkez Kumandanlıktan birlikte geldikleri inzibat yüzbaşısı durumu hastanenin başhekimine izah etmiştir ve başhekim Türkeş’i odasına çağırıp şu cümleleri kurmuştur:
“Oğlum! Türkçülük, Turancılık diye bir suç olamaz. Onun için sakın üzülme. Yarın bu dava size şan ve şeref kazandırmış olacaktır. Biz hepimiz Türkçü, hepimiz Turancıyız. Bu bir siyasî oyundur. Aldırmayınız. Şimdi emir vereceğim, sizi burada alıkoyup tedavi ettireceğim. Her ne ihtiyacınız olursa bana bildirirsiniz.”
Türkeş aylar sonra Tabip Tuğgeneral Fikri Altan’dan duyduğu bu güzel sözlerin kendisini duygulandırdığını, gözlerin yaşarttığını söyler. Fikri Paşa Türkeş’i hastanede bulunduğu süre boyunca ziyaret etmiştir, elinden geldiğince ona yardımcı olmuştur. Hatta onu rahat ettirmek maksadıyla daha uzun müddet orada tutmak istemesine rağmen paşanın üzerindeki baskı bir noktadan sonra kaldıramayacağı düzeye ulaşmış ve Türkeş tekrar cezaevindeki hücreye dönmüştür.
Irkçılık-Turancılık Davası’nda hem Merkez Kumandanlıktaki Askerî Cezaevi’nde bulunan asker sanıklara hem de İstanbul Emniyet Müdürlüğünde tutuklu sivil sanıklara ağır işkenceler yapılmıştır. Yargılananlar tabutluklara koyulmuş, aç susuz bırakılmış, insani ihtiyaçlarını gidermeden dahi mahrum edilmiş, kafalarına silah dayanarak tehdit edilmiş, cebren ifadeleri alınmış, lağım sularının aktığı hücrelere kapatılmıştır. Bu elim hadiseler esnasında Zeki Velidi Togan gibi değerli bir hocaya saygı elden bırakılmış, Reha Oğuz Türkkan bir gözünü kaybetmiş, hiçbir siyasi faaliyeti bulunmayan Orhan Şaik Gökyay tabutluğa atılmıştır. Alparslan Türkeş tabutluğa atılmış ve tırnakları çekilmiştir. Bu davanın duruşmalarına ancak 7 Eylül 1944’te başlanmış ve 23 sanık yargılanmıştır. Hukuki zorbalık biçiminde nitelendirmenin daha münasip olacağı bu yargılamalarda tanıklar dinlenmemiş, sanıkların ifadeleri değiştirilmiş, işkence gördüklerine dair beyanları kayıt altına alınmamıştır. Fethi Tevetoğlu bu davaya konu iddianamenin Falih Rıfkı Atay tarafından yazıldığını, Çankaya Köşkü’nde son hâlini aldığını yazmıştır.  Türkeş mahkeme heyetinin fikir hareketlerine yabancı ve genel kültür bakımından hayli zayıf kimselerden oluştuğunu belirterek şu olaydan bahsetmiştir:
“Irkçılık anlamına gelen ‘rasizm’ kelimesini duruşma hâkimi bir çocuk hastalığı terimi olan ‘raşitizm’ olarak telaffuz ediyor ve zabıtlara böyle geçiriyordu. Türkçülüğün ne olduğunu bilmedikleri gibi, dünya gidişatından da habersiz idiler.”
1 Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesinin baktığı bu davanın kararı 29 Mart 1945’te açıklanmış ve 10 kişi hüküm giymiştir. Bu karara sanıklar itiraz etmiş ve dava Askerî Yargıtaya taşınmıştır. O dönemde Askerî Yargıtay Başkanı Orgeneral Ali Fuat Erden’dir ve İnönü ile eski, samimi bir arkadaşlıkları vardır. Bu dostluğun akıllara soru işaretleri getirmesine karşın, orduda dürüstlüğüyle bilinen Ali Fuat Paşa’nın başkanlığındaki Askerî Yargıtay 1 Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesinin verdiği bütün kararları bozmuştur. Kararında ise o mahkemenin tarafsızlıktan ayrıldığını, 2 Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi tarafından tekrar yargılama yapılmasını ve tutukluların derhâl serbest bırakılmasını açıklamıştır. Bu kararın ardından tekrar başlayan duruşmalar 31 Mart 1947’de nihayete ulaşmış ve bütün sanıklar beraat almıştır. Adli Amirlik bu kararı Askerî Yargıtay’a taşımış fakat karar burada da onaylanmıştır. Devamında Yargıtay Başsavcısı kararın tekrar gözden geçirilmesi için mahkemenin tekrar görülmesini talep etmiş fakat Askerî Yargıtay reddetmiştir. Hükûmetin politikasına aykırı bu kararlardan sorumlu tutulan Ali Fuat Paşa bu davanın ardından emekliye sevk edilmiştir.
Alparslan Türkeş’e 1 Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi tarafından 9 ay 10 gün hapis cezası verilmişti. Kararın verildiği tarih itibarıyla Türkeş verilen hükümden daha uzun süredir tutuklu bulunduğundan tahliye edilmiştir. Hakkındaki hüküm 1 yıldan az olduğundan ötürü askerlik mesleğine devamına engel teşkil etmemiştir. Nihayetinde, edilen itirazlar neticesinde tekrar girilen mahkeme sürecinde Türkeş’in cezası da iptal edilmiş ve beraat etmiştir.
KAYNAKÇA
Ahmet Bican Ercilasun, Atsız Türkçülüğün Mistik Önderi, Panama Yayıncılık, 2018.
Alparslan Türkeş, 1944 Milliyetçilik Olayı, Hamle Basın-Yayın, 1972.
Hulusi Turgut, Türkeş’in Anıları Şahinlerin Dansı, ABC Basın Ajansı Yayınları, 1995.
Reha Oğuz Türkkan, Tabutluktan Gurbete, Boğaziçi Yayınları, 1975.