HÜSEYİN ÖZBAY İLE SÖYLEŞİ

28 Mayıs 2016 11:01
Okunma
530
HÜSEYİN ÖZBAY İLE SÖYLEŞİ


 
Sıdıka SÜNGÜ


Üç kitabınız da deneme tarzında. Roman, hikâye, şiir vb. size uzak olan türler mi; deneme türü ve yazılarınız arsındaki bağdan bahseder misiniz?
Önce, düşünüp benimle konuşma nezaketini gösterdiğin için teşekkür ederim. Seninle bazı soru ve sorunları irdelemek, kimi anlaşılmaz derin yapılarda çözümlemeler yapmak, benim için de gerçekten güzel bir fırsat.
Bu türde yazıyorum çünkü kendimi deniyorum ben. Alaca karanlık iç dünyamın tayflarını gösteriyorum; bunlar, bölüşülmeye değer mi bilmiyorum; yazıyorum işte kendim için değil ama kendimi deniyorum.
Eğer yazılanlar, ortalıkta dolaşan hiçbir türe girmiyorsa bil ki o denemedir. Ben bu türde yazmayı, onda ya da onunla yüzde yüz bir özgürlüğü yaşamaya çalıştığım için deniyorum. Otobiyografik olanı dışında, hikâye ve roman ya “edebî bir kurmaca”dır ya da dış nesne ve başkalarını anlatır. Benim gücüm yok buna. Yönelimim daha çok özneyedir, nesneye değil.
Otobiyografik edebiyata değecek derinlikte ve genişlikte bir hayatım olmadı benim. İnan, kendimi anlayamıyor ve çözümleyemiyorum daha. Başkalarını nasıl anlatayım; eşyayı nasıl anlatayım; hayatı nasıl, dünyayı nasıl anlatayım? Ruhumun gelgitleri kendiliğinden “senfonik bir aura”yla sarıyor beni ve alıyor içine. O kadar. Ben oradayım. Kalemle sondaj yapıyorum, eşiyorum, içimi güya. Terapik bir etki bu. Başkalarıyla yolda buluşursam çok sevinirim tabii.
Endişelerim, kuşkularım, kırıklıklarım, ümitlerim, hayatımın prizmasında karmakarışık olarak yansırken yoğun heyecanlar ve duygular yaşıyorum. Eğer bunlara sahip olmak yetseydi şiir de yazabilirdim. Zapt edilmez duyguların ve heyecanların yakalanıp biçimlendirilmesi zor iş. Şiir kendi kendime atlayamayacağım kadar çıtası yüksek bir dil. Buna rağmen denemelerim arasına cahil cesaretiyle sıkıştırdığım şiirler oldu. Laf olsun diye değil gerçekten de cahil cesaretiydi bunlar. Ya da iddiasızlığın sağladığı rahatlıkla karalamalar… İnsan kimi zaman içindeki duyguların ve heyecanların zirvesine çıkınca dilin zirvesini de zorluyor.
Şiir; dilin zirvesidir, yüksek sanattır. Yüksek sanat deşarj etmez, gark eder. Bense iyi kötü yaşadıklarımı veya daha doğrusu içime attıklarımı sızdırmaya çalışıyorum. Yoksa sıkıntıdan patlarım.
Yüksek sanat, estetik hazza batmaktır. Bense kendi köşemde kendimden menkul bir dünyayı hayretle anlamaya çalışıyorum. Ferid Muhiç’in dediği gibi “Tek başıma yarışıyorum, birinci geliyorum.” ya da Sezai Karakoç’un zirve söyleyişiyle “Biz, yarış bittikten sonra da koşan atlarız.”
Deneme türü, aynı zamanda bana öğretmenin bir atasözünü verip de “Düzgün bir kompozisyon yazınız!” direktifine karşı “Kurallarınla birlikte aradan çekil de yazayım.” deme başkaldırısını sağlıyor. Terapik etki dediğim de bu ya da özgürlük. Edebiyat zabıtalarını ve çoğu işe yaramaz zabıtları berhava etmenin kendimce keyfini yaşıyorum. Benim için deneme yazmak Jaspers’ın dediği gibi “yolda olmak”tır. Yolda ne bulursam odur, benim dünyam. Bu yolda iç konuşmalarım bazen öyle yoğunlaştı ki söyleyip yazmasaydım patlardım. Geç kalışlarımı ve telafisi olmayan zamanların algılarını da bir yanılsama olsa bile deneyerek deneyerek deneyerek normalleştirmeye çalışıyorum
Yaralı bir neslin geç kalmış sözcülüğü bir bakıma...
Bunu, denemeden başka neyle yapabilirim ki?
 
 
Türkçenin kullanımıyla ve Türkçeye Batı’dan giren yabancı kelimelerle ilgili umudunu yitirmiş, tabir yerindeyse felaket tellallığı yapan kitleye karşı muhalif görüşleriniz var. Bu konuda konuşmaktan yoruldunuz hocam biliyoruz fakat ben size şunu soracağım: Türkçenin konuşulduğu -başta Türkiye olmak üzere- yerlerde yaşanılan ve beklenilen mevsim, sizin gözlerinizde nasıl bir tablo canlandırıyor?
Yaralı bir askerin başında ağıt söyleyen birilerine benziyoruz. Ya da yaraladığımız askerin.
Yaralı bir askerin ya da yaraladığımız bir askerin başında ağıt söyleyenlerin o asker şehit olduğunda ağıt yakmaya hakları yoktur.
Bir dilin bu derecede yozlaştığını söyleyenler, yozlaşmalarını gizleyenlerdir bence. Dil yozlaşmaz tabii ki. Çünkü dil bir kullanıcı değil, bir kullanımdır. Üstelik “Türkçe yozlaştı.” diyenler, doğru dürüst Türkçe kullanamayanlardır.
Türkçeyi kullanmak yerine “seçilmiş örnekler”le senin de işaret ettiğin gibi felaket tellallığı yapanlar, gerçekten de bıktırıyor. İş yeri tabelalarına bakıp bakıp ya da ergenlik çağı gençlerinin “Na’ber?”  ya da “Oha!”larını dillerine dolayıp “Yandık!” diye avaz edenlerin sonuçlara takılmaları, zavallı bir “savunma mekanizması”ndan başka bir şey değildir bence. Endülüs’ü kaybettikten sonra ağlayan sultana annesinin söyledikleri ibrettir. Ağlamayı da hak etmek gerekir tabii. Türkçe, hak edişimiz kadar bize verir.
Türkçeyi sevmek ve geliştirmek, Türkçeyi kullanmaktır. Dili kullanmak yerine, dili konuşuyoruz. Bir dil kullanılmak yerine bunca konuşuluyorsa, sorun budur. “Oha!”lara takılıp Türkçeye ağıt yakanları, bir ilköğretim okulunun bahçesinde çocukları dinlemeye çağırmak isterim. Ya da Karadeniz’in köylerinde yaşlı bir teyzenin Türkçesine kulak vermeye… Borges’ın dediği gibi “Dil kütüphaneden, okullardan gelmedi; o tarlalardan, denizlerden, nehirlerden, gecelerden, şafaklardan geldi.”
Tarihin hiçbir döneminde Türkçeyi bu kadar nüfus konuşmadı ve bu dille bu kadar yazı yazılmadı. En yoğun Türkçe çağını yaşıyoruz. “Dil yoğunluğu”muz, dijital kültürün bütün baskılarına karşı artıyor.
Türkçe bütün dünyada keşfedilen ve yükselen değerken içeride hem de üniversitelerimizde örseleniyorsa bu durum o biçim “yerli oryantalist”lerimizin “közkamançılık”ıdır ancak. Bilim dilimizi değil ama bilimimizi sorgulamalıyız bence.
“Bu çiçek niçin soluyor?” diye bas bas bağırmak yerine, o çiçeğe su koymak gerekmez mi? Olguları fark edip çözümlemeler yapmak ve çareler üretmek yerine ağlayanlara bir Çin atasözünü hatırlatmanın yeridir : “Karanlıktan şikâyet etmek yerine, kalkıp bir mum yakmalıdır.”
 
Derinlerde kalıp yüzeyi göremeyen bir de yüzeyde kalıp derine inemeyen gençlikten bahsediyorsunuz. İdeal olanı bulmak için biz gençlere edeceğiniz birkaç kelamınız var mı?
Nasihat etmek istemem. Gerekliliklerden söz edebilirim ancak. Yataylık ve dikeylik meselesi… İnsan her iki boyutu yaşamalıdır. Sadece bugünü yaşayanlar derinliksiz, yüzeyde kalır. Sadece denizin yüzünde yüzmek gibi... Oysa denizin de zamanın da derinliği var. Sadece denizin dibinde kalanlar ise boğulur, sadece zamanın derinliğinde kalanlar da tozlanır müzelik olurlar. Sadece zamanın ve denizin yüzeyinde kalanlar ise boyutsuz, şekilsiz, omurgasız amiplere benzerler.
Bunun için de yola düşmek gerekir, derim. Hazırlıklarımızla, meraklarımızla, korkularımızla, heyecanlarımızla yola düşmeliyiz. Yol yüzeydir. Onu katettikçe derinliğe ulaşılır. Yeni nesil dijital dilin etkisiyle durup kendi derinliğine inmiyor. Oysa en derin mesafe bugün de insandır. “Düşünmek” fiilimiz de bunu açıklar. (Bu fiilin “düş-“ fiilinden geldiğini hatırlayalım.) Derinlik aynı zamanda bilgilerin kişiliğe sinmesi, kültürel gıdaya dönüşmesidir. İletilerin daima dışa doğru yönlenmesi, bir anlamda kendimizi unutarak eşya karşısındaki mağlubiyetimizi getiriyor. Psikolojideki yabancılaşma, derinliksiz bir yüzey gezintiden doğuyor ve dil, edebiyat, felsefe, siyaset, kültür, bireysel ve ulusal kimlik gibi her alanı etkiliyor.
Derinlere inenler ise orada kalmamalı. Derinlerde kalan hareketsiz düşünce ya fosilleşir ya da tahripkâr bir metana döner. İç dünyanın büyük oluşumu en iyi sentezi verir: O da “aktif mistik”tir. Yani iç dünyanın ve bunun gücünün sinerjik olarak harekete geçirilmesi.
 
“İnsan, hikâyesi kadar insandır. Benim hikâyem ne ki?” (Kelimeler Kuşatması ) Hocam siz bizim için çok önemli bir insansız, hikâyeniz de öyle bize biraz bahseder misiniz? Hüseyin Özbay hayatını hangi değerler üzerine kurmuş ve hayat ona hangi değerleri sunmuş?
 
Teşekkür ederim. Benim için de sen ve arkadaşların önemlisiniz. İçtenliğin ve erdemin olduğu yerde hissediyorum şimdi kendimi. Antik filozof, anlayışsız, kaba saba insanları kastederek “Ne gülüyorsun? Anlattığım senin hikâyen.” demiş olsa da kimi anlatırsa anlatsın, her insan anlattıklarından kendisini de anlatır. Daha doğrusu kendisinden görülen başkasını anlatır. Bir prizmadır bu, illa da türlü türlü yansır.
Fitzgerald’ın bir sözü beni çok çarpmıştı: “Bana bir kahraman gösterin size bir trajedi yazayım.” Her insanın hikâyesi var tabii ki. Ancak ben içinden trajedi doğacak bir hayat yaşamadım/yaşayamadım. Kendi küllerimi eşeledim hep. Dilim; okyanuslardan, Parislerden, cezaevlerinden, mahzenlerden, deprem enkazlarından, uzaylardan gelmedi. Büyük savaşların ve felaketlerin ortasında yaşamadım. Bakış açılarının darlığı ve genişliği, yaşantılardan doğar. Hikâyeler de... Dostoyevski’nin, Tolstoy’un, Peyami Safa’nın, Yahya Kemal’in, Hemingway’in ya da Jack Landon’ın hayatını yaşayanların büyük hikâyeleri vardır. Fakat bir hikâyeyi duyurmak için de onlar gibi yaşamak zorunluluğu yoktur.
Benim neslim dünyayı ifşa edemedi. Karanlıkta el yordamıyla ya da sürünerek geldik biz. Eşyayı, zamanı, varlığı olduğu gibi kendimizi de tanıyamadık, anlayamadık. Hikâyemiz küçük kaldı, büzüldü. Kendimiz gibi. Tabii ki içtenlikle söylüyorum bunu. Yazılarımda sezdin mi bilmiyorum ama iki kere hayat uçurumunun kıyısına kadar gidip döndüm ben. Cemil Meriç “Şuur uçurumun kıyısında uyanır.” der. Uçurumun kıyısına gitmeseydim benim hiç hikâyem olmayacaktı. Rutin hayat hikâye bırakmıyor, Sıdıka.
Ben de iki kere uçurumun kıyısında uyandım. Bu dünyada söylediklerimi, bu besledi. Dehşet saniyelerinde şuurum uyandı. Muhteşem “Ala Too”lardan eriyip gelen sel sularıyla kilometrelerce ölüm sörfü yaptım. Varoluşla yok oluşun aynı anda yaşanması bütün bir ömrün en çarpıcı ve ürkütücü dilemmasında bıraktı beni. Bir insanın diğerlerinden farklı olarak ancak bir kere ve yalnız yaşayabileceği ve anlatılması gerçekten zor (çünkü anlaması zor) duygulara, heyecanlara “Kreis Sendromu” deniyormuş. Bu sendromu iki kere yaşadım. Tam yaşadım mı bilmiyorum ama hikâyem varsa budur.
Değerlerimiz bilinir ve ortaktır. Sadece kabullerle yaşamak, değerleri çürütür. Değerleri yeni bir dille çağımıza getirmek ve muhakkak yeni değerler oluşturmak gerekiyor. Aksi takdirde aynen tekrar eden değerlerimiz usanç yaratır ve yiter. İdeolojilerin bataklığından yeni çiçekler çıkar mı, bilmiyorum. Ancak ideallerin ya sahteleştiğini ya da yok olup gidişlerinin büyük boşluk bıraktığını görüyorum.
Duygusunu ve heyecanını kaybetmiş ideallerin ve değerlerin yaşayamayacağını biliyorum. Onun için yeni ve millî olduğu kadar evrensel iletilerle yüklü motivasyonlara ihtiyacımız var. Bu topraklar, böyle bir motivasyon ve böyle bir dil için çok uygundur.
Müzikte, sporda, resimde, edebiyatta, bilgide, kültürde bir rüzgâr bekliyoruz. Semenderin ya da ebabilin kuşlarını bütün dünyaya salmak heyecanı bu.
 
 
Hüseyin Özbay bulunduğu yerden geriye dönüp baktığında diline gelen sözcükler ne olur?
Yazdıklarım, geriye dönüp baktıklarımdan çıktı. Onun burada özetini veremem tabii ki. Eğitimin ve siyasi süreçlerin paramparça ettiği bir neslin içinden geliyorum. Büyük kayıplarımız oldu. İçinde tutulduğumuz cenderede hayatı tanıyamadık. Hayatı anlamaya, tanımaya başladığımız zaman da telafi edemedik. Hilmi Yavuz, “Bir ima ile geçtik.” diyor. Biz imada bile bulunamadık. “Büyük Gözler”in, “Big Brother”ların ve “İhtiyarlar”ın tasallutunda yaşadık. Onlar bizim yerimize düşündü, onlar bizim yaşayamadığımız hayatı yaşadılar.
Tarık Buğra’nın “Gençliğim Eyvah”ı okunursa, burada anlatamadıklarım anlaşılmış olur. Benim neslimin yaşadığı süreç bize yaramadı ama tecrübe alınırsa size yarayabilir. Bunun tesellisi de bize yeter o zaman.
 
Şiiri ve müziği sizi okuduktan sonra daha çok sevdim. Dil’in ne demek olduğunu daha başka anladım. Hocam bu dil nasıl bir şey böyle?
Sen bunu söyleyince dönüp bunun üzerine ben de şiiri ve müziği şimdi daha çok sevdim. Bir iştirak kültürüne temas ediyorsun. Ya da “katılım yasası” bu… Ne kadar iyi… Mutlu oldum. “Frekans birliği” beni çok sevindirdi. Çok sağ ol. Ahmet Turan Alkan’ının dediği gibi “Biz ki aynı türküleri söylüyoruz, bizden âlâ akraba mı olur?” Şiirde, müzikte ve dilde akrabalık ne güzel şeydir. İşte edebî terapi bu ya da müthiş sinerji. Sadece bunun için bile bir ömrü geçirmeye değer. Fakat sende bu duyguları uyandırmak için ben ne yaptım ki? Senin hoş bakışın ya da içtenliğin belki. Okuyucunun “alımlama estetiği” bu sözlerinle değer kazanıyor ve edebî süreci bitmeyecek bir gayrete emanet ediyor.
Ruhların, heyecanların, karmaşık duyguların tetiklemesi yeni kavramlar, yeni dünyalar hatta yeni yaşama alanları yaratıyor. Bunun için okuyucu alımlaması önemli. Her okuyucu dilin tatçısı (gurme) olmalı. O zaman bu yemek güzel, bu sofra güzel, bu bölüşme güzel olur.
Dil nasıl bir şey? Bize bağlı, kullananlara bağlı… İnsan kelimelerle değil kavramlarla anlaşır. Kelime var, kavram yoksa “kültürel afazi” doğar. Beynimizde, kulaklarımızda birtakım sesler, işaretler var ama karşılıksız ve derinliksiz. Bunun sancılarını çok çeken Cemil Meriç “Kelimelerin anlamlarını (yani karşılıklarını ) yeniden tarif etmezsek anlaşamayız.” demişti.
Bizde de biraz böyle oldu. Kelimeleri kaybettik kavramlarımız karıştı; kavramlarımızı kaybettik kelimelerimizi anlamaz olduk. Kavramlar ve kelimeler dilemması acı oldu.
 
Yazmanın sizin için çok önemli bir anlamı var. Kalemi bıraksanız neler olur ne olursunuz?
Nobelli Yazar Elias Canetti, yazmayı ölüme karşı koyuşun silahı görür. Ünlü Fransız Yazar André Gide de “Anı yazmak, ölümün elinden bir şeyler kurtarmaktır.” der. Bu tespitler, insanı tatmin etmeyen bir hayat süresinin uzatılmasında yazmaya verilen büyük rolü gösterir. Gerçekten de yazmak, yazma sürecindeki insanı böyle bir psikolojik tatmine götürebilir. Çünkü ölümlerinden sonra anılanlar, hatırlananlar, konuşulanlar ya yazanlardır ya da haklarında yazılanlar. Dolayısıyla bir anlamda yazılmayanlar, zamanla yok olur. Bu da insanı nihilizme götürür. Yazmak bu anlamıyla da nihilizme karşı bir semiyotik çabadır.
Derinlerdeki bu entelektüel gereklik elbette geçerlidir. Yoksa insan neden yazsın ki. Benim yazma gerekçemse derinlerdeki bu arzuyu taşıyor mu bilmiyorum? Çünkü ben oturup kalkıp yazmadım. Yazma özürlü yetiştiren bir eğitim anlayışından kurtulmam zor oldu. Uzun yıllarım gitti. Kuralların zafer kazanmasına karşılık kalemlerin oynamadığı bir süreç aslında ülkemiz için gizli bir trajedidir. Kurallar ve yasaklar gafletimizi getirdi. Âdeta yazmazlık üzere yetiştirildik biz. Kanımız tıkanmış bir damarda aktı. Zor oldu bunun için. Kanımız damarımızdan dışarı aktı ama damarımızda zor, çok zor aktı. Binlercesi göz göre göre öldürülmüş, telef edilmiş ve acıları tuzu kuru beyler tarafından ya unutulmuş ya politik çıkarlarına alet edilegelmiş bir nesilden geliyorum ben de. O şimdilerde türlü sebeplerle romantize edilen 68 kuşağından.
Bunun için ben yazmayı geç fark etim ve telafi için de bize öğretilenlerin işe yaramazlığına karşı isyan ettim. Yazılarımın içine sinmiş motivasyonum intikam duygusudur. Bizde yok edilmek istenilenleri bu yolla var etmek çabası. Bu bağlamda benim için yazmak bir “varoluş direnişi”dir. Ya da ucuz kahramanlık, hayatta yapamadıklarını kâğıda dökmek. Yaşayamadıklarımı yazarak yaşamak yanılsaması belki de.
Zaten uzun yıllar kalemsiz yaşadım. Benim yazmaya başladığım yaş; Ömer Seyfettin’in, Cahit Sıtkı’nın, Rimbaud’nun, Mayakovski’nin, Beşir Fuat’ın vb.nin ömürlerinden daha büyüktür.
 
Sizin için dost kimdir?
Zor ve göreceli cevap isteyen bir soru bu. Bilhassa benim için böyle. Cevabı riyaya açık sorulardan ürküyorum. Halide Nusret Zorlutuna öğrencileri için “Benim Küçük Dostlarım” demişti. Bu adla bir kitabı da var. Böyle bir ifade çok hoşuma gitmişti. Ben de riyasız söyleyebilirim ki bütün çocukları dost biliyorum. Fırsat buldukça da onlarla dost oluyorum.
Kimi zaman “Bu çocuklar büyümese!” diyorum. Elinde gündüz feneriyle dolaşan antik filozofu hatırlar mısın? “Gündüz niçin fenerle dolaşıyorsun?” diye sorulunca “Adam arıyorum.” diyen kişiyi. Böyle bir söze telmihin de yanlış anlaşılacağını düşünüyorum tabii ki. Bu filozofun rolünde olamam. Ancak “Ben dost muyum?” diye sorarım kendime. Çünkü ben daha çok, hatta en çok kendime sorarım soruları. Erdemi, ahlakı, güzelliği, tutarlılığı başkalarından beklemek yerine bendekileri tartmaya çalışırım.
Soruyu şöyle değiştirerek bitireyim: “Ben başkaları için dost muyum?”