HAKKIMIZI HELAL ETMİYORUZ

28 Mayıs 2015 17:49
Okunma
848
HAKKIMIZI HELAL ETMİYORUZ


Fatih KİRİŞÇİOĞLU
 
"Benim huzuruma ne ile gelirseniz gelin affederim
ancak kul hakkı ile gelmeyin" (Hadisikutsi)
 
  12 Eylül Darbesi’nin başmimarı, pek çok gencin ve ailesinin ahını alan 7. Cumhurbaşkanı Orgeneral Kenan Evren öldü. Hesabını bu dünyada veremeden gitti. Şimdi cumhurbaşkanlığı yaptığı için devlet töreni yapacak mıyız, yaparsak darbeler meşru olur, yapmazsak adam cumhurbaşkanlığı yapmış, törene gidecek miyiz gitmeyecek miyiz, diye tartışıyoruz. Allah’tan ailesi Mecliste tören yapmadı da millet kurtuldu.
İrdelememiz gereken bugünün gençlerinin pek bilmediği önemli bir husus da 78 Kuşağı’nın 12 Eylül Darbesi sırasında çektikleridir. Biz unutkan milletiz, hatırlamakta hatırlatmakta fayda var. Neyi mi hatırlayacağız? “Adalet yerini bulsun diye bir sağdan bir soldan asıyorduk. Eğer sağdan iki asmışsak ertesi gün iki de soldan asıyorduk.” mantığıyla evlerinden okullarından, işlerinden alınan gençler önce askerî amire (merkez komutanlığına) götürüldükten sonra siyasi görüşlerinin zıddı polis ekiplerinin vicdanına(!) terk edilmişlerdir. Falaka, askı, hayalarından ve çürük dişlerinden cereyan verilmesiyle gelişen bu vicdan gençlerin vücutlarında iz kalmaması için çelik dolaplara konulup dolaba dışarıdan cereyan verilmesiyle tekâmül seviyesine ulaşmıştır. Bu yetmediyse anası babası gözlerinin önünde dövülmüş, dahası eşi, kız kardeşi gözlerinin önünde soyulmuştur. Bütün bu uygulama, suçu kabul ettirmek adına yapılmıştır.
Bu da yetmemiş gibi polisin elinde işkence görenler önce askerî cezaevlerinde kafes denilen yere konularak bir hoş geldin faslına uğrarlardı. Her gün “Gençliğe Hitabe”,”Onuncu Yıl Nutku”,”Atatürk ilkeleri” muhakkak söylenmeliydi. Söylenemezse aç ellerini… Daha mı ileri gittin. Çık havaya şınav pozisyonu al. Asker üstünde postallarıyla tepinip dursun. Polislerden kurtulup koğuşta biraz iyileşince doktora götürülüp sağlam raporu alınır. Sonra biraz daha sağlamlaşmanız için soğuk havada banyoya götürülüp soğuk suyun altında coplarla masaj yaptırırlar. Bu kafayla devleti sevdirmeye çalıştılar. Hoş değil mi?! Yazmak ve söylemek kolay! Çekene sormak lazımdır. Tabii geceleri kendisini yakalayan kâbusları, boğazını düğümleyen bu insanlık dışı uygulamayı anlatarak unutmaya çalışıp unutamadığını hatırlamak isterse…
12 Eylül’ün tablosuna baktığımız zaman, bu tablo çok çarpıcıdır. 1 milyon 683 bin kişi fişlenmiş, bunlardan 650 bini gözaltına alınmıştır. Ancak bu kadar gözaltına almaya karşılık sıkıyönetim mahkemelerinde 230 bin, sivil mahkemelerde de 9 bin 508 kişi yargılanmıştır. Hüküm giyenin sayısı ise 21 bin 764’tür. Yani 629 bin kişi boşu boşuna işinden, eşinden, aşından hürriyetinden, okulundan olmuştur. Ayrıca da güvenlik soruşturması sebebiyle bir iş bile bulamamışlardır.
İş bununla bitse iyiydi. Bu süreçte, 14 bin kişi vatandaşlıktan çıkarılmış, 4 bin 891 kişinin görevine son verilmiş,  144 kişi açlık grevinde ölmüş, 43 kişi "intihar"(!) sonucunda ölmüş, 171 kişi işkence sonucu öldürülmüş, 7 bin kişi hakkında idam cezası istenmiş, 517 kişi hakkında idam cezası verilmiş bunlardan 124’ünü Askerî Yargıtay onaylamıştır. Bu cezalardan da 50’si infaz edilmiştir. 1980 yılında Türkiye’nin nüfusu 45 milyondur. 2,5 milyon kişinin şahsen ihtilalden etkilendiğini düşünürsek aileleri ile birlikte sıkıntı çeken insan sayısı nüfusun dörtte biridir.
Öldü gitti. Allah yaptıklarıyla defterini dürsün. Ailenin babası ölmüştür, acıları derindir ama Şenay Hanım, birkaç mağduru ve ailesini dinleseydi/dinleyebilseydi, tekrar hayata dönüp okula, işe başlamanın ne kadar güç olduğunu, işe alınmamanın ne demek olduğunu bilseydi, işkence yüzünden sakat kalan, erkekliğini kaybeden insanları dinleseydi işsiz, aşsız, eşsiz geçen günleri anlar mıydı ?
Sadece Evren suçlu değildir. Kraldan çok kralcı olan hâkimler, savcılar, polis şefleri ve işkenceciler belki ondan daha çok suçludur. Bunların bugün hangi hastanede yardıma muhtaç, düşkün vaziyette hayatlarının son demlerini nasıl geçirdikleri de incelenmeye değerdir ve bu mazlumiyetin üzerinde makam sahibi olanlar tarafından hatırlanmalıdır.
 Son söz olarak 12 Eylül’de de 28 Şubat’ta da bir türlü yüzünü görmediğimiz ve 12 Eylül’den, 28 Şubat’tan en çok nasiplenen, varlıklarını bunlara borçlu olan “devletlü” muhteremlerin bir ahde vefa olarak cenaze namazını kılmaları gerekirdi. Unutmayalım ki herkes ameliyle hatırlanıp ameliyle hesaba çekilecektir.