KIBRIS SORUNUNUN ÇÖZÜMÜNDE YENİ ve NİHAÎ AŞAMA: “İKİ MİLLETLİ ADA”DAN “İKİ DEVLETLİ ADA”YA DOĞRU

06 Aralık 2022 12:25
Okunma
177
KIBRIS SORUNUNUN ÇÖZÜMÜNDE YENİ ve NİHAÎ AŞAMA: “İKİ MİLLETLİ ADA”DAN “İKİ DEVLETLİ ADA”YA DOĞRU

KIBRISSORUNUNUN ÇÖZÜMÜNDE YENİ ve NİHAÎ AŞAMA:

“İKİMİLLETLİ ADA”DAN “İKİ DEVLETLİ ADA”YA DOĞRU

Dr.Bahadır Bumin ÖZARSLAN*

Tarihin ilk döneminden itibaren, birçokaçıdan önemli bir yere sahip olan Kıbrıs Adası, günümüze kadar gelen sürede,uluslararası ilişkilerin önemli bir konusu olarak da yerini almıştır. 16.yüzyılın ikinci yarısında Türk hâkimiyetine geçtikten sonraki dönemden itibarenAda’da, uluslararası toplumun bir öznesi olarak Kıbrıs Türklüğü de ortayaçıkmıştır. 1878’den itibaren fiilen İngiliz hâkimiyetine girene kadar “huzur ve barış coğrafyası” niteliğitaşıyan Ada’da, 1878’den itibaren aşamalı bir şekilde ortaya çıka(rıla)n sorunlar,zamanla uluslararası bir niteliğe bürünmüştür. Özellikle 20. yüzyılda üzerindeçokça konuşulmuş olan Kıbrıs sorunu, 21. yüzyılda da uluslararası toplumungündeminde ön sıralardaki yerini korumaktadır. Bir başka deyişle Kıbrıs sorunu,19. yüzyılda başlamış ve 20. yüzyılda devam etmiş olan, 21. yüzyılda ise “çözümlenmemiş sorunlar listesi”nde yeralan bir mesele olarak varlığını korumaktadır. Ada’nın Türkiye’ye yakınlığı,jeostratejik konumu ve doğurduğu sonuçlar, Kıbrıs’ı ve Kıbrıs Türklerini, Türkdış politikasının temel konularından biri hâline getirmiştir. Öte yandansorunun tarafları, yalnızca Ada’da yaşayan Türkler ve Rumlar ile bu toplumlarınana vatanları olan Türkiye ve Yunanistan ile sınırlı olmayıp Amerika BirleşikDevletleri (ABD), Sovyetler Birliği-Rusya, Birleşik Krallık; uluslararasıörgütler içinde de başta Birleşmiş Milletler (BM) ve NATO olmak üzere, SoğukSavaş’tan sonra değişen yapısı ve hedefleri sebebiyle Avrupa Birliği’ni de (AB)öncelikle içine alan geniş bir yelpazeye yayılmaktadır. Ayrıca Bakü-Tiflis-CeyhanPetrol Boru Hattı’nın tamamlanmasıyla birlikte bu hattın çıkış noktasına olanyakınlığı sebebiyle Kıbrıs Adası Türkiye, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC)ve Azerbaycan dışındaki diğer Türk devletleri ile ilgili coğrafyalardaki diğerdevletler için de önem arz etmektedir. Bunun yanında, 2018’de Hazar Denizi’ninstatüsüyle ilgili sorunun çözülmesiyle birlikte başta Kazakistan veTürkmenistan olmak üzere, Hazar’a kıyısı olan devletler için de Kıbrıs sorunuartık daha çok önem arz etmeye başlamıştır. Ayrıca 2001’den itibaren gündemegelmeye başlayan ve özellikle son dönemde artarak ilerleyen Doğu Akdeniz’dekienerji arama faaliyetleriyle ilgili olarak atılan adımlar da düşünüldüğündeKıbrıs sorununda artık, enerji ayağı ile buna bağlı olarak pek çok konunun ve başkaaktörün de doğrudan ve/veya dolaylı olarak devreye girdiği görülmektedir.

Türkiye’nin 1974’teki müdahalesiylebirlikte sorun, yeni bir safhaya taşınmıştır. Özellikle bu safhadan sonra,soruna müdahil olan tarafların sayısı da artmıştır. Söz konusu taraflar içinde,sorunun doğrudan taraflarının yanında, BM’de öne çıkmaktadır. Gerek kuruluşu veişleyişi itibarıyla yapısı gerekse uluslararası örgütler içindeki ağırlığı, pekçok konuda olduğu gibi BM’yi, sorunun doğrudan tarafları dışında, akla ilkgelen taraf yapmaktadır. Öte yandan bahsi geçen safha, yaklaşık 50 yıllık birsüreçtir ve bu süreçteki en önemli gelişmelerden biri de KKTC’nin kuruluşudur.KKTC’nin kuruluşu sonrasında da BM, Kıbrıs sorunu denince, birincil taraflardışında, ilk akla gelen taraf olmaya devam etmiştir. 15 Kasım 1983’te kurulanKKTC, uluslararası hukuk açısından devlet olmanın bütün unsurlarını taşımaklabirlikte, Türkiye dışında herhangi bir devlet tarafından tanınmamıştır. Uluslararasıhukukta baskın görüş, tanımanın devletin kurucu bir unsuru olmadığı yönündedir.Dolayısıyla tanıma, devlet olmanın ön şartı veya asgari şartlarından birideğildir. Nitekim bazı devletlerin uluslararası toplumun tamamı veya bir kısmıtarafından tanınmadığı bilinmektedir. KKTC bakımından da aynı durum sözkonusudur. Ada’da etkin egemen bir siyasi otorite olarak KKTC’nin varlığıbilinmektedir ve açıkça kabul edilmese bile uluslararası toplum, bu fiilîdurumu dikkate almaktadır. Söz gelimi AB, 1959-1960 Antlaşmaları olarak bilinenZürih, Londra ve Lefkoşa Antlaşmalarına aykırı bir şekilde Güney Kıbrıs RumKesimi’ni tek taraflı olarak AB’ye almasından sonra, “Kıbrıs sorunu çözülenekadar Ada’nın kuzeyinde AB mevzuatı uygulanmayacaktır.” şeklinde bir kararalarak KKTC’nin varlığının inkâr edilemeyeceğini dolaylı olarak kabul etmiştir.KKTC’nin tanınmamasında değişik etkenler rol oynamakla birlikte, en önemligerekçelerden biri de Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) kararlarıdır.Konuyla ilgili pek çok karar alan BMGK, tanınmama yönündeki tutumunu temelde,541 ve 550 sayılı iki karara bağlamaktadır. Uluslararası toplum da KKTC’nintanınmaması konusunda, bahsi geçen bu iki kararı dikkate almaktadır. Aşağıda, 541ve 550 Sayılı Kararlardan hareketle KKTC’nin tanınmaması konusudeğerlendirilecek ve atılabilecek adımlar ele alınacaktır. Ayrıca meseleninKıbrıs sorununu aşan boyutuna, özellikle Türk dünyası içindeki önemine dedeğinilecektir.  Uluslararası toplumdaKKTC’nin tanınmaması temelde, BMGK kararlarına dayanmaktadır.  Kıbrıs sorunu ile ilgili olarak birçok kararalan BMGK’nin bu yönde, önemli iki temel kararı vardır. Bunlardan ilki, 541sayılı karardır. KKTC’nin ilanından sonra 18 Kasım 1983 tarihli ve 541 Sayılı KararlaBMGK, KKTC’nin bağımsızlık ilanını esefle karşılamış ve bu kararın geriçekilmesini istemiştir. Ayrıca bütün devletleri, Kıbrıs Cumhuriyeti olaraktanıdığı devlet dışında, Ada’da başka hiçbir devleti tanımamaya çağırmıştır.BMGK’nin KKTC ile ilgili kabul ettiği diğer önemli karar ise 11 Mayıs 1984tarihli ve 550 Sayılı Karardır. Bu kararda BMGK, Türkiye ile KKTC arasındagerçekleşen büyükelçi teatisi de dâhil olmak üzere bütün ayrılıkçı eylemlerikınamış; bu eylemleri hukuken geçersiz ve yapılmamış ilan etmiş; bahsi geçeneylemlerin geri alınmasını istemiştir. Ayrıca kararda, KKTC’nin tanınmamasıiçin bütün devletlere de tekraren çağrıda bulunulmuştur. BMGK, devam edensüreçte de kararlar almaya devam etmiştir. Alınan bu kararlarda, 541 ve 550 SayılıKararlara atıf yapılmıştır zira söz konusu iki karar, KKTC’nin tanınmamasıyönündeki BMGK çağrısında temel bir rol oynamıştır. Bu sebeple bu iki kararınhukukî niteliği öne çıkmaktadır. Bir başka deyişle BMGK’nin aldığı 541 ve 550 SayılıKararların uluslararası toplum tarafından bağlayıcılık taşıyıp taşımadığı,uyulması zorunlu kararlar olup olmadığı incelenmelidir. Bilindiği üzere BMGK,BM’nin altı ana organından biridir ve bu organlar içinde de temel bir işlevesahiptir. BM’nin İkinci Dünya Savaşı’nın bitişiyle birlikte kurulması ve temelamacının uluslararası barışı ve güvenliği sağlamak ve korumak olması, sözkonusu temel amaç için de BMGK’nin temel yetkili organ olarak belirlenmesi,BMGK’yi BM içinde öne çıkarmaktadır. Öte yandan BMGK’nin yapısı ve 15 üyeli buorgandaki beş daimi üyenin (ABD, Birleşik Krallık, Rusya, Fransa, Çin) sahipolduğu veto yetkisi, BMGK kararlarını daha da önemli hâle getirmektedir.Özellikle beş daimi üyenin anlaştığı hususlar ile BMGK’de alınan kararlarınhayata geçirilebilirliği arasında doğru orantılı bir ilişki vardır. Bununlabirlikte, beş daimi üyenin anlaştığı her karar ise uyulması zorunlu bir niteliktaşımamaktadır. Zira BMGK’nin aldığı kararların hukuki niteliği, heruluslararası örgütte olduğu gibi kendi içinde “bağlayıcı” ve “tavsiye”niteliğinde olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Bir uluslararası hukuk kişisiolarak uluslararası örgütler, organları vasıtasıyla iradelerini beyan ederler. Sözkonusu organların iradeleri ise aldıkları kararlar yoluyla anlaşılır.Uluslararası örgütlerin organlarında ise üye devletlerin temsilcileri yer alırve üyelerin iradeleri, devletleri temsil eden yetkililer tarafından dile getirilir.Çıkan karar olumlu ya da olumsuz olsun, birden çok devletin toplu (kolektif)iradesi aynı yönde oluşur ancak ortaya çıkan irade, devletlerin iradesinindışında bir uluslararası hukuk kişisi olan uluslararası örgütün iradesianlamına gelir.

Genel olarak değerlendirildiğinde,hukuki etkileri bakımından uluslararası örgüt kararları, “bağlayıcı karar” vebağlayıcı olmayan “tavsiye kararı” şeklinde ikiye ayrılmaktadır. Kararların bağlayıcı olup olmadıkları, bir başkadeyişle uyulma mecburiyeti bulunup bulunmadığı, daha çok karar metninde kullanılanifadelerden anlaşılmaktadır. Bağlayıcı yani uyulması zorunluluk taşıyankararlarda, genellikle kesinlik ve netlik taşıyan, buyurucu veya zorlayıcı ifadelerkullanılmaktadır. Dolayısıyla kesin ve net bir dille, uymaya zorlayan nitelikteifadelerle kaleme alınan kısımlar, bağlayıcı olmaktadır. Tavsiye niteliklikararlarda ise daha çok bağlayıcı olmayan yani uyulma mecburiyeti bulunmayan, çağrıyapan, yumuşak ve esnek ifadeler kullanılmaktadır.             Uluslararası örgütlerde, alınan kararların hukukî etkisi,örgüt organları ve üye devletler üzerinde yükümlülükler doğurup doğurmamasıylailgilidir. Kural olarak bağlayıcı kararlar, uyulması zorunlu kararlardırve aleyhe oy kullanan üye devletler açısından da uyma zorunluluğu taşırlar. Tavsiye kararları ise hem örgüt hem de üyedevletler üzerinde bağlayıcılığı olmayan, yükümlülük doğurmayan yani uyulma mecburiyetiolmayan kararlardır. Tavsiye kararları, serbest bir etkiye sahiptir.Muhatapları, tavsiye kararına uyabileceği gibi aksine hareket edip uymayabilir.Bir başka deyişle tavsiye kararına aykırı davranan üye devlet, hukuka aykırıbir eylem gerçekleştirmiş olmaz. Öte yandan tavsiyekararlarında, alınan kararın hangi çoğunlukla alındığının da bir önemi yoktur.Tavsiye kararları, oybirliği ile alınsalar bile uyulma mecburiyeti taşımazlar. Uluslararasıörgütlerin aldıkları kararların hukukî etkileri, kararı alan örgüt organınagöre de değişkenlik taşıyabilir. Bazı organlar, bağlayıcı karar alma yetkisinesahip olabilirken bazı organlar, sadece tavsiye kararı alabilmektedir. Bubağlamda BM sistemine bakıldığında, BMGK’nin hem bağlayıcı hem de tavsiyeniteliğinde karar alma yetkisi bulunduğu anlaşılmaktadır. Yukarıdakiaçıklamalar ışığında, BMGK’nin Kıbrıs sorunu ile ilgili olarak aldığı 541 ve550 Sayılı Kararlar değerlendirildiğinde, her iki kararın da tavsiye niteliğitaşıdığı görülmektedir. Zira kararların metninde geçen ifadeler, uymayükümlülüğü getiren kesinlikte ve sertlikte olmayıp esnek ve yumuşak birkarakter taşımaktadır. Buyurucu veya zorlayıcı bir dilden ziyade davet edici,yönlendirici bir üslup söz konusudur. Nitekim kararlarda geçen, “davet eder, çağrıda bulunur, rica eder,talep eder.” gibi ifadeler, kararın hukukî niteliğiyle ilgili açıkgöstergelerdir. Bir başka deyişle 541 ve 550 Sayılı Kararlar, ifadelerintaşıdığı anlam itibarıyla bağlayıcı değildir, BM üyelerinin de bu kararlarauyma yükümlülüğü yoktur. Öte yandan kararların oybirliğine yakın bir çoğunlukla(13 kabul, 1 ret, 1 çekimser) alınmış olması da bu iki kararı bağlayıcı hâlegetirmemiştir. Zira uluslararası örgütlerin aldıkları kararların hukukîniteliğinde belirleyici olan, kararın başlığı veya verilen oyların adedi değilkarar metninde geçen ifadeler ve bu ifadelerin çağrıştırdığı anlamdır. KKTC’ninbağımsız bir devlet olarak ilanından bugüne kadar, Türkiye dışında KKTC’yi tanıyanbir devlet bulunmamaktadır. Yukarıda işaret edildiği üzere, uluslararası hukukaçısından bakıldığında baskın görüşe göre tanıma, uluslararası toplum düzenininsağlanabilmesi ve devamı bakımından, devlet olmanın kurucu bir unsuru olarakkabul görmemektedir. KKTC’nin bugüne kadar tanınmamasında, pek çok etken roloynamıştır ancak önemli olan ve vurgulanması gereken husus, BMGK kararlarınıntanınmaya hukuken engel teşkil etmemesidir. BMGK’nin kararları, KKTC’nintanınmamasına yol açmış olmakla birlikte, bahsi geçen kararlar uluslararası hukukaçısından bir mani yaratmamaktadır. Bu sebeple gerek Türkiye’nin ilân ettiği“iki devletli çözüm” modeli gerek KKTC’nin mevcut Cumhurbaşkanı Ersin Tatar’ınve KKTC’deki mevcut hükûmetin aynı yöndeki tutumu gerekse bölgesel ve küreselgelişmelerdeki şartlar, önümüzdeki dönemde KKTC açısından yeni bir sayfanınaçılmasına müsait bir hukuki ve siyasi zemin de teşkil etmektedir. KKTC’nintanınması yönünde atılabilecek adımlar içinde, günden güne somut bir gerçekliğebürünen Türk dünyası ve bağımsız Türk devletleri, ilk aşamayı teşkil edebilir.Zira İkinci Karabağ Savaşı’nda kazanılan zaferle birlikte, Türkiye ileAzerbaycan arasında ilerleyen “İki Devlet-Tek Millet” politikası hız kazanmış,15 Haziran 2021 tarihli Şuşa Beyannamesi ile resmî düzeyde pekişerekmüttefiklik ilişkisine dönüşmüş ve pek çok alanda, daha da görünür hâlegelmiştir. Türkiye-Azerbaycan ilişkilerinin ulaştığı seviye, Türk dünyasına dasirayet etmiş ve gerek ikili gerekse çok taraflı ilişkilerde işbirliğiartmıştır. Bu durumun somut bir sonucu olarak Türk Dili Konuşan Ülkelerİşbirliği Konseyi adıyla 3 Ekim 2009’da kurulan uluslararası örgütün adınınTürk Devletleri Teşkilatı’na (TDT) dönüşmesi de İkinci Karabağ Savaşı’ndansonra yaşanan önemli başka bir ilerlemedir. Bu bağlamda, özelde Azerbaycan’ın geneldeise TDT’nin KKTC ile ilgili daha ileri bir tasarrufta bulunması için de şartlaroldukça elverişlidir. Nitekim 27 Temmuz 2005’te Azerbaycan’dan KKTC ErcanHavaalanı’na gerçekleştirilen ve 1974’ten sonra Türkiye dışında başka bir devlettarafından gerçekleştirilen ilk doğrudan uçuşu Azerbaycan’ın yapmış olması veözellikle son dönemde KKTC ile ciddi ilişkiler geliştirmeye başlaması,Azerbaycan tarafından verilen önemli mesajlardır. Öte yandan TDT’nin 11 Kasım 2022tarihinde Semerkant’ta yapılan 9. Zirvesi’nde KKTC’nin gözlemci olarak kabuledilmesi, son derece önemli ve yerinde bir karar olmuştur. Her geçen gün ivmekazanan ve gerek uluslararası toplum gerekse Türk dünyası içinde yeni ama ümitvaat eden bir hukuk kişisi olarak TDT’nin kısa vadede KKTC’yi üye olarak kabuletmesi, KKTC’nin tanınması bakımından çok önemli bir kazanım olacaktır. Dolayısıylailk aşamada Azerbaycan için tanıma, TDT içinse üye devlet statüsünün kabulü,Türkiye’nin “iki devletli çözüm” modeline önemli bir destek olarak algılanacakve bahsi geçen 541 ve 550 Sayılı Kararlarda ret oyu kullanan Pakistan ile 541 SayılıKararda çekimser oy kullanan Ürdün açısından da cesaretlendirici bir tutumteşkil edecektir. Aynı durum, KKTC’yi gözlemci devlet olarak kabul etmiş olan İslamİş Birliği Teşkilatı ile Ekonomik İş Birliği Örgütü üyeleri için de geçerlidir.Öte yandan 550 Sayılı Kararda, ABD’nin çekimser oy kullanmış olması da gözdenuzak tutulmamalıdır. KKTC’nin tanınması politikasına geçişle birlikte ortayaçıkacak olan “iki devletli çözüm”, Ülkücü Türk Milliyetçiliği açısından da yenibir aşamanın hayata geçmesi anlamına gelmektedir. Ziya Gökalp’ın “TürkçülüğünEsasları” isimli eserinde işaret ettiği ve üç aşamalı “Türk Birliği Ülküsü”nünikinci aşaması olan “Oğuz (Türkmen) Birliği” bakımından da KKTC’nin tanınması,çok önemli bir adım olacaktır. Türkiye ile Azerbaycan arasında resmî bir dışpolitika söylemi olan “İki Devlet-Tek Millet” anlayışı, KKTC’nin Azerbaycantarafından tanınması ile birlikte, “Üç Devlet-Tek Millet”e rahatlıkladönüşebilir. Böylesi bir gelişme, nihaî hedef olarak bugün için geçerli olan “YediDevlet-Tek Millet” politikası bakımından da hızlandıran etkisi yaratacaktır. DolayısıylaTürkiye’nin izlemeye başladığı “iki devletli çözüm” modeli, yalnızca Kıbrıssorununun çözümünde yeni bir aşama teşkil etmeyecek; aynı zamanda zincirlemebir etki yaratarak Türk dünyasının birliği yönünde de güçlü bir adım anlamınagelecektir. Tarih çağrı yaptığında, davete icabet etmek gerekir. İçindengeçtiğimiz süreçte ise tarihin çağrısı, son 200 yıldan beri hiç olmadığı kadaryüksek bir sesle duyulmaktadır.



* MHP Genel SekreterYardımcısı-Hacettepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi Kamu Hukuku BölümüMilletlerarası Hukuk Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi