BAHÇELİ, "BUNDAN BÖYLE HERHANGİ BİR İTTİFAK ARAYIŞIMIZ KALMAMIŞTIR"

03 Aralık 2018 12:05
Okunma
15
BAHÇELİ, BUNDAN BÖYLE HERHANGİ BİR İTTİFAK ARAYIŞIMIZ KALMAMIŞTIR

Bahçeli, "İttifakta yokuz." dedi partililer dakikalarca ayakta alkışladı
"BUNDAN BÖYLE HERHANGİ BİR İTTİFAK ARAYIŞIMIZ KALMAMIŞTIR"

AHMET DENİZ AĞCA

Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel Başkanı Devlet Bahçeli, yerel seçimler öncesinde AK Parti ile herhangi bir ittifak beklentisi kalmadıklarını açıklaması siyasi gündemi tamamen değiştirdi.
Hem AK Parti ile ittifaka kapıları kapatan sözleri hem de Andımız’la ilgili açıklamaları ile tüm salonu ayağa kaldıran Bahçeli, son yılların en sert ve tarihî grup konuşmalarından birine imza atarak Mecliste âdeta miting havası estirdi.
Bahçeli, "Bundan böyle herhangi bir ittifak arayışımız kalmamıştır." deyince partililer tarafından dakikalarca ayakta alkışlandı.
MHP Lideri Devlet Bahçeli'nin "erken seçim" açıklamasında bulunduğu gün grup toplantısını takip eden gazetecilere konuşma metni dağıtılmamıştı.
Bahçeli'nin 23 Ekim 2018 Salı günü yaptığı "Herhangi bir ittifak arayışımız kalmamıştır." cümlesiyle ittifakı bitirdiği konuşma metni de yine gazetecilere önceden dağıtılmadı. Böylece, Bahçeli'nin AK Parti-MHP ittifakını bitiren cümlelerinin toplantı öncesinde basın mensupları tarafından bilinmesi önlendi.
Haftalık grup toplantısındaki konuşmasının ilk bölümlerini genel af beklentilerini yineleyen Bahçeli, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AK Partinin sözlerine sert cevaplar vererek, "Elbette Türk’üz ve Türkçüyüz. Biz ne faşist ne kafatasçıyız." diye konuştu.
Bahçeli, af konusunun ardından Mart 2019'daki seçimlerde AK Parti ile yapılacak olan "ittifak" konusuna da değinde ve ittifakın bittiğini şu sözlerle açıkladı:
"Milliyetçi Hareket Partisi olarak bundan böyle kendi göbek bağımızı kendimiz kesmeye hazırız, kararlıyız. Önemle diyorum ki; hiçbir ittifak bir tarafın reddedilmesiyle, geri adıma zorlanmasıyla, yok sayılmasıyla, tez ve önermelerinin görmezden gelinmesiyle ayakta kalamayacaktır. Hiçbir ittifak diğer tarafın tahakküm ve dayatmayasıyla, üstten bakmasıyla, parmak sallamasıyla yaşayamayacaktır. Hiçbir ittifak pozisyon hatırlatmasıyla, devamlı çatladı çatlıyor ihbarlarıyla, zamana oynamayla, şartların kollanmasıyla varlığını devam ve idame ettiremeyecektir. Samimiyet, safiyet, fedakârlık ve dürüstlük olmadan eşitler arası ilişki sürdürülemeyecektir. Adalet ve Kalkınma Partisi içinde ittifak çabalarını dinamitlemek için sürekli faaliyet içinde olanlar sevinç taklaları atabilirler, heyetler görüştü görüşmedi, oldu olmadı, yasal zemin vardı yoktu tartışmalarına son vermenin vakti gelmiştir. Bu kronikleşmiş süreci uzatmanın anlamı ve âlemi yoktur. Parti olarak 31 Mart 2019 Mahallî İdareler Seçimlerine yönelik herhangi bir ittifak beklentimiz, ittifak arayışımız, ittifak niyetimiz geldiğimiz bu aşamada artık kalmamıştır. İşin tadı kaçtığından zoraki görüşmelerle bir yere varmanın imkânı olmayacaktır. Oyalanmaya, milleti aldatmaya, sabırları sınamaya, umutlarla oynamaya lüzum da yoktur. 29-30 Eylül 2018’de Kızılcahamam'da düzenlediğimiz milletvekilleri ve MYK üyeleri ortak toplantımızla birlikte, 20 Ekim 2018’de yaptığımız İl Başkanları toplantımızda aldığımız kararlar gereğince kendi yolumuzu sadece kendimiz çizeceğiz. 31 Mart 2019 Mahallî İdareler Seçimlerine kendi adaylarımızla, kendi amblemimizle katılıp, Türkiye’nin her seçim bölgesinde demokratik mücadelemizi Allah'ın izniyle yapacağız."
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, Mecliste gazetecilerin sorusu üzerine "Cumhur ittifakı duruyor, yerel seçimde ittifak yok." açıklamasını yaptı. Bahçeli ayrıca yerel seçimde İstanbul'da aday çıkaracaklarını da bildirdi.
GÜNLERDİR CEMAL KAŞIKÇI CİNAYETİNİ KONUŞUYORUZ
Bahçeli, konuşmasında İslam'ın bir hak, ahlak, adalet, insaf, vicdan ve barış dini olduğunu hatırlatarak, bu değerlerden nasibini alamayanların prens, emir ve kral olmasının gerçeği değiştirmeyeceğini vurguladı.
Bu sözlerden hareketle Cemal Kaşıkçı cinayeti ile ilgili değerlendirmelerde bulunan Bahçeli, şunları kaydetti:
"Günlerdir Suudi Arabistan kökenli Gazeteci Cemal Kaşıkçı'yı konuşuyoruz. Tam üç haftadır dünya gündemine oturan bu meseleyle ilgili yapılan yorumları, paylaşılan görüşleri, daha ötesi spekülatif haberleri duyuyoruz. 2 Ekim 2018'de İstanbul Levent’teki Suudi Arabistan Başkonsolosluğuna giren, bir daha da kendisinden haber alınamayan Cemal Kaşıkçı uluslararası krize dönüşmüştür. Suudi Arabistan yönetimi, Gazeteci Cemal Kaşıkçı'nın kayboluşundan 18 gün sonra dikkat çeken bir açıklama yapmıştır. Dile getirilen iddia ve itirafa göre, Cemal Kaşıkçı, Başkonsoloslukta çıkan bir arbede sonucu hayatını kaybetmiştir. Yani planlı bir cinayet söz konusu değildir. Hâlbuki Kaşıkçı'nın Başkonsoloslukta boğulduğu, hatta cesedinin Riyad’dan gelen gizemli ve görevli adli tıp uzmanı tarafından parçalara ayrıldığı çok güçlü şekilde ileri sürülmüştür. Ortada bir vahşet, karşımızda resmen bir cinayet vardır. Nitekim Gazeteci Cemal Kaşıkçı alenen ve adice katledilmiştir. Cesedinin nerede olduğu, nereye gömüldüğü belli değildir. Kim ya da kimlerin emriyle öldürüldüğü henüz net değildir. Ancak tüm oklar Veliaht Prens’i işaret etmektedir. Elbette Kaşıkçı cinayetinin tüm yönleri süren soruşturma vasıtasıyla aydınlığa ve açıklığa kavuşturulacaktır. Kaldı ki temennimiz de budur. Sayın Cumhurbaşkanı’nın bugün yapacağı açıklamalar ise kafa karışıklıklarını anlaşılan odur ki tamir ve telafi edecektir. Tam tersi durum Türkiye’nin egemenlik haklarına hakaret ve hürmetsizlik sayılacaktır. Fakat bizim için muamma olan ilişki ağları ve mutlaka cevaplanması gereken sorular vardır. Gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın talep ettiği evlilik belgesinin Washington'daki Suudi Arabistan Büyükelçiliği tarafından verilmeyip İstanbul Başkonsolosluğuna yönlendirilmesi hangi karanlık akla, hangi gayrimeşru emele hizmettir? Suç mahalli olarak neden İstanbul seçilmiştir? Cemal Kaşıkçı sadece muhalif özelliklerinden dolayı mı hedef alınmıştır? Bu şahıs gerçekte kimdir? Her taşın altından çıkan, her fırsatta Türkiye’ye husumetini gösteren Veliaht Prens Selman cinayetin neresindedir? Bütün şüphelerin merkezindeki Başkonsolos, tıpkı Papaz gibi, elini kolunu sallayarak ülkesine nasıl dönebilmiştir? Çok ciddi suçlamalara maruz kalmış bir diplomatın 1963 tarihli Viyana Sözleşmesi'ne sığınarak kaçması, bunun da seyredilmesi yanlıştır, skandaldır. Suç mahalli Türkiye’dir. Yargı sahası da Türkiye olacaktır. Suçlular mutlaka hâkim karşısına çıkarılmalıdır. Diplomatik misyonların hangi hâllerde hangi kısımlarının dokunulmazlık zırhından istifade edecekleri bellidir, bilinmektedir. Kaşıkçı cinayetinin sır perdesi kesinlikle aralanmalıdır. Katillerin, azmettiricilerin, Türkiye üzerindeki hesapların, bölgesel ve küresel bağlantıların netlik kazanması mecburiyettir. Kim dost kim düşman bilelim. Kim kimin kuyusunu kazıyor görelim, kim kiminle düşüp kalkıyor berrak şekilde öğrenelim. Türk milletinin sabrını hiçbir dost ya da düşman hafife almasın, boşuna heveslenerek yanlışa düşmesin. İslam'ı istismar eden hiçbir ülke zalimlerle kol kola girerek, haçlı bakiyelerini doyurup petrodolarları peşkeş çekerek varlığını uzun süre devam ettireceğini zannetmesin. Adam olsunlar, edepli olsunlar, iman neyi gerektiriyorsa onu yapsınlar, Müslüman gibi davransınlar, Allah’tan korksunlar. Bilsinler ki, kulun hesabı varsa Allah’ın da hesabı vardır ve hepsinden üstündür."
KANUN TEKLİFİMİZ MANA VE MUHTEVA İTİBARIYLA BİR AF DEĞİLDİR
"Öncelikle ifade etmek isterim ki, 24 Eylül 2018 Pazartesi günü TBMM’ye sunduğumuz kanun teklifi mana ve muhtevası itibarıyla bir af değildir." diyen Bahçeli, şöyle devam etti:
"Tam ismiyle; 'Bazı Suçlarla İlgili Ceza Sürelerinden Şartlı İndirim ile Tutuklu ve Hükümlülerin Salıverilmesine Dair Kanun Teklifi’dir.' Yürürlük ve yürütme maddesiyle birlikte toplam 7 maddeden oluşmaktadır. 19 Mayıs 2018 tarihi dâhil olmak üzere, bu tarihten önce işlenen, kanunda ayrık tutulanlar hariç, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu ve 765 sayılı Türk Ceza Kanunu ile özel kanunlardaki suçlar yönünden tabi oldukları infaz hükümlerine göre çekilmesi gereken ceza sürelerinden beş yıllık şartlı indirim yapılmasını, Bunun sonucu olarak infazı gereken, cezası kalmayan hükümlü ve tutukluların salıverilmesini teklif ettik. Maksat ve muradımız halisane ve tamamen bundan ibarettir. Kanun teklifimizin 3. maddesinde hangi suçları istisna tutuğumuz da gayet açık ve aşikârdır. Teklifimizin tartışmasız yanındayız, arkasındayız. Seçim Beyannamemizde ne demişsek onu seslendiriyoruz. Milletimize neyi söylemişsek onu yerine getirme çabası içindeyiz. Gevşeme yok, vazgeçmek yok, geri dönüş yok. Şu anda demir parmaklıkların ardında özgürlük düşü kuran kader mahkûmlarının elinden tutulmasını bekliyor, millî iradenin tecelligâhı olan Gazi Meclis'e kuşkusuz güveniyoruz. Kanun teklifimizi sadece cezaevleri boşalsın diye vermedik. Böyle bir ucuz ve kestirme düşüncelere tevessül etmedik. Fakat cezaevlerindeki karanlık manzarayı da gözden uzak tutmadık. Kanayan, kangrene dönmesi an meselesi olan bir yaraya parmak bastık. Günden güne ağırlaşan ve insani olmaktan çıkan cezaevi şartlarını gündeme taşıdık. Muhtemel kalkışmalara ve çatışmalara dikkat çektik. Bir yatakta dönüşümlü ve sekizer saat arayla yatan mahkûm veya tutukluların feryat boyutuna varan seslerinin duyulmasını arzu ettik.Muhtemel risk ve tehlikelere vurgu yaptık. Çok şey mi istedik? Konuşmayalım mı? Düşünmeyelim mi? Kaygılanmayalım mı? Görüşlerimizi dile getirmeyelim mi? Ne diyor merhum vatan şairimiz Akif: ‘Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum. Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boynum! Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim, Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim! Adam aldırma da geç git, diyemem aldırırım. Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım!’ Duruş ve seslenişimiz aynen budur. Bizim cezaevlerini boşaltmak için böylesi bir teklifi yaptığımızı dile getirenler ya ne dediğimizi anlamıyorlar ya da safa yatıp havayı bulandırmak, keçeyi suya atmakla oyalanıyorlar. Şartlı ceza indirim teklifimize sürekli itiraz ve tepki gösterenler, 671 sayılı KHK ile 1 Temmuz 2016’dan önce işlenen suçlar açısından ayrı bir denetimli serbestlik ve infaz sisteminin kanunlaştığından haberdarlar mıdır? Denetimli serbestlik süresinin 2 yıl olarak uygulandığından, süreli hapis cezalarına mahkûm olanların cezalarını çektikten sonra 1/2'sini infaz kurumunda çektikleri takdirde şartlı salıverme hükümlerinden yararlandıkları unutulmuş mudur? Türk Ceza Kanunu'nun 81-82. maddelerinde tanımlanan kasten adam öldürme suçundan tutun da cinsel dokunulmazlığa karşı işlenen suçlardan millî güvenliğe ve anayasal düzene karşı işlenen suçların kapsam dışında bırakıldığı ne zaman hatırlanacaktır? Biz de bir benzerini teklif etmiyor muyuz? 2016'da doğru olan, 2018’de niye yanlış olsun? Mesela, 1 Temmuz 2016 tarihinden önce işlenip de 671 sayılı KHK’nin infaz rejimi kapsamında olan suçlarda 5 yıldan az ceza alanların, en fazla 3 gün içinde iyi hâlli olduğu tespit edilince açık ceza evine geçiş ve diğer şartları varsa derhâl denetimli serbestlik uygulamasından yaralandıkları bilinen bir gerçektir. “
PEKİ, 671 SAYILI KHK CEZAEVLERİNİ BOŞALTMAK İÇİN Mİ YAYIMLANDI?
MHP Genel Başkanı Bahçeli, “Peki, 671 sayılı KHK cezaevlerini boşaltmak için mi yayımlandı?” sorusunu yönelterek, teklifle ilgili daha sonra şunları belirtti:
“Bizim teklifimizi sulandırıp cezaevlerini boşaltmak üzerine planlandığını doğrudan değilse bile, dolaylı ima etmek gerçekten haksızlıktır, günahımıza girmektir. Biz teklifimizin 3. maddesinde kapsam dışında tutulan suçları tek tek sıralıyoruz. Teröristleri, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne kasteden suçluları, katilleri, istismarcıları, tecavüzcüleri, kadın cinayeti işleyen alçakları istisna tutuyoruz. Diyorlar ki, uyuşturucu kullananlar şartlı ceza indirimiyle salıverilecekler. Kanun teklifimizi sadece bu temele indirgemek, sadece bu eksene sabitlemek tarifi olmayan insafsızlıktır. Yaptığımız vicdanımızın sesini dinlemek, adaletin çağrısına riayet etmektir. Samanlıkta iğne aramaya gerek yoktur. Cezaevlerinde uyuşturucu suçundan dolayı 36 bin 212 hükümlü, 14 bin 174 tutuklu olmak üzere toplam 50 bin 386 kişi bulunmaktadır. Bunların çoğu kullanılan, tutsak düşürülmüş, muhtaçlıkları sömürülmüş, vicdanları rehnedilmiş, aklı kiralanmış kişilerdir. Bunların önemli bir bölümü ıslah olmuşsa, pişmanlık göstermişlerse, hatalarını anlamışlarsa ve de bir fırsat istiyorlarsa, görmeyelim mi, duymayalım mı? Konuşmayalım mı? Allah için söylensin, istisnalar hariç, cezaevlerinde bulunanlar insan değil mi? Onların hayata dönme, topluma karışma hakları yok mu? Ne yapalım, alayını birden fırınlara atıp da yakalım mı? Ne isteniyor, hepsini birden vagonlara doldurup meçhul ve geri dönüşü olmayan sürgüne mi yollayalım? Bunları topluma kazandırmak için siyaset sorumluluk almasın mı? Uyuşturucu en hassas olduğumuz sorunlardan birisidir. Milliyetçi-Ülkücü Hareketi uyuşturucu konusunda tartışmaya açmak hiç kimsenin harcı hiç kimsenin haddi değildir. Biz bu musibetle kıran kırana mücadele ettik, ediyoruz. Ülkü Ocaklarımız Türk gençliğine damarlarındaki asil kanı kirletme diyerek mesaj veriyor, duruş sergiliyor, öncü rol oynuyor. Hakikat haysiyettir, ne hakikatten ne de haysiyetten asla ödün vermeyiz. Sokak araları uyuşturucu kullanan çocuklarla doludur. Mezarlık çevreleri, metruk binalar, köprü altları nice vatan evladının perişan ve yürek yaralayıcı dramına sahnedir. Uyuşturucuyla Milliyetçi Hareket Partisinin ismini yan yana getirmek biliniz ki, cehalet değilse, cinayettir. Bunları geçtik de uyuşturucu baronlarını konuşan yoktur. Uyuşturucu ticareti yapan, bu işten servet kazanan, doğu batı uyuşturucu trafiğini yönlendiren şerefsizlerin, hatırlı ve arkası olan insanlık müsveddelerinin üstüne giden hiç yoktur. Ne isteniyor garibanlardan? Ne bekleniyor kader kurbanlarından? Gün yüzüne çıkmak onların hakkı değil mi? Sevdiklerine, temiz ve terbiye olmuş bir vicdanla kavuşmak onların amacı olmasın mı? Hadi baronların yakasından tutalım.Hadi siyasetten iş dünyasına kadar yer tutmuş uyuşturucu tacirlerini analarından doğduklarına pişman edelim. Bu konuda sorumluluk almayan, zehir tacirlerine dünyayı dar etmek için her teşebbüse destek vermeyen bin defa namert olsun. Biz maşerî vicdana müzahir kanun teklifimizi sunduk. Söz ve karar sırası artık TBMM'nindir."
ELBETTE TÜRK’ÜZ VE TÜRKÇÜYÜZ. NE FAŞİST NE KAFATASÇIYIZ
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'nin Andımız’la ilgili sözleri de ayakta alkışlandı.
AK Parti ile ittifaka kapıları kapatan MHP Lideri Bahçeli'nin, Türk-Kamu Sen'in açtığı iptal davası üzerine Danıştay 8. Dairenin Öğrenci Andı ile ilgili verdiği kararı değerlendirirken, şunları söyledi:
"Öyle zengin, öylesine geniş, öylesine büyük bir aileyiz ki, doğudan batıya, kuzeyden güneye, Adriyatik'ten Çin Seddi’ne tek nefes, tek dil, tek bilek, tek yüreğiz. Biz Türk milletiyiz. Türkiye bizim vatanımızdır. Gideceğimiz başka yerimiz yoktur. Gitmeye niyetimiz de yoktur. Bizi buradan gönderecek de henüz kundağa düşmemiştir. Çünkü bu uğurda sayısız şehadet yaşanmıştır. Ve bu topraklar karış karış vatanlaşmıştır. Milliyetçi Hareket Partisinin yarım asırlık mücadelesinde millet anlayışı ötekileştirici ve uzaklaştırıcı olmamıştır. Partimiz tamamen kültürel eksende 'Ne Mutlu Türk’üm diyebilecek.' bir heyecan ve şuurda kaynaşmayı temsil etmiştir. Bu nedenle, bizim hiçbir zaman kimsenin kökeni veya mezhebini öne çıkaran, kaşıyan, reddeden, aşağılayan, engelleyen, yasaklayan bir zihniyete sıcak bakmamız söz konusu olmamıştır. Üzerine basa basa söylemek isterim ki, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunda millet kavramı birleştirici ve bütünleştirici bir işlev görmüştür. Etnik köken, dil ve din gibi farklılıklara bakılmamıştır. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları Türk milletinin eşit ve saygın fertleridir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni Türk milletinin birlikte yaşama ülküsü ve aynı kaderi paylaşma iradesi kurmuştur. Partimiz, ülkemizde yaşayan kardeşlerimizi 'Türk milleti' tanımı içinde kucaklamakta, hepsine aynı gözle bakmaktadır. Milliyetçi Hareket Partisine göre; Türkiye'nin millî birliği ve bütünlüğü, dil, soy ve din unsurlarının da üstünde tarihî bir gerçektir.Devletimizin beşeri zenginliği ve dayanağı olan tek millet olgusu bu kaynaşmanın sonucunda vücut bulmuştur. Kültürlerin üst kimlikle buluşması bizim için asıl ve esastır. Bu ise asla bir dayatma ve asimilasyon değildir. Türkiye Cumhuriyeti birleştirici millet temeli ve sosyolojik uzlaşma üzerinde şekillenmiştir.Türklüğün insanlığa yön vermek isteyen fütuhat arayışıyla, İslam'ın insaniyete huzur verme mesajları birleşmiş, kahraman ve muzaffer bir ruh meydana gelmiştir. Bu duygu ve ülkülerle beslenerek kurulan Türk cihan devletleri tarihe damgasını vurmuşlardır. Türk milleti; Dedem Korkut olmuş, Edebali olmuş, Hacı Bektaş olmuş, Hacı Bayram olmuş ruhları fethetmiştir. Alparslan olmuş, Yıldırım olmuş, Fatih olmuş, Mustafa Kemal olmuş belaları defetmiştir. Emrah olmuş, Itri olmuş, Baki olmuş, Sinan olmuş gönülleri kuşatmıştır. Büyük Türk milleti asırlar içinde bu mükemmel yapıda buluşmuş, zirve isimlerle seslenmiş, söylemiş, dertlenmiş, savaşmıştır. Özlemlerini, ülkülerini, tasalarını, sevinçlerini, zaferlerini bağrından çıkarmış olduğu evlatlarının üzerinden dile getirmiştir. Türk milleti, bazen, hikmet olmuş gönülleri Yesevi ile kazanmış, bazen abdal olmuş Pir Sultan’la Şah’a varmak istemiş, bazen elif olmuş Karacaoğlan'da güzelleme söylemiş, bazen dost olmuş toprağına Veysel ile ağlamış, bazen bir gurbet türküsü olmuş sıladan selam getirmiş, bazen semahta hasret olmuş turnayla selam götürmüş, bazen bir yanık seda olmuş kavalda içimizi titretmiş, bazen gürleyen bir ses olmuş davulla düşmanları ürpertmiş, bazen zafer olmuş Tuna kıyılarında çağlamış akmış, bazen göç olmuş gözyaşlarıyla geri dönmüştür. Türklük, Türk milletinin üst kimliğidir, bu sayede asırların kilidi açılmış, husumetin beli bükülmüş, hasımların kanadı kırılmıştır. Türk’üm demek mensubiyet şuurudur, ihtişamlı tarihimizin ibrasıdır, hakikatin ifadesidir. Türklüğü etnik kimliğe indirgemek, Türkçülüğü ayıplayıp hakir görmek Türk milletine sıçratılmış zillet çamuru, sürülmüş zehirli lekedir. Elbette Türk’üz, Türkçüyüz, Türk milletinin ebedî sevdalılarıyız. Andımız Türk milletinin ruh kökünden doğmuş, gelecek kuşakları aynı hissiyat, aynı heves, aynı hedef etrafında buluşturmayı baz ve esas almıştır. Danıştay 8. Dairesi çözülme sürecinin kötü bir hatırasını söküp atmıştır. Takdir ve tasvip ediyoruz. Elbette doğru yapmıştır, elbette millî vicdana tercüman olmuştur."
TÜRK’ÜM DEMEK AYIP MIDIR? ÇALIŞKANIM DEMEK ÇARPIKLIK MIDIR?
Danıştay 8. Dairenin verdiği kararı "çözülme sürecinin kamburlarından kurtuluşun parlak bir müjdesi" olarak niteleyen Bahçeli, değerlendirmelerine şöyle devam etti:
"Malum şahıslar diyor ki, Öğrenci Andı’nın okutulması veya okutulmaması yargının değil, yasama veya yürütmenin işidir. Tamam da yargıya intikal etmiş bir konunun vuzuha erdirilmesi yanlış mıdır? Kusurlu mudur? Diyorlar ki, Danıştay 8. Dairesi Anayasa ve yasalara aykırı karar vermiştir. Bu nasıl bir saptırmadır? Nasıl bir şuur kaybıdır? Hukukun keyfî yorum ve değerlendirmelerine alışmış olanlar, işlerine gelmediği zaman neden rahatsız ve huzursuz oluyorlar? Diyorlar ki, yargı denetimi idari eylem ve işlemin hukuka uygunluğa ile sınırlıdır. İyi ya, Danıştay 8. Dairesi önüne gelen bir müracaat bakmış, hukuka aykırılığı tespit etmiş, temyiz yolu açık olmak şartıyla kararını vermiştir. Bu hazımsızlığının maksadını nasıl yorumlayalım? Neymiş, Danıştay 8. Dairesi hukuka uygunluk denetiminin sınırlarını aşmış. Kendisini yürütmenin yerine koymuş, yürütmenin takdir hakkını yok saymış, dahası takdir hakkını bizzat kullanmış. Bunların hepsi zırvadır, uydurmadır, temelsizdir. Papaz kararına ses çıkaramayanlar, Andımız’ın okunacağını duyunca ayağa kalkmışlar, kanundan hukuktan bahsetmeye başlamışlardır. Üstelik millî kimliğin kapsayıcı ve kuşatıcı olmasına, kimseyi dışlamaması gerektiğine sanki aksi bir durum varmış gibi vurgu yapmışlardır. Bu tespiti yapanların millî kimlikten ne anladıkları şaibelidir. Andımız etnik bir ifade değil, millî kültür ve millî kimliğin inkâr edilemez duyuşu, duruşu ve dile gelişidir. Türk’üm demek ayıp mıdır? Doğruyum demek yanlış mıdır? Çalışkanım demek çarpıklık mıdır? Millî kimliği çayın içinde erimiş şeker diye yutturmaya kalkışan, bize kırmızı çizgi hatırlatması yapan, içindeki MHP husumetini saklayamayan gafiller, unutmasınlar ki, Milliyetçi Hareket Partisinin kıpkırmızı çizgisi Türklüğün varlığı ve bekasıdır. Türkçülüğe karşı çıkıp Kürtçülüğü özendirenler kime ne anlatıyorlar? Biz doğarken varlığımızı Türk varlığına adadık. Ninni diye, ‘Ne mutlu Türk’üm diyene!’yi dinledik. Merhum Atsız der ki, milliyetçilik milleti olmayanlar için faşizmdir. Biz ne faşist ne kafatasçı ne de ırkçıyız, hiç de olmadık. Eğer Türk olmanın bir bedeli varsa, eğer Türk milletini savunmanın faturası olacaksa, can feda olsun, seve seve öder, koşa koşa sonuçlarına katlanırız. Tek kişi kalsak da Türklükten, Müslüman Türk milletinden taviz vermeyiz. İki ayrı inanç aynı zihinde bulunamaz, barınamaz. Her ikisine de inandığını söyleyen kişi bunlar hakkında hiçbir düşünceye sahip olamaz. Türklükle İslam’ı karşı karşıya getirmek kelimenin tam manasıyla vatana ve millete ihanettir. Bilinmelidir ki, hürriyetini değil, ancak şuurunu kaybeden millet mahvolacaktır. Bir asır önce yapılan tartışmaların millet ve memleket muhaliflerince ısıtılıp tekrar gündeme getirilmesi tuzaktır, tertiptir, oyundur. Meşrutiyet yıllarında diyorlardı ki;Türk, Türk değildir. Türk kendi hakiki milliyetini söylerse zarar görür. Türk Osmanlıdır, Osmanlılık da Türkiye’de yaşayan milletlerin müşterek milliyetidir. Türk kendine Türk derse Arap, Rum, Ermeni, Yahudi darılacaktır. Bu nedenle nüfus tezkerelerinden, mektep kitaplarından Türk lafzının silinmesi teklif edilmişti. Ancak tarihî süreç tam aksi istikamette gelişti, Türk milleti kutlu bir istiklal mücadelesiyle Türkiye Cumhuriyeti’ni kurdu. Merhum Başbakanlardan Fethi Okyar anılarında; 2. Abdülhamit’in, 1876 Anayasa’sına göre kurulan Meclisi, bilgi ve eğitim düzeyi daha yüksek azınlık temsilcilerinin hâkimiyeti altında çalışır gördüğünden feshettiğini söylemiştir. Osmanlı Devleti’nin egemen unsuru olan Türklerin dezavantajlarını gidermek için Anayasa’yı askıya alıp okullar açtığını, Müslüman Türk’ün bilgi ve öğretim seviyesi bu okullar sayesinde yükseltildikten sonra Anayasa’yı tekrar yürürlüğe koymayı düşündüğünü anlatmıştır. 2. Abdülhamit Oğuz soyludur, Türk’tür, Türk milletin iftiharıdır, kendisine yakışanı yapmıştır. Gazi Mustafa Kemal Atatürk Türk’tür, ‘Ne mutlu Türk’üm diyene!’ sözünü bayraklaştıran Türk milletinin gür, güçlü ve kahraman sesidir. Türk milleti bu hürmet ve rahmetle andığımız büyüklerimiz sayesinde var olmuştur, bundan sonra da onların ahfadı tarafından geleceğe bağımsızlık ve millî kimlikle taşınacaktır."