BEYİN ÖLÜMÜ GERÇEKLEŞEN BİR KURUM; NATO

16 Mart 2020 12:53 Mehmet DEMİRKAN
Okunma
554
BEYİN ÖLÜMÜ GERÇEKLEŞEN BİR KURUM; NATO

Fransa Cumhurbaşkanı Macron son NATO Zirvesi öncesi yaptığı bir değerlendirmede, "NATO'nun beyin ölümü gerçekleşti." demişti. Oysa sadece NATO’nun değil, bugüne kadar kurulu olan sistemin de beyin ölümünün gerçekleştiği görülüyor.
Birkaç ay önce yapılan NATO Zirvesi’nden önce Fransa Cumhurbaşkanı Macron, İngiliz “Ekonomist” dergisine verdiği röportajda “NATO'nun beyin ölümü gerçekleşti. Stratejik kararlarda ABD ile NATO'daki müttefikleri arasına hiçbir şekilde eş güdüm kalmadı. ABD, Avrupalı müttefiklerine sırtını döndü.” diyordu.
Bu açıklama o zaman hararetli tartışmaları da beraberinde getirdi. İlginçtir ki buna cevap, Fransa ile birlikte AB’nin çelik çekirdeğini oluşturma heveslisi ve sistemin dinamosu Almanya’dan geldi. Başbakan Angela Merkel: “NATO güvenliğimiz için köşe taşıdır ve öyle de kalmaya devam edecek.” dedi. Hâlbuki, Merkel daha önce "Avrupa artık daha fazla ABD'ye güvenmeden kendi yolunda gitmelidir." diyordu.
Aslında iki lider, öyle ya da böyle NATO’nun işlevsizliğini söylüyorlardı. 1949 yılında kurulan NATO uzun yıllar Batılı ülkeleri SSCB ve Varşova Paktı'na karşı bir arada tuttu. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği'nin başını çektiği Doğu Bloku'nu dağıtmak için canla başla çalışan NATO’ya, “Soğuk Savaş”ın bitmesinden sonra bu kez “dünya polisi” rolü biçildi. Yugoslavya'nın parçalanması ve Afganistan'ın işgali sırasında aktif olarak sorumluluk üstlenen NATO, o günden bu yana askerî olarak ciddi bir misyonda bulunmadı. Bununla birlikte NATO’nun "Birimiz hepimiz için, hepimiz birimiz için" sloganıyla anılan ünlü 5. maddesi hep gündemde oldu.

YOK DEĞERİNDEKİ “5. MADDE”
NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg’in deyimiyle “NATO’nun çekirdeği” olan 5. madde, kısaca ortak savunma maddesi olarak biliniyor. Temelde, bir NATO üyesine yapılmış bir saldırının tüm üyelere yapılmış kabul edilmesini öngörüyor. Kuzey Atlantik Antlaşması'nın 5. maddesi şöyle:
"Taraflar, Kuzey Amerika’da veya Avrupa’da içlerinden bir veya daha çoğuna yöneltilecek silahlı bir saldırının hepsine yöneltilmiş bir saldırı olarak değerlendirileceği ve eğer böyle bir saldırı olursa BM Yasası’nın 51. maddesinde tanınan bireysel ya da toplu öz savunma hakkını kullanarak, Kuzey Atlantik bölgesinde güvenliği sağlamak ve korumak için bireysel olarak ve diğerleri ile birlikte, silahlı kuvvet kullanımı da dâhil olmak üzere gerekli görülen eylemlerde bulunarak saldırıya uğrayan taraf ya da taraflara yardımcı olacakları konusunda anlaşmışlardır. Böylesi herhangi bir saldırının ve bunun sonucu olarak alınan bütün önlemler derhâl Güvenlik Konseyi’ne bildirilecektir. Güvenlik Konseyi, uluslararası barış ve güvenliği sağlamak ve korumak için gerekli önlemleri aldığı zaman, bu önlemlere son verilecektir.”
Bütün NATO üyelerinin onayını da gerektiren 5. madde, tarihte sadece Amerikan topraklarında düzenlenen 11 Eylül saldırılarında işletildi.
Suriye’nin İdlib vilayetinde 34 Türk askerinin şehit edilmesinin ardından, NATO’nun "Birimiz hepimiz için, hepimiz birimiz için" sloganıyla anılan ünlü 5. maddesini Türkiye için işletip işletmeyeceği tartışmaya açıldı. Ancak NATO’dan kuru ve ruhsuz açıklamalar ile kınama dışında bir şey gelmedi. Türkiye’nin çağrısı ile olağanüstü toplandı. Toplantı Washington Antlaşması’nın 4. maddesi marjında yapıldı.
"Müttefiklerin herhangi biri tarafların herhangi birinin toprak bütünlüğü, siyasi bağımsızlığı veya güvenliğine karşı bir tehdit olduğunu düşündüğünde birbirleriyle danışmalarda bulunacakları"nı ifade eden 4. madde, daha ziyade Avrupalıların geri kalan sömürgeleriyle ilgili çıkarları konusundaki endişelerinden dolayı Antlaşma’ya dâhil edildi. Bu madde hiçbir vaatte bulunmaz ki bu da müttefiklerin Irak Savaşı konusundaki tartışmalarında görülmüştü. Sadece Antlaşma’yı imzalayan tarafları çıkarlarını dünyanın herhangi bir yerinde herhangi bir kaynaktan doğabilecek tehditlere karşı korumak için birlikte çalışmaya davet eder. Toplantıdan çıkan sonuç kocaman bir “sıfır” oldu.

NATO KİMİN EMİR KOMUTASI ALTINDA?
Bu sorunun cevabını Nasrettin Hoca vermiş aslında. “Parayı veren düdüğü çalar.” NATO verilerine göre ABD 650 milyar dolarlık harcamasıyla geri kalan 27 üyenin toplam harcamasının iki katından fazla harcamayı tek başına gerçekleştiriyor.  NATO'nun resmî kurallarına göre üye devletler gayri safi yurt içi hasılalarının (GSYH) en az %2'sini savunma harcamak zorunda. Ancak NATO'nun son verileri devletlerin çoğunun bu kuralı pek ciddiye almadığını gözler önüne seriyor.  Rakamları incelediğimizde NATO'nun hâlihazırda 900,5 milyar dolarlık bütçeye sahip bulunduğu görülüyor. Bu bütçenin 650 milyar doları ABD'den sağlanırken İngiltere 60 milyar, Fransa 44 milyar, Almanya ise 40 milyar dolarlık katkıda bulunuyor. NATO'da 28 üye devlet arasından sadece 5'i gerektiği oranda savunma harcamalarına katkıda bulunuyor. Bu ülkeler ABD, Yunanistan, Polonya, Estonya ve İngiltere. GSYH'sinin %3,62'sini harcayarak zirvede yer alan ABD'yi Yunanistan %2,46 ile izliyor.
Türkiye ise gayrisafi yurt içi hasılasının %1,69'unu savunmaya harcayarak %1,8'ini harcayan Fransa'nın hemen altında. Türkiye'yi GSYH'sinin %1,18'ini askerî harcamalara aktaran Almanya takip ediyor. Bu verilerden de anlaşılacağı üzere oyunun kurallarını da ABD belirliyor.
Peki, bu kural koyucu oyunu hangi alanda oynamak istiyor? Düşünüldüğü gibi Orta Doğu’da varlığını sürdürmek istiyor mu? Ya da Türkiye’nin Rusya ile şiddetli bir gerilim yaşaması hâlinde, ABD’nin değerli müttefikini kaybetmemek için hâlâ elinden geleni yapar mı? Türkiye’nin büyük stratejik önemi var mı?

TÜRKİYE’Mİ, RUSYA MI?
ABD’nin değişen stratejik hassasiyet ekseninin Orta Doğu’dan Pasifik’e kaydığını artık bilmeyen yok. Çünkü jeopolitik gerçekler değişime uğradı ve dünya ekonomisindeki ağırlık artık Pasifik bölgesine kaydı. Hamlelerin tamamı bu yüzden Asya-Pasifik’e. Burada da kilit ülke Çin. ABD, uzun bir süreden beri kendisi için asıl tehdidin Çin olduğunu düşünüyor. Çin’in ekonomik gücü bir yana hızla artan askerî harcamaları (2109’da artış hızı %7,5)  nedeniyle bu Asya devinin 15-20 yıl sonra ABD’yi askerî bakımdan da geçme ihtimali çok yüksek.
ABD Hint-Pasifik Kuvvetleri Komutanı Oramiral Philip Davidson şu anda bile Çin’le muhtemel bir savaşın kazanılamayacağını söyledi. Çin’in zaafı ise dev üretim mekanizmasının ihtiyaç duyduğu ancak bir türlü kendini rahatlatacak miktarlarda sahip olamadığı, %85 oranında dışa bağımlı olduğu enerji kaynakları. ABD bir deniz ablukası ile Çin’in bu zaafından yararlanabileceğini hesaplıyor. Çin içinse hem askerî alandaki eksikliğini hem de enerji yoksunluğunu aşmanın yolu, Rusya.
Oyunda çok hassas bir denge var. Çin ile Rusya arasında bugünkünden daha öteye taşınacak bir yakınlaşma, ABD açısından Pasifik’te kontrolü tamamen kaptırmak anlamına geliyor. İşte bu büyük oyunda ABD’nin kaybetmek istemeyeceği tek ülke Rusya’dır. Suriye ve Irak’tan çıkan ABD, yerini Rusya’ya bırakmaktan sanılanın aksine rahatsız değildir. Yaşanan gerilim aslında sahnelenen bir oyundur.  Tıpkı Kırım’ın Ukrayna’dan ilhakında yaşananlar gibi. Ya da Gürcistan’daki gelişmeler gibi. Yaşanan krizlerde NATO’ya ve ABD’ye güvenilmiş, buna karşın Washington’un kontrolündeki NATO bir şeyler yapar gibi görünüp aslında hiçbir şey yapmamıştır. Artık NATO müttefikliği de örgütün gittikçe daha da sembolik hâle gelen rolü de neredeyse bir formaliteye dönüşmüştür.
Türkiye şu anda içinde bulunduğu krize ABD tarafından sokulmuştur. Washington kıvrak bir manevra ile bölgeyi aslında büyük ortağı Rusya’ya bırakmış, büyük oynamak isteyen Putin’e "Buyur çöz." demektedir. İşte böylesi bir ortamda bir anda Hatay, Rusya tarafından tartışmaya açılıverdi. Tıpkı Kırım gibi. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin işaret ettiği nokta da işte tam budur. Türkiye’nin mevzi kaybetme şansı asla yoktur. Orta Doğu’da yeni bir denge kuruluyor. Kabul etmek zorundayız ki, bir oraya, bir buraya savrulan politikalar duvara toslamıştır. Daha akılcı politikalar geliştirmek zorundayız. Bunun için de her zamankinden daha fazla millî bir duruşa ihtiyacımız var. Şimdilerde uykuya yatmış olan, Suriye’de oluşturulan Kürt bölgesinde Türkiye’nin hiç hoşuna gitmeyecek bir hareketlenme olabileceğine ilişkin ciddi sinyaller gelmekte. Üstelik bu oyunu ABD değil, Şam yönetimi ve Rusya kurmakta.